Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 56. Meclis

Bu konuşma pazar sabahı Ribât’ta yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 19 Ramazan 545, Milâdî 1150.

Ey evlat! Uğruna ömür tüketmekte olduğun işlere bakıyorum: Hakk’ı murakabe edenlerin işlerine benzetemiyorum. Hiç bir işin ondan korkanların işine benzemiyor. Şer ve fesat ehli ile birleşmekte, velî ve temiz insanlardan ayrılmaktasın. Kalbin Hak’tan yana boş… Dünya ve dünya ehlinin sevgisi ile ferahyâb olup kalbini onlarla doldurmaktasın.

Dünya sevgisi ile dolup taşmaktan kork, onun ne demek olduğunu bilmez misin? Bir kalbin içinde yaşayan korku, oranın muhafızıdır. Kalbe nur verir. Kalbin içinden çıkamadığı ve tefsiri güç şeyleri açıklar. Korkuyu kalbine yerleştirdiğinde oraya dünya ve âhiretin selâmetini yerleştirmiş olursun.

Öleceğini düşünmüş olsaydın, dünya ile şâd olman azalırdı. Mümkün olduğu kadar ona karşı yeterlik duygusu beslerdin. Bir kimsenin ki, sonu ölümdür, onun için ferahlık nasıl olur?

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:“Her çalışmanın bir sonu vardır. Her dirinin sonu ise, ölümdür.”

Hüzünlerin ve sevinçlerin, zenginliğin ve fakirliğin, darlığın ve genişliğin, hastalığın ve ölümün sonları ölümle biter. Bir kimse ki, ölür, işte onun kıyameti kopar; onun hakkında uzak sayılan işler yakın olur.

İçine belenmiş olduğun bütün şeyler bir hevesten ibaret… Kalbin, sırrın ve iç âleminle bugünkü hâlinden soyun. Dünya, bilinen bir zamana kadar devam eder. Âhiret ise sonu malûm olmayan bir vakte kadar uzar gider. Dünyada yaşaman, bilinen bir vakte kadardır; öbür âlemdeki ömrün ise sonsuzluğa kadar uzar. Buna göre, bütün hâlinin tâatle geçmesine dikkat et. Bunu yapabilirsen bütün varlığın Allah için olur. Mâsiyet denilen nesnenin asıl mânası nefsin varlığı olup tâat ise onun yokluğa karışmasıdır. Şehvetle bir şeyi almak, nefsin varlığını ispat eder. Şehvetin erimesi, nefsin ıslâh olduğuna işaret sayılır.

Şehvet arzularından kendini çek. Onları ancak kadere uymak şartı ile yap. Kendi arzun ve ihtiyarınla yapma.

Hayvanî arzuları yık. Zühd ile alıp yemek, seni gönül zenginliğine iletir. Hayvanî arzuları şehvet eli ile alıp yemek, seni nefsin kucağına atar. Kendi hâlini bilmeden önce zâhidlik yolunu tutmak lazımdır. Karanlık zamanlarda alıp yediğine dikkat et. Işık olduğu zaman rağbet ehli olursun; korkmadan alırsın.

İşte şu an karanlıktır; dikkatli ol. Bu hâli atlatınca ışığı bulursun. Kudret âlemi sana karanlıktır; mukadder olan şeye vâkıf isen karanlık kalmaz.

İlk işin karanlıkla başlar. Hak tarafından bir keşif yolu bulur, bu hâlini onun katında tasdik ettirirsen, işlerin açığa çıkar; yolun aydınlık olur. Marifet ayının nuru doğunca kader gecesinin karanlığı zail olur. İşte o zaman etrafını görür ve senden uzak kalanları seyre dalarsın. Önceleri müşkül olan şeyler sana açık ve vazıh olur. Senin için kirli ve temiz ne ise kendisini gösterir, anlarsın. Hem senin için hem de başkaları için olanı… Hakk’ın istediği sana açılır; bunları kendiliğinden ayırt edersin. Hak kapısı sana anlatılır. Ve o zaman hiçbir gözün görmediğini, kulakların işitmediğini, beşer kalbinin hatırlayamadığını apaçık görür olursun.

Kalbin müşahede taamı yer; ünsiyet şarabını içer. Hak katına kabul olma nişanları kalbine takılır. Sonra halkın iyiliği için aralarına girersin. Onları isyan hâlinden alırsın. Yaratanlarından ayrılık duygusunu taşımaktan kurtarırsın. Ve onlar, sayende hisar içinde hisara girerler. Onlar senin sayende kötülükten devamlı ve sonsuz selâmete ererler.

Ey aklı ermeyen ve bu anlatılanlara inanma gücünü benliğinde bulamayan, sen içi boş bir kabuksun. Dayak olan bir ağaç gibisin ve çürümüş sopasın… Ancak ateşe yararsın. Bundan kurtulmak için tevbe etmeli ve anlattığımızı tasdik etmelisin.

Yazık, tevbenin neler getireceğini anlamıyorsun? Tevbe eder, dinî ahkâmı tasdik edersen, içinde tat bulur, hoş olursun. Hayra ve selâmete erersin. Söylediğimi yapamazsan, için cıncık ve boncukla dolar. Onlar dilini keser ve ciğerini parçalar; perişan olursun. Sözümü kabul et; ben, senin yumağını sarmaktayım. Sözlerimi dinle, bana düşmanlık etme. Seninle olan düşmanlığımız nereden geliyor? Ben, namazgâhınım; pisliğini ve kirlerini gidermeye çalışırım. Hâl böyle olunca, düşmanlık için ne sebep var? Senin için yollar açmaktayım; orada yemek, içmek hazırlamaktayım. Bunları senin için yaparım; yaptığım işlere senden mükâfat istemem. İstediğim ve arzum başka yerdendir. İhtiyacımı senden başkasından alırım. Bütün uğraşmam Hak talipleri içindir. Onlar için çalışırım. Hakk’ı araman doğru olursa, emrine girerim; hizmetçin olurum. Bir kulun kast ve talebi ki, Hak içindir, bütün eşya onun için çalışır.

* * *

Ey evlat! Sen kendin için öğütçü ol. Benimle ve başkası ile çekişip durma; bizi hüccet olarak kabul etme; kendine bak. Benim söylediklerim dış cephen için; nefsine vereceğin öğüt ise, iç âlemine tesir eder.

Ölümü durmadan hatırlayarak nefsine öğüt ver. Bütün ilgilerden, sebeplerden kesil; hâlini düzelt. Kendisini yaratıcı tanıtanların Yaratan’ı ile ol. O büyük Yaratıcı, yüce ve âlimdir. Onun rahmet eteğine yapış, başkası ile uğraşma. Başkası ile uğraşırsan yarın utanırsın. İyi ol, felah bul. Sizin biriniz elimde ıslâh olursa, en büyük ferahı o zaman duyarım. Biriniz söylediğim şeyi tutmazsa, ona da üzülürüm.

Bana yaklaşınız; benden uzak olmayınız. İman sahibi bana yakın olur. İçi bozuk olan ise benden kaçar.

Ey münafıklar, ben Hak Teâlâ’nın size darılmasında O’na uyarım. O, beni üzerinize yaman bir ateş etti. Tevbe eder, sözlerimi tutar, ayrıca sözlerimin sertliğine de dayanırsanız, ateşim sizin için soğur ve selâm evi olur.

Yazıklar olsun size, utanmaz oldunuz. Dıştan tâat gösterisi yaparsınız; fakat içinizden hata, isyan bayrağı çekersiniz. Yakında ölüm ve hastalık eli ile tuzağa düşeceksiniz. Sonra Allah’ın ateşten zindanına atılacaksınız.

Ve siz, ey amelde kusur edenler; bu hâlinizden utanmaz mısınız? Gece ve gündüz tembellikle ömür tükettiniz ve ona da razı oldunuz. Bu kusurla beraber Allah Teâlâ’dan iyilik umarsınız.

İyi işler etmeye yöneliniz. Nefsinizi de, o işlere alıştırınız. Bu yola ilk giren bir dehşete ve hayrete düşer; sonra işler aydınlanır ve kederler gider.

Kötü hâlinizden tevbe ile dönünüz. Tevbeniz işin önünden sonuna kadar olsun.

Ey efendisinin hizmetinden kaçanlar ve peygamberlerin, sâlih kulların, evliyanın görüşünü bir yana atıp kendi görüşü ile yetinen kimseler ve ey Hakk’ı bırakıp halka güvenen kimseler, hâliniz nice olacak? Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu kelâmını duymadınız mı:“Melundur, melundur o kimse ki, kendi gibi bir mahlûka dayanır.”

Dünyayı kalbinle isteme, ondan herhangi bir şeye de darılma; böyle yaparsan kalbin fesat olur. Şirk kalbi perişan ettiği gibi, dünya sevgisi de kalbi batırır.

Yazık sana… Dünya sevgisini ve kibri kalbinde bir ettin. Bunlar öyle şeylerdir ki, tevbe edilmediği takdirde sahipleri mahvolur.

Akıllı ol. Sen kimsin ve nesin? Düşün. Ve neden yaratıldın, niçin yaratıldın? Böbürlenme. Büyüklük satma. Büyüklük satan, Allah’ı bilmeyendir. Peygamber’ini taramayan, iyi kulları bilmeyen büyüklük satar.

Ey akıldan yana nasipsiz! Kibirle büyüklük elde edeceğini umarsın. Bu düşüncen yanlış! Aksini yaparsan isabet etmiş olursun; çünkü Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:“Bir kimse ki, Allah için tevazu eder. Allah onu yükseltir ve bir kimse ki, kibir yolunu tutar, Allah onu düşürür.”

O kimse ki, âhirete inanır, yüksek olur. Azla yetinene çok gelir. Zillet hâlini sabırla karşılayana izzet gelir. Bulunduğun alt hâle razı ol, işlerin aniden değişir. Bağırıp çağırma. Verilmiyor diye bağırırsan, verilince utanırsın. Bir kimse kader önünde boynunu eğer, elin de hazır olana razı olursa her şeye gücü yeten Hak Teâlâ, onu her şeyin üstüne çıkarır. Tevazu sahibi olmak ve iyi edep tavrı takınmak seni arzularına yakın kılar; büyüklük satmak ve üstelik edepsiz olmak, seni arzuladığın şeylerden uzak eder. İtaatli olmak, seni sevdirir ve sevdiklerine yakın eder. İsyan ise seni perişan eder; arzu ettiğin iyi şeylerden uzak tutar.

* * *

Ey evlat! Dinini yemişle değişme. Dinini dünya sultanlarının verdiği tatlıya verme. Zenginlerin ve dünya adamlarının verdiği şeyle dinini değiştirme. Haram olan şeyleri almak için dinini bırakma. Aldığın şeyi dininle alırsan, kalbin kararır. Niçin kalbin kararmasın ki, halka taptın. Ey her şeyini yitiren adam, kalbinde ufacık nur olsaydı haramı, şüpheliyi ve mubahı ayırt ederdin. Ve kalbini karartanla nurlandıranı anlayabilirdin. Kalbini Hakk’a yakın kılanla ondan uzak edeni anlardın.

İmanın ilk devrinde, çalışarak kazanmak ve onu yemek gerek… İman kuvvet bulunca da Hakk’ın emri ile olmak icap eder ki, o zaman aradan vasıtalar kalkar. Seninle O’nun arasında vasıta kalmaz artık.

Kalp tam kuvvet bulursa, halkın eli üstünde Hak’tan nasip gelir.

Vasıtaların kalkması şeklindeki sözümün mânası şudur: Kalbin vasıtalara bağlanmaması, Allah’ın emrini temsil eden şeylere bakmak ve bu uğurda şirke kapılmamak, halktan alman fâni bir şey için övülmeyi beklememek ve onların kötülemesine aldırış etmemektir. Bunların hepsi kalbe göredir. Halktan bir şey gelirse onda, Allah Teâlâ’nın fiil tecellisini görmek gerek… Vermezlerse yine öyle…

Kalpleri ile hak yola girenler, Hakk’ın zâtından gayri her şeye karşı kör, sağır ve dilsiz olurlar. O kulların yanında yalnız “O” vardır. Allah yolcularının vereni, alanı, yardım edeni, etmeyeni, zarar vereni ve faydalı olanı hep “O” dur. Onların yanında kabuksuz iç vardır. Safa üstüne safa onlarda vardır. Güzellik üstüne güzellik onların elinde bulunur. İşte bundandır ki, onların kalbinden, Allah’ın zâtından gayri her şey çıkar. Bu çıkış, yalnız Hak için olur, başkası için değil…

Allah’ım, zâtını bildiren ilmi bize nasip eyle!

Yazık sana, kendini güçlü sanmaktasın. Bu hâl nefsini kabartıyor. Verilmiş hüküm olmasaydı tepene inerdim. Ey içi bozuk, seni rezil ederdim. Kendi başına kalıp hakkımda kötü düşüncelere dalma. Ben, yalnız Allah’tan ve sâlih kullardan utanırım. Bir defa Hakk’a karşı marifet sahibi olunca, halk kalbinden çıkar. Kuru yaprak daldan düştüğü gibi halk iyi kulun kalbinden ayrılır. O kul, tek başına halksız kalır. Onlara gösteriş yapmaktan kör olur. Sağır olur, onların sözlerini işitmez. Bu hâl, kalp ve sır gözü ile olur. Bir nefis ki, itminan derecesine çıkar, bütün duygular ona teslim edilir. Sonra kalple birlikte yola düşer; Hakk’a konuk olur. Sonra dünya gelir, nefse seyis olur ve hizmetinde durur. Bu, Hakk’ın âdeti olup zâtını dileyen kullarına böyle yapar. Dünya, Hakk’ı isteyen kullara bir nasip vereceği zaman, perişan ve derbeder bir hâlde gelir, vereceğini verir, hizmetlerini görür. O kullar ise, dünyanın verdiğini alır ve yüzüne katiyen bakmazlar.

* * *

Ey evlat! Kalbini Hak için eyle. Nefsini ve diğer duygularını evladın için çalıştır. Bu işleri böylece Allah’ın emri ile yapar, Hakk’ın fiil tecellisine uyar, yavrularının geçimini sağlarsın. Hakk’ın kudreti önünde sessiz durmak ve O’ndan bir şey talep etmemek, sabırlı olmak, razı olmak, duâ ile bir şey isteyip ısrarda bulunmaktan daha evladır.

Bildiklerini O’nun bilgisinde yok et. Tedbirini O’nun tedbirine bırak. İradeni O’nun iradesi uğruna kes. O’nun hükmü ve kaderi geldiği zaman, aklını azlet. Eğer Hakk’ı bir yaratıcı, terbiyeci, yardımcı ve teslim olmaya lâyık görüyorsan böyle yap. O’nun kudreti önünde teslim ol; O’na vuslat arzusunda isen böyle et.

İman sahibinin hatırladığı ve uğrunda gayret sarf ettiği şeyler, bir merkezde toplanır. O da Hak… İman sahibinin kalbine Hak’tan gayri bir hatıra düşmez. Bu sebeple o imanlı kimse, Hakk’ın yakınlık kapısına vâkıftır. İman sahibinin kalbinde marifet yerleşirse, Hak kapısı yüzüne açılır. Dolayısıyla kapıların ötesinde görülen İşleri seyre dalar. Orada öyle şeyleri seyreder ki, düşünceler o hâlleri kalbe anlatamaz; bu imkânsızdır.

İşaret, sır âlemi için gizli bir kelâmdır; buna ancak erenlerin aklı erer.

Nefsinden, şahsi olan kötü arzularından, iyi olmayan huylardan kurtulan ve halkı kalbiyle terk eden için, sonuç çok iyi ve çok güzeldir; nimetler boldur. Bu hâlleri benliğinde derleyen bir insanı, Hak, sağa sola çevirir ki, Ashâb-ı Kehf’i de böyle yapar. Hak, Ashâb-ı Kehf hakkında şöyle buyurdu:“Biz onları bir sağa, bir de sola çeviririz.” (el-Kehf, 18/18)

Ey evlat! Bu sözleri işit! Bu sözlere inan. Onları yalan sanma. Hayır, hangi yönden gelirse gelsin, nefsini ondan mahrum kılma.

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 55. Meclis

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 17 Ramazan 545, Milâdî 1150.

O kimse ki, Allah’ın hükmüne rıza duygusuna sahip olmayı diler, ona gerektir ki; ölümü düşünmeye devam ede! Ölümü düşünmek, bela ve musibet acılarını hafifletir.

Nefsine, malına ve yavruna taraf çıkarak Hak Teâlâ’yı itham etme. Sana gereken; “Bu işi Rabb’im daha iyi bilir” demektir.

Sana düşen budur. Buna devam edersen, razı olmanın tadı sana gelir; uyar olmayı sevmeye başlarsın. Âfetlerin parçası da, aslı da temelden sökülüp gider. Onların karşılığı, nimet ve güzellik olarak sana gelir. Her ne zaman ki, uyar oldun ve bela içinde razı olmanın tadını aldın, her yandan ve her yerden nimetler sana doğru akmaya başlar.

Sana yazık oluyor, ey gafil, başkasını aramak suretiyle O’nu bırakma. O’ndan daha ne kadar rızık genişliğini dileneceksin? Olur ki, bu isteğin fitneler çeker. Hâlbuki sen O’nu anlayamazsın. Biz hayrın hangi yolda olduğunu bilemeyiz. Bu sebeple sus; O’ndan razı olmayı dile. O’nun yaptığı işleri itirazsız kabul etmeyi bil. Diğer hâllerinde ise şükür yolunu tutmayı arzula. Şükür yolu tutulmadan, bol rızık istemek fitnedir. Sabır olmazsa rızkın darlığı da fitnedir. Şükür, elindekini artırır, seni Rabb’ine yakın kılar. Sabır ise, kalp cağına ve iman bağına kuvvet verir, manevî yolda yardım eder. Sabrın sonu çok hayırlı olur. Dünya ve âhiret iyiliği getirir. Hak Teâlâ’ya itirazda bulunmak, kalbi ve yüzü karartır. Hakk’a itiraz haramdır.

Ey cahil, Hakk’a itirazla meşgul olma, nefsini itiraza alıştırma. Hakk’a duacı olmaya bak. Nefsi duâ ile meşgul et ki, bela acıları gide. Afet ateşleri söne. Aksi hâlde sana yazık olur.

Ve ey iddiacı, senin hâline gelince, Hakk’ın iradesi, ilâhî rahmet hazinelerine vâkıftır. İlâhî rahmet ise o iradeye bağlıdır. O iradeyi iste; iddiayı bırak. Eğer yolda yürümek istiyorsan, ona girmeden önce: “Hayrette kalanların delili, bana delil ol!” de.

Tecrübe yollu bir belaya uğrarsan ve sabırdan yana acı içinde olursan şöyle yalvar: “Allah’ım, bana yardım et, sabrımı arttır. Bu sıkıntılı hâli ben den al.”

Ama vuslata erer ve vuslat hâli kalbinde yerleşirse, Hakk’ın yakınlık duygusunu bulursun; istemek kalmaz, dil yok olur; ama iş oraya varmakta. Belki de senin için, orada en uygunu sükût olur. Müşahede âlemine geçer, misafir olursun. Misafir herhangi bir iştihaya kapılmaz; iyi edepli olur ve oturur, önüne geleni yer; takdim edileni alır. Ancak “İştahlı ol!” denirse o dem emre uyar; iştah ve arzuya kapılır.

Bu arada kendine has bir arzuya kapılmaz. İnsan, herhangi bir şeyden ayrı olunca ister. Aradığı şeyi bulunca neyi isteyebilir ki? Susar.

Allah yolcuları, Hakk’ın zâtından başkasını bilmezler ve onlar için putlar yakılmıştır. Sebepler, onların kalbinden silinir. Onlar, günlerce, hatta aylarca yemeseler, içmeseler, aldırmazlar ve renkleri değişmez. Çünkü onların gıdasını Hak manen verir; hangi gıdayı arzu ediyorsa, o sevgili kullara yedirir. Herhangi bir kul, Allah sevgisini iddia etse, sonra da başkasından dilense, sevgisinde yalancı olur.

Herhangi bir kimse, sevilmiş ve ermiş olursa ona, yakınlık derecesi olan bir konuk muamelesi yapılır. Onun varlığı Hak varlığına karışır ve kendisine şöyle denir: “İstek duy; arzu ettiğini söyle. Hürsün, istediğini yaparsın. Seven tutulur. Sevilmiş olan hür olur. Seven için mahrumiyet olabilir,
sevilmiş için asla.”

Ona verilir. Kul sevgi içinde oldukça, şaşkınlık, dağınıklık, parçalanmak, çalışmak daima karşısında durur. Hele çalışmak… Onun vazifesidir.

Gün gelir, nöbet değişir, sevme hali sevilmiş olursa, hakkında yürütülen hüküm de değişir. Naz devri başlar. Refah gelir. Sükûn hâsıl olur. Rızık genişler, kullar hizmetine koşar. Bunların hepsi, sevgi hâlindeki sebatından ötürü verilir.

Hak Teâlâ’nın kuluna olan sahipliği ve sevgisi, bayağı bir kim senin diğerine olan sevgisine ve sahip olmasına benzemez. Rabb’imiz Aziz ve Celil’dir. O’na benzeyen yoktur. Gören ve işiten O’dur. O, insanlar anlasın diye birçok misaller getirir.

O’ndan anlayış isteyin ve kalplerinizin O’nunla hoş olmasını taleb edin. Çünkü kalp güzelliğini dilediği kimseye bolca ihsan eder. O dilediği kimse için, kalbe dair gıdaları çoğalır.

Allah Teâlâ’nın sevdiği kullar arasında birinci gelenin öyle geniş kalbi vardır ki, semâ ve zemin bütünü ile oraya konsa, yine boşluk kalır.

O kimsenin kalbi, tıpkı Musa Peygamber’in asasına benzer. Musa Peygamber’in asası ilk zamanda bir hikmet eseri idi; sonra kudret eseri oldu. Musa, yükünü taşıyamadığı zaman ona yüklerdi. Yürümekten yorulduğu zaman yine o asaya binerdi. Musa’ya, oturma hâlinde ve uykuda bir eza gelse, o asa def ederdi. Bir meyve dilerse, hemen ondan alır yerdi. Güneşte uyuduğu zaman ona gölgelik ederdi. Allah Teâlâ kudretini ona asada gösterdi. Ve o vasıta ile Musa’ya ünsiyet ve ülfet hâlini bahşetti.

Vakta ki, Hak Teâlâ Musa’yı peygamber etti, ona yakınlık verdi, konuştu ve birçok şeyler teklif etti. Hak Teâlâ ile arasındaki konuşma şöyle oldu:

“Elindeki ne ola, yâ Musa?”

“Asamdır; ona dayanırım, koyunlarıma yaprak dökerim ve onunla daha birçok işlerim var.”

“Onu yere at, yâ Musa!”

Onu yere attı; aniden korkunç bir yılan oluverdi. Ondan kaçma ya başladı. Bu kez, Hak Teâlâ şöyle buyurdu:

“Onu al, korkma; yine eski hâline çevireceğim.” (Tâhâ, 20/17-21)

Hak Teâlâ’nın böyle yapmasından kastı, kudretini peygamberine göstermek. Firavun’un fâni mülkünü, peygamberinin gözünde küçültmek idi. Firavun ve kavmine karşı nasıl harp edileceğini öğretmekti.

Hak onların katli için Musa’yı hazırladı ve harika olan birçok âdetleri ona öğretti. Musa Peygamber’in kalbi, ilk devrede dardı ve gönlü sıkıntılı idi. Ona peygamberlik verdi, bilgi öğretti, kalbini açtı.

Ey cahil, kudreti böyle olan, isyan edilir ve unutulur, öyle mi?

Seni unutmayanı unutma. Bir an bile senden uzak olmayan için gaflete düşme. Ölümü düşün, ölüm meleği, bütün canlıların ruhunu almak için Hakk’a vekâlet eder. Gençliğin, malın ve bugün için de bulunduğun bolluk seni aldatmasın. Yakında bütün bunlar elinden çıkacak.

Tembelliğini düşün; şu güzel günleri boşa harcadığını hatırla; pişman olacaksın, ama faydası olmayacak. Yakında ölürsün ve sözlerimi kabirde hatırlarsın. O kabirde benim için dersin: “Yanında olsaydım onun ve sözlerini dinleseydim… Ah!..”

Dünyada ve âhirette benimle olmak dilersen, sözlerimi dinlemeye ve amel etmeye çabala. Sözlerimin faydasını almak dilersen hakkımda iyi düşün. Nefsinden başka herkes için iyi zanda bulun. Nefsin kötülüğünü düşün. Böyle yaparsan fayda bulur, yararlı hâle gelirsin. Başkaları da senden faydalanır.

Hakk’ın zâtından gayri şeylerle olduğun süre, dertten ve kederden salim olamazsın. Şirkten ve ağır yükten kurtulman kabil olmaz. Halkı kalbinden at, Hak’la bir ol. Göreceksin ki, hiç kimsenin hatırlamadığı, hiçbir gözün görmediği ve hiçbir kulağın ismini duymadığı şeyler sana verilmiştir.

Mademki bu kötü hâldesin, işlerin hiç tamam olmaz. Ne yazık ki, temel sağlam değil. O temel bir mezbele hâline gelmiş; işlerin onun üzerinde yükselmekte.

Allah’a dön. Bulunduğun uygunsuz hâlin değişmesini O’ndan iste… İçinde bulunduğun dünyalık talebinin ve âhirete dair şeylerin gitmesini Hak’tan dile…

Yazık, Hak Teâlâ senin için fakri daha iyi buluyor. Hâlbuki sen, zengin olmak için çırpınırsın. Bilmiyorsun, Hakk’ın seçtiği şeyi kötü görmektesin. Bu ne hâldir? Hak Teâlâ’nın seçtiği şeyleri kötü görenler, nefis, şeytan, kötü arzu, iyi olmayan arkadaşlardır. Bunları bırak. Çünkü bunlar, Allah’ın arzusuna uymaz. Onlara sakın uyma. Onlara ne dönüp bak, ne itirazlarına aldırış et. Onların Hakk’a darılmasına bakıp onlar gibi olma. Kalbine ve iç âlemine dön, O ne derse öyle yap. Kalp ve sır, iyiliği söyler, kötülüğü yasak eder. Bugün içinde bulunduğun fakirlik hâline dayan; ona sabırla dayanman zenginliğin tâ kendisidir. Bu hâl masumluk hâlidir. Sen onu takdir edemezsin. Arzu ettiğin şey karşına çıkarsa, belki hatalarla dolar ve helak olursun. Hak seni fakir ederse, hatalara karşı âciz olur, bir şey yapamazsın. Haberin olmadan Hak seni esirgemiş olur.

Hakk’ın arzusu üzerine sabra devam edersen, O’nun katında sana öyle iyilik olur ki, onu saymaya ve anlamaya gücün yetmez. Hatta Hakk’ın arzusuna uyman sonunda alacağın kazancı, bütün yer ehli toplansa yine hesaplayamaz.

Acelecisin. Acele eden kimse, eline ne gibi şeylerin gireceğini bilemez, ne istediğini anlayamaz. Aceleyi şeytan verir. Dikkatli hareket, Hak tarafından ilham olunur. Aceleci olursan şeytanın askeri olursun, onun birliğine girersin. Olanlara uyar, bulunduğun hâle sebatla bakar, sabra devam edersen, Rahman’ın askeri olur, Hak topluluğuna katılırsın.

Takvanın iç yüzü, Hakk’ın fiil tecellisine uyarak emrini yapmak, O’nun “yapma!” dediği şeyleri yapmamak… O’nun bütün işlerine, kaderine ve sair belalarına, afetlerine sabretmektir.

Siz yalnız halksınız, her yanınız nefis olmuş. Tabiatla dolmuşsunuz. Ne Allah Teâlâ’dan, ne de O’nun irfan sahibi kullarından haberiniz var. İrfan sahiplerine nispetle siz deliler gibisiniz. Onlar akıl sahibidirler. Onların Hak uğrunda cinnete tutuldukları olur. Hak uğrunda cinnete düşenin hâli had safhaya varınca o hâlden kurtulur. O bir harekettir. Hareketin sonunda sükûn gelir. Hastalık gider, yerini sıhhat ve hikmet alır.

Sen âhiretten ayrı ve dünya ile dolusun. Hâlin beni üzüyor. Hele sâlih kullarla arandaki fark beni düşündürüyor. Hele onların meclisini bırakıp indî görüşünle yetinmen, beni ne hâle getiriyor, bir bilsen… Bilmiyor musun ki, görüşü ile giden mutlak batar. Hiçbir âlim yoktur ki, bir başka âlime muhtaç olmasın, ilminin artmasını istemesin. Hangi ilim sahibi olursa olsun, mutlaka ondan daha âlim vardır. Hak şöyle buyurur:“Size, ancak ilimden azı verildi.” (el-İsrâ, 17/85)

Sana o büyüklerin topluluğu lâzımdır. Ve onların erdiği Sevad-ı A’zam makamı gerektir, onu ara… Hakikî yola gir. Yolun hakkını ödemek için uyar ol, ayrılığı bırak.

Uyunuz; Hakk’ın emri dışında yeni icatlar çıkarmaya kalkmayınız. Yeterlik hâlini böyle bulursunuz. Bu yola, nefisle ve kötü arzu ile gidilmez. İlim ve hikmet bu yolun malzemesidir. Gücü, kuvveti terk etmek bu yolun icabıdır. Bu yolda cehalet göstermek olmaz. Teslim olmak, O’nun önünde serilip kalmak, acele etmemek, teenni sahibi olmak, bu yola girenler için elzem olur. Bu hâl öyle bir şeydir ki, acele ile olmaz. Yola giren bir tutanağa ve er kişiye muhtaç olur. Sabır, güçlüğe dayanma ve mücahede, bu yolun gerçeğidir.

Üzerinde taşıdığın ağır yükü vermen ve marifet âlemine geçmek için irfan sahipleri ile olman gerekir.

Bir zaman, o zâtın dizinde yoluna devam edersin. Rahatsız olursan sırtına alır, arkasına alır, yola devam ettirir. Sevgi ehli isen arkada gidersin. Sevilmiş biri isen önde ve köşkte yürürsün; öbürleri senden sonra gelir. Bu hâli ancak tadan bilir.

Ehliyet sahibi kimselerle oturmak bir nimettir. Ağyar ile oturmak, beladır ve sıkıntılıdır. Hele nifak ehli arasında oturmak…

Sana her an için vazife olan, Hak yakınlığını düşünmek ve daima onu murakabe etmek… Hakk’ın ve halkın hakkı olanı nefisten istemek… Nefsin yapması vacip olan şeyi yaptırmak…

Dünya ve âhiretin hayrını bilmek dilersen, bunun yolu, Hak Teâlâ’nın seni iyi bildiğini düşün

İzmir adliyesindeki patlamadaki kardeşlerimiz için

Ey Adem Aleyhisselam’ın evlatları! Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek lanet halkasını boynuna geçirmiştir. Sizlerde birbirinizi öldürerek lanet halkasını boynunuza geçirmeyin. Unutmayın ki şeytan ateşten yaratılmıştır ve fesat çıkararak, dünyayı ateşe vermek istemektedir. Şeytanın adımlarını izlemeyin, birbirinizin kanını dökmeyin ve yeryüzünde fesat çıkarmayın!

Kutbuzzaman Eş-şerif Es-seyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

Bakara Suresi 156. Ayet

İzmir’de, menfur bir saldırı sonucu hayatını kaybeden ve yaralanan kardeşlerimizin ve bugüne kadar vatanları uğruna hayatını kaybeden tüm şehitlerimizin acılarını yüreklerinde derinden hisseden başta Sn. Cumhurbaşkanımız olmak üzere Sn. Başbakanımıza, Sn. Genel Kurmay Başkanımıza, Sn. İçişleri Bakanımıza, Sn. Emniyet Genel Müdürümüze, Ailelerine ve Kederli Yakınlarına baş sağlığı diler, Alemlerin Rabbi olan Allahımızdan tüm milletimiz adına sabrı cemil niyaz ederiz. Aziz şehitlerimizin ruhları için 11 ihlas 1 fatiha okuyalım!!!

İstanbul (Ortaköy)’de Saldırıda Hayatını Kaybeden Kardeşlerimiz İçin

Ey Adem Aleyhisselam’ın evlatları! Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek lanet halkasını boynuna geçirmiştir. Sizlerde birbirinizi öldürerek lanet halkasını boynunuza geçirmeyin. Unutmayın ki şeytan ateşten yaratılmıştır ve fesat çıkararak, dünyayı ateşe vermek istemektedir. Şeytanın adımlarını izlemeyin, birbirinizin kanını dökmeyin ve  yeryüzünde fesat çıkarmayın!

Kutbuzzaman Eş-şerif Es-seyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

Bakara Suresi 156. Ayet

İstanbul (Ortaköy)’de, menfur bir saldırı sonucu hayatını kaybeden kardeşlerimizin ve bugüne kadar vatanları uğruna hayatını kaybeden tüm şehitlerimizin  acılarını yüreklerinde derinden hisseden başta Sn. Cumhurbaşkanımız olmak üzere Sn. Başbakanımıza, Sn. Genel Kurmay Başkanımıza, Sn. İçişleri Bakanımıza, Sn. Emniyet Genel Müdürümüze,   Ailelerine ve Kederli Yakınlarına baş sağlığı diler, Alemlerin Rabbi olan Allahımızdan tüm milletimiz adına sabrı cemil niyaz ederiz.  Aziz şehitlerimizin ruhları için 11 ihlas 1 fatiha okuyalım!!!

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 54. Meclis

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 10 Ramazan 545, Milâdî 1150.

Ey evlat! İki adımdır, onları at, muhakkak erersin… Birinci adımı, dünyadan at; öbürü âhiret olur. Bir adım nefsinden, bir adım yaratılmışlardan… Ötesi malûm. Şu dışı bırak; hemen iç âleme geçer sin. Bu işin bir başlayışı, bir de bitişi vardır. Sende başlar, tamamı Allah Teâlâ’dan biter. İpini, seleni bir yere at; amel kapısına otur. Bir talep sahibi olursan yapılan işten daha yakın olursun.

Yatağında oturma, yorganın altından çık ve kilitli kapılarını aç. Sonra amel etmeyi iste ve çalışma yolunu ara. Kalbini zikre yaklaştır. Ona en çok dirilme gününü hatırlat. İnsana bir ibret levhası olan kabirleri düşün. Düşün: Hak Teâlâ bu kulları o gün nasıl bir araya toplayacak ve kudreti önünde durduracak? Bu düşüncelere devam edersen kalbinin karartısı gider, kederli hâli temizlenir. Bina, sağlam temel üzerine kurulursa sabit olur ve yerleşir. Herhangi bir bina sağlam temel üzerinde değilse onun yıkılması mukadderdir.

Hâlini zahir hükümlere göre yaparsan kulların hiç biri onu yık maya güçlü olmaz. Şayet zahir hükme bağlı değilsen, yani dinî emir lerin dış hükmünü yerine getirmez isen hiçbir hâlin sebat bulmaz ve hiçbir makama sahip olamazsın. Doğruların kalbi, sana dargın bakar ve seni görmeyi istemezler.

Yazık sana ey cahil, sana göre din oyuncak. Karışık bir şey… Hayır, anladığın gibi değil. Kafanda keramet yok.

Ey karıştırıcı ve korkutucu adam, kendini söze haklı gördün. Hâlbuki sende öyle bir ehliyet yok. Bu ehliyet, insanlar arasında sa yılacak kadar tek olanlara verilir. Bu hak ayrıca iyiler arasında bazı fertlere tanınır. Onlar ehliyet sahibi olmadan konuşmazlar. Aksi hâl de âdetleri susmak olur. Onlar şifreli konuşur. Söze pek önem ver mezler. Onlar arasında söylemek emrini alan nadirdir. Emir alınca konuşur, konuşmaya başlarlar, ama ne hâllerle… Artık o konuşma sonunda haber olarak verilen şeyler, açık bilinir. İşlerin, sırrına ve kalbine izafesi zevahiri kurtarmak için olduğu anlaşılır. İşte bun dandır ki, Hazret-i Ali (r.a) şöyle buyurdu: “Perde açılsaydı, yakinim artmazdı.” Yine buyurur: “Görmediğim Allah’a kulluk etmem.” Yine söyler: “Rabb’im, kalbimi gösterdi.”

* * *

Ey cahiller, bilgin kişilere karışınız ve onlara hizmet ediniz. Ve ilmi onlardan belleyiniz. İlim Hak erenlerin ağzından alınır. Bilgi sahipleri ile otururken edebinizi takınınız. Onlara itirazda bulunma yınız. Onlardan maddî şeyleri talep etmeyiniz ki, bilgilerinden fayda alasınız. Ve bereketleri üzerinize yağsın… Ve yararlı hâlleri sizi sar sın… İrfan sahipleri huzurunda susarak oturunuz. Zâhid kişilerle otururken kalp âleminizi güzel tutunuz.

İrfan sahibi öyle kimselerdir ki, her an mesafe alır; bir an önce sini geçer. Onun, her dem Yaratan’a karşı korkulu saygısı artar. O’nun varlığı önünde boynunu eğer. O daima kendini gözetenden çe kinir; başkasından korkmaz. Onun saygılı korkmasındaki artma, ya kınlık duygusunun artmasından ileri gelir. Fazla susması, onun mü şahede hâlinin fazla olmasındandır. Hak Teâlâ’nın kudsî sıfatları, arif olan kimsenin nefsini, tabiatını, şahsî istek ve âdetlerini, hattâ mevhum olan varlığını dahi yokluğa batırır ve artık konuşamaz hâle getirir. Kalp hâli ve makam dili ise konuşur, ama kendisi yoktur. Nimetlerin inzalini anlatır. Elinde mevcut nimetleri kendine mal et meden, Hakk’ın nimetlerini belirtir. Onlar, hazır nimetten fayda al mak için sessiz oturur, kalplerinden akıp gelen şarabı içerler.

Bir kimse, irfan sahipleri ile oturmaya fazla rağbet ederse nef sini anlar. Yaratan’ına karşı boynu eğik olur. Bu yüzdendir ki, derler: “Nefsini bilenin Rabb’ine karşı boynu eğik olur.”

Yine bundandır ki, nefsini bilen, anlayan, Rabb’ini bilir.

Nefsinin ne olduğunu anlayan zât, Allah Teâlâ’ya ve O’nun ya rattığı kullara karşı gönlünü engin kılar. O nefis, kulla Yaratan ara sında bir hicap sayılır. Onu iyi anlayan çekinir ve Yaratan’ının şükrü ile uğraşır. Şükrünü devam ettirdikçe Hak Teâlâ, nefsi hakkında o kula yeni bilgiler ihsan eder. Ve o insan bilir ki, Yaratan, ancak dün ya ve âhiret için hayrı emreder ve onu öğretir. Bundan sonra, o iman sahibinin dış âlemi şükürle meşgul olur; iç âlemi ise hamde devam eder. Dış hâli her ne kadar dağınık olsa da iç âlemi topludur. Bu lunduğu iç hâli örtmek kastı ile dıştan hüzünlü görünür, ama iç âle minde sevinçlidir. İman sahibi için durum böyle olsa da, irfan sahibi için böyle olmaz; onun içi hüzünle doludur. Sevincini dıştan göster mek ister. Çünkü o şiddetli bir arzuya sahiptir; kapıyı bekler. Hâl böyle iken neler geleceğini bilemez, üzülür. Ve düşünür ki: “Yaptığı ret mi olur, yoksa makbul mü? Acaba kapı açılacak mı, yoksa yü züne mi vurulacak?”

Nefsini anlayan iman sahibinin hâli, irfan sahibine benzemez. İman sahibi bir hâle sahiptir, o hâlle avunur. Hâlbuki hâl daima de ğişir. O, bunu pek anlayamaz.

İrfan sahibi makam ehlidir; makam ise sabit olur. İman sahibi, hâlinin değişmesinden korkar, imanı zevale erecek diye üzülür. Bu sebeple kalbinin hüzne boğulduğu olur. Bu arada dıştan güler yüz gösterdiği de olur. O, korku anında içinde saklı hüznü göstermemek için güler, konuşur. Yüzü güler, ama kalbi korku ile kesilir gibi olur. İrfan sahibi, bazen halka sert ve hüzünlü yüzle çıkar. Sebebi onlara emir ve yasakları bildirmek içindir. Halka emri ve yasağı bil­dirirken bir Peygamber vekili olarak konuşur.

Allah yolunda olan büyük zâtlar, işittikleri iyi şeyleri yaparlar. Yaptıkları iş onları Hakk’a yaklaştırır.

* * *

Yaptıkları yararlı iş sonunda kalp kulakları ile vasıtasız O’nun öğüdünü dinlerler. Bu hâl, uyku gibi bir hâle geçip yaratılmışlardan uzak, Hak ayıklığına erdikleri zaman olur.

Kalbin sıhhat bulursa halkı kaybeder, onlara gözünü yumarsın ve Hak tarafından sana ayıklık hâli gelir; O’nu dinlersin. Bu hâl giz lide ve aşikârede devam eder.

Açıkta olursun, ilâhî varidat sana gelmeye başlar. Ve O’nun hükmü sır âlemi yolu ile sana gelir. Ve kalbi sırlarla doldurur. O hikmetli işler, kalpten iyileşen nefse, oradan da dile gelir. Dilden ise, halka… Halka konuşmak isteyen bu yoldan konuşmalı, bu yol kapalı ise susmalı.

Allah yolunda can koyanların cinneti, tabiata kulluk etmemek, nefse ve hevaî şeylere akılsız olmak, şehvet ve geçici tatlara karşı kör olmaktır. Onların deliliği budur. Bayağı aklını yitiren delilere benzemezler; ama onlara da deli denir.

Bir soruya cevap veren Hasan-ı Basrî (r.a) şöyle der: “Siz onları görseydiniz, deli derdiniz, onlar da sizin bu hâlinize baksalardı, bir an bile Allah’a inanmamış olduğunuzu söylerlerdi.”

Halkı bırakıp halvete çekilme hâlin iyi olmadı. Burada halvetin asıl mânası kalbi bütün fâni şeylerden temiz tutmak, iç âlemi, dün ya, âhiret ve Hakk’ın zâtından gayri her şeyden temizlemektir. Bu hâl, geçmişteki velîlerin, iyilerin ve peygamberlerin hâlidir. Onların gittiği yol budur. Tek başına emr-i ma’rûf ve nehy-i ani’l-münkerde bulunmak, bin kişi ile gizliye geçip ibadet etmekten benim için daha sevimlidir.

İman sahibi nefsine baktı; gözlerini yumdu. Ümitlerini kesti ve uygunsuz arzusunu reddetti. Tâ ki nefsin görüşleri kendi helakine sebep olmasın. Nefsin yaşaması, ancak kalp ve sırra uyması sonunda olabilir. Nefse ve sırra uyulması, görüşlerinin dışına çıkılmaması ve her bakımdan birlik olunması şartı ile olur. Sır ve kalbe uyan nefis onların emirleri gereğince emreder, yasak bildiklerini yasak sayar ve onların seçtiği dışında bir seçme yapmaz. İşte bu nefse, mutmainne nefis denir. Bu nefis, sır ve kalp bir talepte birleşirler. Her üçünün de bir maksadı vardır. Nefis bunu kazanınca ona gereken şey de vamlı mücadelenin azaltılmasıdır.

Hak Teâlâ’nın sende ve diğer yaratılmışlarda yaratmakta oldu ğu fiil tecellisi dolayısıyla münazara etme; kendi şahsî görüşlerini ortaya atma. Hak Teâlâ’nın şu ulvî kelâmını duymadın mı? “O, yaptığı işten sorumlu değildir; öbürleri yaptıklarından sorumludur.” (el-Enbiyâ, 21/23)

Hakk’a tâbi olmak senden hayli uzak… Edebini takınırsan pekâlâ; aksi hâlde şu hoş yerden kötü bir şekilde atılırsın. Edebim iyi eder, uyar olursan, o güzel yerde yerli olur, ikram edilirsin. Allah Teâlâ’yı seven, O’nun katında misafirdir. Misafir, hiç bir zaman için ev sahibinin arzusu dışında herhangi bir şey yemeye, içmeye ve hattâ giymeye yetkili değildir. Bütün hâlinde onlara uyması, sabır la, uysallıkla onun emrini dinlemesi icap eder. O, bu hâle devam edince denir ki: “Her gördüğün şey sana müjdecidir ve daima Hakk’a arif olan larla karşılaşacaksın.”

Bu hâli devam ettikçe o kulun kalbinde dünya, âhiret ve Hakk’ın gayri her şey yok olur.

Bütün konuşman Allah için olmalı, aksi hâlde susmak senin için daha iyidir. Yaşaman Allah için olmalı. Olmuyorsa ölüm senin için daha hayırlıdır.

Allah’ım, bizi tâatinde diri eyle; Öbür âlemde tâat ehli olanlarla dirilt. Âmin!

* * *

İman sahibi, nefsini itici olur. Sonra, terbiye eden ve öğreten bir eren kişi ile de sohbet eder, küçük yaşından ölüme kadar onun elin de bilgiler edinir ve terbiye alır.

O eren kişi, iman sahibine ilk zamanda Allah’ın Kitab’ını okutur ve ezber ettirir. İkinci hâlinde ise, Peygamberi’nin sünnetini öğret meye başlar. Bunları yaparken o iman sahibini daima başarı takip eder. Bu yüzden bildiği ile amel eder. Yaptığı her iyi amel Hakk’a yaklaştırır. Her ne zaman ki, bildiği iyi işi yapar, Allah Teâlâ ona bilmediği şeylerin tılsımını ihsan eyler. Bu yapılan ameller içinde kalp, daima Hakk’ın kuvvet kademinde durur. İman sahibinin ihlâsı onu Hakk’a yakın kılar.

Yaptığın her ibadet seni Hakk’a yakın eylemeli. İbadetin tadını almalısın. Hak’la aranda ünsiyet peyda olmalı. Bunlar olmuyorsa, bilesin ki, ibadet edemiyorsun. Yaptığın ibadetlerde karışıklık var. O karışık şeylerin ne olduğunu bilir misin? Onlar, gösteriş ve nifak alâmetidir. Dıştan Allah için yapar görünüp kalbinde halka gösteriş ve onlardan maddî bir talep bulunmasıdır.

Ey amel sahibi, sana ihlâs gerek, bu yoksa boşuna yorulma.

Sana daima Hakk’ı murakabe ve O’nun varlığını özüne yakın bilmek düşer. Gizlide aşikârede bu hâli benimse. Bilhassa halktan ayrı kaldığın zaman Hakk’ın yakınlığını düşün. Yalnız halk arasın da olunca Hakk’ın yakınlığını anlatmak, içine kurt düşen nifak sa hiplerine has olup bilhassa gizli ve halkın bulunmadığı yerde O’nun yakınlığını duymak ihlâs sahiplerinin hâli olur.

Güzel bir kadın veya seni yoldan alacak herhangi bir şey gör sen, gözlerini yum. Bilhassa şahsî arzu ve tabiat gözünü… Hakk’ın sana nazarını hatırla. Şu âyeti düşün: “Hangi hâlde bulunursan bulun ve ondan, yâni Kur’ân’dan ne okursan oku. Ve sizler hangi ameli işlerseniz işleyin, ki o işlerden birine daldığınız zaman Şahid olarak üstünüzdeyiz. Yerde ve gökte, zerre ağırlığında bir şey Rabb’inden gizlenmez. Hatta, daha büyüğü de… Daha küçüğü de… Hepsi Kitabı Mübin’de yazılıdır.” (Yûnus, 10/61)

Haram olan şeylere bakmaktan gözünü yum. Bir an bile nazarı senden ayrılmayan, bilgisi bütün hâlini kuşatanı daima an.

Hak’la görüş teatisine girişmez ve niza yoluna kapılmazsan yap macık kulluğun ölür; yerini hakikî kulluk alır ve şu âyet-i kerime de bahsedilen zümreye katılırsın: “Muhakkak, kullarıma senin sultanlığın olamaz.” (el-Hicr, 15/42)

Daima Hakk’a şükret; O’na karşı yaptığın şükür tahakkuk eder se halkın kalbi seni sever ve dilleri seni över. Seni herkese karşı sena ederler. O zaman şeytan ve yardımcıları, sana sataşma yolu bulamazlar.

* * *

Dua etmemek güçtür; dua ile olmak bir ruhsat yoludur. Dua, batan kişi için bir nefestir; zindan ehli için bir pencere hükmünü ta şır. Batmak üzere olanlar, bir nevi zindan hayatı geçirenler, kurtulup şahın huzuruna çıkıncaya kadar dua ile olurlar.

Akıllı olunuz. Siz duayı terkle iyi etmiş olmuyorsunuz. Dua et mekle de iyi bir iş tuttuğunuzu sanmayınız. İyi niyet, akla, ilme ve maruf olan şeye muhtaç olmayan hiçbir iş yoktur. Dua etmek ve etmemekte niyetinize bakınız, ancak ilme ve maruf şeylere tâbi ol mak gerekir.

Siz, Allah’ın katında ve iyi kulların elinde neler vardır, bilemez siniz; bu yüzden edebinizi iyi etmeniz mümkün olmuyor. Kötüleşiyorsunuz. Ve onlar hakkında kötü zanda bulunmaktasınız.

Dinî reislerinize karşı neticesi kötü olacak şeylere girmeyiniz. Onlarla olan hâllerinizi düzeltmeye gayret ediniz. Onların hiçbir ta sarrufunu itirazla karşılamayınız. Şeriat onlara hata isnat etmiyorsa siz hata çıkarmaya kalkmayınız. Onlar her an iç ve dış cephe ile Hak Teâlâ’nın kuvveti, kudreti önündedir. O kulların hangisi olursa olsun, daimî bir korku taşır. Bu korkunun dehşeti, ona ne maddî bir sükûnet verebilir, ne de şahsına özel bir selâmet yolu seçebilir.

Ey Allah’ın kulları, bana geliniz; öyle şeyler öğreteyim ki, sizde onlardan hiçbir haber mevcut değildir. Kitabımın hükmüne katılı nız; öyle şeyleri belleteyim ki, onlardan sizde bir parça bile yoktur.

Her şey için bir kitap vardır. Kitap var, kalpler için… Kitap var, sırlar için… Kitap var, nefisler için… Kitap var, duygular için… Bun lardan her biri, derece ve makama bağlı olup sayılı kademeleri var dır. Biri bitmeden öbürüne geçmek kabil olmaz. Senin için henüz bi rinci makam sahih olmadı; ikinciye nice varırsın? Henüz İslâm olu şun sahih değil; iman faslına nasıl varırsın? İmanın kuvvet bulma dı; ikan hâlini nasıl bulursun? İkan hâlin kâmil olmadı; marifet ve velayet hâlini neyle bulursun?

Akıllı ol; henüz hiçbir şey değilsin; hiçbir hükme sahip olma dan her biriniz halka baş olmak sevdasında; bu nasıl olur? Halka baş olmak için onların elinde bulunan şeylere göz atmamak, nefse, tabiî ve şahsî arzulara uymamak ve onları tümden bırakmak gere kir. Bilhassa insanın benliğini gösteren, ıslah olmadığı takdirde kötü yola saptıran iradeden masun olması şart. Halka baş olmak emri yücelerden gelir. Yerden bitmez. Velayet hâlini Hak verir, kullar böyle şey yapamaz.

Riyaset sevgisini kalbine yerleştirme. Uymaya bak. Sana uyul masını dileme, bekleme… Sahip olmaya bak; herkesin sana sahip çık masını bekleme. Zillete ve nefsini alçak görmeye razı ol. Hakk’ın ka tında bunun aksi senin için mukadderse o zamanı gelince sana eri şir. Sana gereken teslim olmak ve bütün işleri O’na bırakmak. Sana, gücü kuvveti terk gerek. O’na itiraz etmek, halkı O’na karşı çıkar mak, nefsi şirke belemek senin için iyi olmaz.

Senin için en yararlı iş kulluğa devamdır. Kulluk, emri tutmak, yasakları bırakmak, şu âlemin bir icabı olan âfetlere sabırla karşı koymakla olur. Bu işlerin, temeli ise Tevhid olup, onu sebata erdi ren ise, iyi işlerdir.

Henüz temeli kuvvetle oturtmadın; ne üzerine bina çıkarsın? He nüz niyetin temiz olmadı; ne konuşursun? Sessizlik devren bitmedi; ne söylersin?

Bu söylenen sözler, peygamberlere vekâleten halka söylenir. Peygamberler, ilâhî hatipler idi; onlar gidince Hak Teâlâ ilmi ile âmil olan bilgin kişileri onların yerine getirdi, makama oturttu, onların maneviyatına vâris kıldı.

Her kim ki, Peygamber makamına oturmak diler, ona, halkın en temizi ve zamanın en üstünü olmak düşer. Ve o zamanda ilâhî hü kümleri en iyi bilen kişi olması gerekir. İlmi ve ameli ile zamanında temayüz etmesi, birinci derecede şart olur. Bu işi siz kolay sanırsınız, fakat bildiğiniz gibi değildir.

Ey Allah’ı, Peygamberi’ni, sâlihleri ve velîleri bilmeyenler! Ey nefsini, tabiatını, dünyasını ve âhiretini bilmeyenler. Size yazıklar olsun! Susunuz, konuşmayınız; söz hakkı alıncaya, omuzlar üstüne çıkıncaya, ayağa kaldırılıncaya ve yürütülünceye kadar olduğunuz hâlde oturunuz.

Bir kimsenin ki, ilmi, şahsî arzularına galip gelir, o faydalı bir ilimdir. O ilim, niçin faydalı olmasın ki, halk kapısını kapadı. Hak kapısını açtı. İşte, en büyük kapı orasıdır ki, ona da erdi. Bu kapan ma ve açılma bir kulun benliğinde sıhhat bulursa ondan zahmet gi der, halk içinde halksız yaşama zevkini anlar. O kalbe süsler gelir, rahmet saçılır. Ve o kulun kalbinde durmadan fetihler (açılmalar) olur. Kabuklar dağılır, öz meydana çıkar. İyi olmayan hevâ yolları, kapanır, kahra uğrar ve mağlup olur. Hak yolu açılır ve hakikatin bulunduğu cadde aydın olur. O cadde, Hak Teâlâ’nın dilediği cadde dir. Ve o cadde, peygamberlerin ve velî kulların yürüdüğü yoldur. Onlar, hep aynı yoldan gittiler.

O ulvî yolu biraz anlatayım: Orası kedersiz bir safa yoludur. Orası halkın olmadığı bir Hak yoludur. Orada şirk olmayan bir tevhid vardır. Orada teslimiyet olur, niza olmaz. Orada yalnız doğruluk yaşar, yalan bulunmaz. Orada yalnız sebepleri Yaratan’ın hükmü geçer, sebeplerin sözü olmaz.

Ve nihayet o cadde, din şahlarının ve sultanlarının yürüdüğü yoldur ki, onlar marifet âleminin de sultanlarıdır. Dinin sahibi, ma rifetin ehli onlar olup Hak erleridirler. Onları Hak seçer, kullar ara sından çıkarır. Onlar Hak dinine yardım ederler ve onda durmadan ilerlerler. Hakk’ı severler. Yazık sana, onların yolunda olduğunu na sıl iddia edersin? Sen halkı, nefsini ve başkalarını nasıl O’na ortak edersin. Senin imanın yoktur. Yerdekilerden korkarsın ve onlardan bir şeyler beklersin! Bu sıfatı taşıyanlar iman iddiasında buluna mazlar. Senin için zühd lafı edilemez; dünyalık talebindesin. Senin için tevhid lafı da boş; yolunda ondan başkasını görmektesin. İrfan sahibi bir başka hâl içindedir; dünyada ve âhirette o bir garip kişi dir. Hak’tan başka hiçbir şeye rağbeti yoktur. Hem dünya hem de âhiret işlerinde yeterlik hissine sahiptir.

* * *

Ey cemaat! Beni iyi dinleyiniz! Kalbinizde töhmet altına alacak bir şey varsa atınız. Beni nasıl itham eder ve gıybetimi yaparsınız? Hâlbuki size çok şefkatli davranmaktayım. Bütün ağırlığınızı alırım; yapmakta olduğunuz işlerin açığını kaparım. Yaptığınız iyi işlerin kabul olması, hatalarınızdan geçilmesi için Hak katında şefaatçi olu rum. Beni anlayan, ölünceye kadar yanımdan ayrılmaz. O’nun lez zeti, arzusu, yemesi, içmesi, giymesi olurum. Onun her şeyi olurum. Benimle yetinir, başkasına gitmez.

* * *

Ey evlat! Beni nasıl sevmezsin? Seni senin için isterim; benim için değil. Şu öldürücü ve aldatıcı dünyanın elinden kurtulmanı di lerim. Daha ne kadar onun ardından gideceksiniz? Yakında size dö necek ve öldürecek. Hak Teâlâ zatını seveni bir lahza bile dünyaya bırakmaz. O, sevdiği kulları dünyaya emanet etmez ve ona ısmarla maz. Hattâ zâtından gayrına da bırakmaz. Belki O, sevdiği kullarla beraberdir ve o kullar da O’nunladır. Onların kalbi, ebedî O’nu anar. Ve O’nun önünde hazır olur. Onların kalbi başkasından kaçar, yal nız O’na ikbal eder. Hak onlarla bile olup muhafaza eder ve onlara ülfet hâlini verir.

Allah’ım, bizi de onlar gibi eyle; onları esirgediğin gibi bizi de esirge! “Dünyada bize iyilik ver. Âhirette iyilik ver. Ve bizi ateşten koru.” (el-Bakara, 2/201)

* * *

Ey münafık! Allah Teâlâ dilerse kulların arasından herhangi birini izhar eder. O dilerse, kullarını zâtına çağırır. Ve o dilerse, bü tün kulların kalbini bir kulu üzerinde toplar. Yaratılmışları dilediği kulun emrine veren O’dur. Sen bu nifak hâlinle kulları emrine almak dilersin; bu boş temenniden bir fayda gelmez.

* * *

Ey evlat! Şehvetini ayakaltına al. Bütün kalbinle ondan geç. Şehvet kısmından sana bir nasip varsa vakti olunca gelir, üzülme. O gelince istememek bir şeye yaramaz. Allah Teâlâ’nın bilgisi değişmez; kısmetini, senin yerine başkasına vermez. Vakti gelince, sa na kısmet olan, yeterince rahat ve temiz olarak gelir. Onu, izzet eli ile alırsın, zilletle değil… Bununla beraber, gelen şeyden yeterlik duygusuna sahip olduğun için, Hak katında mükâfata lâyık olursun. Ve iyilik nazarı ile sana bakılır. Çünkü sen, herhangi bir şeyin gelişi için hırsa kapılmadın, ısrar etmedin. Kısmet olan şeyden ne kadar kaçsan sana takılıp peşinden gelir. O gelen şeyi almamak ve bir nevi zâhidlik taslamak makbul olmaz; çünkü kısmettir. Bununla beraber, gelmeden önce istememek, hatta kaçmak doğru olur.

Zühdü ve geleni alıp yemeyi benden belle. Köşene geçip cehale tinle oturma. Her şeyi gereği gibi bil… Hayrını, şerrini öğren, sonra köşene çekil. İlâhî hükümde derin bilgiye sahip ol, onunla amel et. Sonra her şeyi bırak, ayrıl. Ancak, Allah için bilgi sahipleri vardır ki, bir tek ve bir fert olur; işte onlarla ol. Onlarla sohbet et. Onlara ka rışman ve onlarla sohbet etmen, bir köşeye çekilip oturmaktan daha iyidir.

Büyük insanlardan birine rastlarsan, hayrı ve şerri ondan öğren, ona yapış, bırakma. Hak Teâlâ’nın ilim sonsuzluğuna ve marifet âle mine o vasıta ile varabilirsin. Onlardan bir şey dinlediğin zaman iyi anla ve derine in. Şunu bil ki, bilgi o büyüklerin ağzından alınır. Bil gi, ilâhi hükümle ve bildiği ile âmil olan zâtlardan alınır. Bunlardan alacağını aldıktan sonra ayrıl. Nefsi, şeytanı, şahsî hevâyı, tabii âdeti ve halka gösterişi bir yana at; bunda da başarı kazanırsan, melekler, sâlih kulların ruhları seni sarar. Halkı bırakacaksan, bu hâli bul duktan sonra bırak. Bu hâli bulmadan ayrılman nifak alâmeti sayı lır; boş şeyle ömrünü geçirmiş olur, dünya ve âhiretin ateşinde ya narsın. Dünyada bela ateşi seni yakar; öbür âlemde ise münafık ve kâfirlere hazırlanan ateşte yanarsın.

Allah’ım, bize affı, gufranı, hatalardan bağışı, suçlarımızın gizli kalmasını ve tevbeyi ihsan eyle! Hicabımızı yırtma. Günahlarımız la bizi sorguya çekme. Yâ Allah! Yâ Kerim! “Kulların tevbesini O kabul eder ve kötülükleri affeder.” (eş-Şûrâ, 42/25) diye buyuran Sen’sin. Tevbeyi nasip eyle. Hatalarımızdan geç!

Yazık sana, bilgi iddiasındasın; fakat cahiller gibi darılır ve on lar gibi sevinirsin. İman sahibinin ferahı yalnız Allah’la olur; başka sı iman sahibini sevindiremez. Dünyada ferahlanacak bir şey varsa, sevin. Şayet dünyayı Hakk’ın tâatinde kullanıyorsan ve dünyalık sayesinde Hakk’a hizmet yolunu tutuyorsan sevin. Kulları, yaptık ları tâatte iyiye yöneltebilirsen sevin. Gece gündüz korkuyu bırak ma. Tâ sırrına ve kalbine, “Korkmayın, ben sizinleyim; işitiyorum ve görüyorum.” (Tâhâ, 20/46) müjdesi gelinceye kadar korkmayı bırakma. Bu kelâm, Harun ve Musa Peygamber’e Hak tarafından söylenmişti.

Sen o büyüklerden olamazsın; çünkü öğrenirsin, amel etmezsin. Şüphesiz bu hâlde o büyüklere vâris olman kabil değil. Veraset, an cak bilgi ve amelle olur. İhlâsla gelişir. Haddini bil. Kısmetinde ol mayan şeylere uzanma. Hakk’ın takdir ettiği şeylere uy. O şüphesiz, seni iyi şeylere ulaştırır ve başarı verir. Sana lütfünü yağdırır, omuzundan ağırlığı alır. Dünyada ve âhirette şefkatini eksik etmez.

İman sahibinin imanı kuvvet bulursa; artık ona, “İkan sahibi” denir. İkanı kuvvetli olursa ona, “Arif” denir. İrfanı sağlam olana, “Âlim” denir. İlmi son haddine varana, “Muhabbet ehli” derler.

Muhabbeti tam olan ise “Mahbûb” olur. Bu da sağlam olursa cana yakın ülfet ehli olur. Hak ona bu kere hikmet ve ilim sırlarına karşı anlayış verir. Zât âlemine geçme bilgisini, emir ve kader gizlilikleri ni o kula belletir. Bu hâller, kulun kabiliyet ve istidadına göre tecel li eder. Kalbin kuvvetine ve genişliğine göre bu hâller kula verilir. Bu hâlleri benliğinde bulan o kul, Hak’la kaim olur. Kalbi ile halk âle minden ayrılır.

İlâhî bilginin ezelî sırrı, bir kula ezelden mukadder olan nasiple gelir. Bu nasip; yemek, içmek, giymek ve evlenmeye dair olabilir.

Hangi kul için gelmiş ise onu bulur. Bir nasibin gereği hangi kulda infaz edilecekse onu bulur. Başkasına gidemez. Nasip sahibi nerede olsa, Hak Teâlâ onu bulur. Bulamadığı takdirde, ilâhî bilginin hük mü iptal olunur ve kıymeti kalmaz; bu da imkân harici bir şeydir.

Kulun kısmeti gelince, Hak tarafından verildiği için alır, yer. Yersiz varlığı yok olur. Ve yeni baştan dirilir. Manevî bir hayat dahi yaşasa, geçmişte hüküm veren bilginin gereği için diriltilir. İlâhî il min icabına noksan gelmemesi için bu işler böyle yapılır. O kul irade ve arzularını kaybetmiş bir durumda ise, bir sibyana yedirilen lok ma gibi yedirilir. Nasıl bir ana, hurma ezmesini yavrusuna yedirirse o kulun kısmeti de kendisine öyle yedirilir. Kısmetler iner, o iradesiz yemeğe devam eder. O kulun hâli, hasta adamın habersiz ilaç içip kuvvet aldığı gibidir. Nasibini yer, içer, kuvvet alır. Bu hâllerde iman sahibini ezelî ilim terbiye eder.

İş bu sıfatlar; iman, irfan, ikan sahibi olan ve Hakk’ın zâtına varan, iyilik ve kötülüğü almaya ve atmaya gücü yetmeyen bir kişi nin sıfatıdır. O kişiyi rahmet eli çeker. Sağa ve sola o el çevirir… Daha açık tabirle, onu sadece lütuf coşturur ve her yanını ihata eder.

Eyvah! Hak irfanına sahip olmayanın heybetine… Ve O’nun rah met eteğine yapışmayanların acıklı hâllerine…

Vah! Hak’la muamelesini kesen ve güya sırrı ile O’na bağlan mak isteyen, O’nun rahmetine, iyiliğine güvenen zavallıya…

* * *

Ey cemaat! Allah Teâlâ doğruların terbiyesini uhdesine almış tır… İlk devirlerinden son demlerine kadar onları terbiye eder. Her ne zaman onlara bir iyilik etmek dilerse, bir bela ile dener ve yakın lığı zevkini ihsan eyler; sabırlı hâllerine bakınca zâtına daha çok ya kın kılar. Bela onları kahretmez. Ve içinde boğmaz. Bela geçer, on ların kalbi ise meleklerin kanadı üstünde uçar. Kalpleri eziyet diye bir şey duymaz.

Vah! Kalbini eziyete düşürenlere… Vah! Allah’ın dargınlığına çarpılanlara… Vah! İlâhî öfkenin pençesine düşenlere…

* * *

Ey evlat! Allah yolcularının çocuğu ol. Onların önünde hizmet çi ol. Bu hâle devam edersen efendi olursun. Bir kimse, Allah ve O’ nun iyi kullarıiçin engin gönüllü olursa, Hak Teâlâ onu dünya ve âhirette yükseltir. Bayağı bir topluluğa hizmet eden, günün birinde onlara baş olur. Bu böyle olunca, sâlih kullara hizmet edenin hâli nasıl olur, düşün…

Allah’ım, dilimizden ve elimizden hayırları akıt. Bizleri lütuf ve yardımına erenlerden eyle… Âmin!

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 53. Meclis

Bu konuşma salı günü öğlende yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî Ramazan 545, Milâdî 1150.

Deneme ve tecrübe yollu iptila gereklidir. Bilhassa iddia sahipleri için… İptila ve deneme olmasaydı halkın çoğu velayet iddiasında bulunurdu. Bu sebeple bazı büyükler; “Velayet iptila iledir. Ta ki iddia olunmaya…” demişlerdir.

Veli kulun başlıca işareti halktan gelen eziyete sabırla karşı koymasındadır. Bir de onların hatalarına göz yummasında…

Evliya zümresi halktan gördükleri şeye göz yumarlar. Ve onlardan gelen sese kulak vermezler. Ve halkın arzusunu halka bırakırlar.

Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır kılar. Onlar Hakk’ı sever, bu yüzden başkasının hatası onlara gözükmez. Halka güzel söz söylerler. Onlarla iyi geçinirler. Yumuşak davranırlar. Bazen Allah için darıldıkları da olur. Bu darılmaları Hakk’ın öfkesine uyar.

Onlar doktorlardır. Her hastalığı ve şifasını bilirler. Doktor bütün hastaları tek ilaçla tedavi etmez.

Onlar kalp ve mana ciheti ile daima Hakk’ın elinde olurlar. Ashâb-ı Kehf’e benzerler. Sanki onları Cibril bir sağa bir sola çevirir. Sevgi eli onların kalbini hâlden hâle geçirir. Dünyayı dünya isteyenlere verirler. Âhireti âhiret dileyenlere bağışlarlar. Hak Teâlâ ise kendilerine kalır. Hiçbir hâlde cimrilik etmezler. Ellerinde dünyalık varsa verirler. Âhiret sevabına dair bir şeyleri varsa onu da esirgemeden verirler. Dünyayı dünyalıktan mahrum fukara zümresine dağıtırlar. Âhireti ise onu aramakta kusurlu kimselere verirler.

Olan işleri yapana bırakırlar. Olmuşları da halka verirler. Kabuk sayılanları halka hibe ederler. Hakk’ın zatında gayri her şey kabuk sayılır. Hakk’ı aramak ve O’na yakın olmak ise özdür.

* * *

Bazı büyükler, “İçi bozuklara ancak irfan sahipleri güler yüz gösterir.” der.

Evet o gülen yüzün bir hikmeti vardır; emir verir, yasakları yaptırmaz. Bunlar kolay iş değildir. Bu ağır işe ancak irfan sahibi dayanabilir. Zahid geçinenler, kulluk ediyorum sevdasına düşenler ve kendilerini Hakk’ı arayıcı olarak kabul ettirme hevesine kapılanlar; iyiliği söylemek ve yasakları yaptırmamak zahmetine katlanmazlar.

İrfan sahipleri merhamet üzeredirler. Hâl böyle olunca niçin asi insanlara rahmet ve şefkat nazarı ile bakmasınlar. Onların makamı tevbe ve istiğfar makamıdır.

İrfan sahibi Hak ahlâkı ile huy güzelliğini bulur ve bütün çabası ise isyankârı, şeytanın ve nefsin elinden kurtarmaya bakar. Sizin biriniz yavrusunu kâfir eline düşmüş görünce nasıl kurtarmak isterse irfan sahibi de hatalı kulu aynı şekilde kurtarmak ister. Halkın cümlesi irfan sahibinin evladı sayılır.

İrfan sahibi halka hitap ederken hikmet dilini kullanır. Her iyiliği söyler. Sonra kullara bakar, kader ve kazanın hükmünü onlardan, görünce hâllerine acır. Hakk’ın fiil tecellisini onlarda seyreder. Kullara rahmetle bakmaya başlar. Her gördüğünü ilim ve hikmetler kabına aktarır; lakin bu hâlinden kimseye söylemez. Hâl böyle devam ederken yine de hikmeti icabı kullara emri yasağı söyler, ilim cihetine gitmez, yani işin sır yolunu açıklamaz.

Hak Teâlâ hikmeti icabı peygamberler gönderdi, kitaplar indirdi, korkuttu, çekindirdi. Sebebi kullara bir hüccet yüklemekti. Hâl böyle iken onları cümle hâli ona malum idi.

Burada dur fazla ileri gitme. Hakk’ın hikmetli işlerine itiraz etme. Bunda hikmetler vardır. Bu işte tekrarlar ve kaçmalar olur. Bunu bilmek ve sebat etmek gerek. Sen ve başkaları için hüküm müşterek olur. Bir şeyler bilmek istersen has ilimle yetişmen gerek.

Sizden biriniz zahir ilimle amel ederse Peygamber (s.a.v) Efendimiz ona batın ilmini gayret beklemeden verir. Kuş yavrusunu beslediği gibi Peygamber de (s.a.v) o şahsın iç âlemini hikmetleri ile besler. Kul Peygamber’in sözünü doğrular ve getirdiği ile işler tutarsa, Peygamber de ona hikmetler kaynağını açar. Zaten kulun hikmet âlemine geçip nasip almasına Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in zahirdeki kelamı, yani şeriatı ile iş tutması sebep olur.

Ademoğlu bir defa ruh sıhhatine ererse artık sıhhat vereni olmaz. O bir defa safa âlemine geçerse başka safa âlemi olmaz ve bir defa Hakk’a yaklaşınca artık ona kimse yakınlık vaadinde bulunmaz.

Cahil baş gözü ile bakar. Akıllı kişi akıl gözü ile görür. İrfan sahibi ise kalp gözü ile… O, cevher ve âlimdir. Halkı tümü ile bir lokma gibi yutar. Halkın cümlesini içi âlemine gömer. O irfan sahibin katında Hak’tan gayri her şey yok olur. O anda o kul şöyle der: “Evveli O, âhiri O, zahiri O, batını yine O!”

Hak, onun zahiri, batını, evveli ve âhiri olur. O kulun yanında O’ndan başkası olmaz. Böyle olunca da dünya ve âhiret O’nun sevgisini benliğinde devam ettirir. Bütün hâlde ona uyar. O’nun hoşnutluğunu diler, başkaları ona darılsa da aldırmaz. O kulu hiçbir kınayıcı yolundan alamaz. Bazı büyükler der: “Halkı Hakk’a uyar kılmaya bak. Hakk’ı kullara uyar kılmaya çalışma.”

Şeytandan nefisten ve şahsî şeylerden hangisi olursa olsun, yıkmak isteyeni yık. Kahra uğratmak isteyenlere kuvvetini göster.

* * *

Düşmanların… Onlardan çok sakın, onlar seni helake atmasınlar…

İlme çalış, öyle bir ilme çalış ki, düşmana nasıl karşı konacağını bilesin… Onlardan sakınma şekline aklın ere… Ve Rabb’ine ibadet nasıl edilir, onu bilesin… Çünkü cahilin ibadeti makbul olmaz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:“Cehalet hâli ile ibadet edenin, ifsadı ıslahından çok olur.”

Cahilin işi, hiçbir şeye denk gelmez. O tam manasıyla fesat için dedir. Baştan sona karanlık içindedir. İlimsiz yapılan ibadet böyle olur. İlim sahibi de amel etmezse onun da hâli perişandır. Ayrıca yapılan amelin ihlâsı olmayınca, onun da hayrı yoktur. Hangi iş olursa olsun, ihlâs olmayınca ne faydası olur, ne de kabul olur. Ve bilip de amel etmezsen, o bilgi boynuna yük olur. Peygamber (s.a.v) Efendi miz şöyle buyurur:“Cahil bir defa azap çeker, âlim ise yedi.”

Cahile, niçin öğrenmediği sorulur, âlime ise bilgisi ile niçin amel etmediği… Öğren, amel et ve öğret… Senin için hayır böyle toplanır. Bir kelime öğrenir, onunla amel eder ve öğretirsen, iki yoldan mükâfat alırsın. Biri öğrendiğin, öbürü de öğrettiğin için…

Dünya karanlık içindedir; ilim ise onun nurudur. O kimse ki, cahildir, şu zulmet âleminde batmaya mahkûm sayılır ve yıktığı yaptığından çok olur.

Ey ilim iddiasında bulunan; nefsin, tabiî arzularını ve şeytanın elini bırak. Kendi vücudunu da at. Riya, nifak hâlini bir yana it. Dıştan zâhidlik gösterisi yaparsın, ama iç âleminde her şeyi toplamak hevesindesin. Bu boş bir zâhidliktir. Ve böyle bir zâhidlik sana mükâfat değil, ceza getirir. O, senin içindekileri, saklıda yaptığın hataları bilir. Kalbinde olan şeyler O’na örtülü değildir. O’nun için ne açık, ne de kapalı vardır.

Hem söyle, hem de ağla. “Vah, utanmazlığıma! Vah yüzsüzlüğüme! Vah, felâketime!” diyerek. “Eyvah! Hak, her hâlime vâkıf. Gece gündüz yaptığım cümle iş, O’na ayan! Hâl böyle iken O’ndan nasıl oluyor da utanmıyorsun?” diye kendini kınayarak.

Yaptığın edep dışı hareketleri terk et. Farz ibadetleri yap; yasakları da bırak ve O’na yakın ol. Bunlar seni yaklaştırır. İç ve dış hataları bırak. Açık olan hayırlı işleri yap. Ancak O’nun kapısına böyle varabilirsin. O’na yakın olursan, seni sever, kullara sevdirir, halkın ötesine de sevdirir. Sonra halkın arasına katar.

Seni Allah ve melekleri severse, bütün halk sever. Yalnız kâfir ve münafıklar seni sevmez. Çünkü onlar, Allah sevgisinde sana iştirak etmezler. Her kim ki, kalbinde iman taşır, o iman sahibini sever ve her kim ki, küfürle doludur, o da iman sahibine öfke duyar.

Kâfirlerin birçoğunda fikir denen şey yoktur. Münafıklar ve şeytanlar fikirsiz ve dilsiz olurlar. Ancak küfür, nifak ve şeytanlık dili ile lâf ederler; onlar insandan azma şeytanlardır.

İmanını kalbine yerleştiren tam mü’min, kalbi, sırrı ve manası halktan ayrıdır. O öyle bir hâle gelir ki, nefsi için bile halktan gelen zararı atmaya gücü yetmez, hiçbir iyiliği celbe kadir olamaz. Hakk’ın kudreti önünde, güçsüz ve kuvvetsiz olarak serilir. Kendine has ne kuvveti, ne kudreti vardır. Bu hâli bulan iman sahibine her şeyden iyilik yağar.

* * *

Canları ve başları ile Hak yola girenlere zahmet verme, mücerret iddia ile onların karşısına çıkma. Uzlete geçmek ve boş temenni etmekle bu hâl elde edilmez. Sebeplerden kör oluncaya kadar söz yok. Halkın kapısına gitmeye karşı ayakların kesilinceye ve onlara koşmaya karşı kötürüm oluncaya kadar sus. Kalbin, aklın ve yüzün halktan ayrılıp Hakk’a dönünceye kadar sesini çıkarma. Halka arkanı, Hakk’a ise yüzünü vermedikten sonra sana söz hakkı yoktur. Dış varlığın zahirdeki şekli, kullara olacak, iç âlemin ve özün ise Yaratan’a… İşte hâlin böyle olunca, kalbin meleklerin kalbi gibi olur. Kalbini peygamberler doyurur, içtikleri mana şarabını içirir ve o cins taamları yedirirler.

Söylenen bu işler, kalp, sır ve mana âlemini ilgilendirir, dışla anlaşılmaz ve bilinmez.

Allah’ım, halkın aklı ötesinde cereyan etmekte olan, Zât’ınla aramızdaki işleri safiyete erdir. Ve sırlarımızı temizle, kalbimizi de pak eyle.

* * *

Ey burada hazır olanlar ve olmayanlar, yarın kıyamet olduğun da, münafıkların dahi hakkı için münazaraya tutuşacağım. Onlar için münazara ettikten sonra iman sahipleri için nasıl yapmam; onların hakkını nasıl görüşmem? Bu hâlimi çok tuhaf bulacaksınız orada.

* * *

Allah’ım, beni Seninle zengin eyle, başkasına terk etme. Mual limi çocukların eline bırakma. Öğretmenler yavruların evindekine göz dikmesinler. Öğretmenin evi öğretme yeri olmakla beraber, her cins maddî nimetlerle de süslü olsun.

* * *

Allah’ım, sana ayan, bu sözler beni alt etti, söyledim. Ağzımdan çıkıp ortaya saçılan bu sözlerdeki hâlimi mazur gör. Bunları çocuklara has sayıyorum. Yolcuların ve uyanların faydası için bunları söyletirsin. Bunları söyleten sensin. Bulunduğum hâlin kolay olmasını içimden gelerek gönül rahatlığı ile senden diliyorum.

* * *

Ey cemaat! Siz öyle sanırsınız ki, alacağımı sizden alırım ve sizi görürüm. Hayır, bildiğiniz gibi değil. Bütün alacaklarımı Aziz ve Celil olan Allah’tan alırım, sizden değil… O, elinizde olan şeye baktığımda, kalbim kayarsa, beni ikaz eder.

Sizinle birlik olduğum an sizi bilmem; sizi bir yana atıp aranızdan ayrıldığımda anlarım.

Ben münafıkları suya daldırırım, irfan sahiplerini denerim. İçi bozukları bıçakla vurup kesmem, su ile terbiye ederim.

Soframı sizin için sererim; siz ayrıldıktan sonra yemeğimi yerim. Nevalem sizinkine uymaz. Siz çıktıktan sonra, hizmetini yapmakta olduğum Sahibim, yemek tabaklarını bana sunar.

Ey basiret sahipleri, hâlimi bilmez misiniz? Kollarım sıvalı, salman elbisem de bir yanda bağlıdır; böylece efendime hizmet ederim.

“Hak Teâlâ’nın peygamberlere elçisi Cibril idi. Velîlere kim elçilik eder?” diyene şöyle denir: “Açıktan vasıta yoktur. Rahmet, lütuf ve iyilik tecellileri, O’ndan gelen manevî ilham ve onların kalbine konan şefkat nazarı, başlı başına birer Hak elçisidir. Velîler tecelliye her zaman erer. Ayık hâlleri devam ettikçe, iç âlemleri temiz oldukça, kalp gözleri O’nu görür.”

* * *

Ey cemaat! Dünyaya olan hırsınız ve onu sevmeniz, sizi Allah sevgisinden ve O’nun dostlarına bağlı olmaktan alıkoydu. Dünyada çoğalma ve ondan çok şey alma sevdası, sizi yıktı. Kerem sahibinin iyiliğine güvenerek dünyayı bırakınız ve âhireti düşününüz.

* * *

Allah’ım, güzellik ve cömertlik senin sıfatındır. Bizler de senin kölelerin… Onlardan bir zerre olsun bize ihsan eyle. Âmin!

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 52. Meclis

Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî 10 Ramazan 545, Milâdî 1150.

Ey cemaat! Allah’a koşunuz. Halkı, dünyayı ve O’nun zâtından gayri her şeyi bir yana atınız, O’na koşunuz.“Bütün işlerin sonu Allah’a varır.” (eş-Şûrâ, 42/53)âyet-i kerimesini işitmediniz mi?

* * *

Ey evlat! Halka beka gözü ile bakma. Onların yok olacağını düşün; öyle bak. Onlardan fayda ve zarar bekleme. Onları âciz ve zelil olarak bil. Hakk’ı tevhid et. Ve O’na tevekkül eyle.

O’ndan gelen şeyler yüzünden hezeyana kapılma. Dünya ve dünyada zuhura gelenler Hak’tan gelir. Yaratılmışlar ve onlarda dönüp duranlar, O’nun tecellisi ile oldu. İman sahibinin kalbi, bunların hepsinden beri durur. Çünkü onları Hak’tan memnun ve vazifelerini yapan olarak görür. Hele o iman sahibi, bir de kalbini sebeplerden temizlerse, sebeplerin güçlüğüne ve ayal derdine uğradıkta Hak’tan yardım görür; onların sıkıntılı hâllerine dayanmak için kuvvet bulur. İşlerini kendiliğinden görürlerken o kalbini hiçbirine vermez. Yaratan’ına bağlar. O’ndan bir an dahi ayrı olmaz. Hâlinde değişiklik istemez. Çünkü verilen bir hüküm var; o değişmez. Kısmet biçilmiştir, eksilmez, artmaz. Bu yüzden eksilmesini veya artmasını talep etmez. Kısmetinin geç kalmasını ve süratle gelmesini de beklemez. Çünkü o, her şeyin tayin edilmiş bir vakti olduğunu bilir. Bu hâli isteyen kişiler, asıl akıl sahibidirler. Artma, eksilme, geç kalma ve er gelme gibi şeyleri dileyenler ise akıldan noksan olanlar; delilerdir.

Allah’tan hoşnut olan kimse, bütün hâlinde O’na uyar; bu uyarlığı başkalarına yapılan işlerde de gösterir. Allah Teâlâ’dan razı olan anlayışlı olur ve O’nun cümle işlerini sever, ömrünün bir miktarı uymaz yolda geçmiş dahi olsa, kalanını O’nunla devam ettirme yolunu arar ve O’nun dilediği yolda geçirerek tüketir.

Hak Teâlâ onun anlatılan hâlini sever ve her şaşırdığı an,“Rabb’in benim” der.

Aynı kelâm tecellisini, Musa (a.s) Peygamber’e de yapmıştı. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e ve Musa (a.s) Peygamber’e bu tecelli açıktan oldu. İrfan sahiplerinin kalbine de manevî cihetten gelir. İrfan sahibi, o kelâm tecellisini bir rahmet ve lütuf olarak görür. Hak Teâlâ, o yüce tecelliyi Peygamberine açıktan bir iyilik ve mucize olarak bahşeylemiştir.

Peygamberlerin mucizesi aşikârdır. Velîlerin kerameti ise çok kere gizli olur. Yâni velîlere gelen manevî hâller iç âlemde belirir. Peygamberlerinki ise açıktan…

Velîler, peygamberlerin manevî vârisleridir. Allah Teâlâ’nın kurduğu yolu korumaya çalışırlar. O dini, insanların ve cin tayfasının şeytan tiplerinden saklarlar.

Sen, Allah’a, peygamberlerine ve velîlerine karşı açık cehalet beslemektesin. Bu yüzden sözümüz hoşuna gitmiyor. Allah yolcuları sana ne anlattı? Onların içinde bulunduğu hâli ve onlara aykırı şeyleri kimden öğrendin. Sen Kur’ân-ı Kerîm’i okumaktasın, fakat ne okuduğunu bilmiyorsun. Çalışırsın, fakat tuttuğun işin farkında değilsin. Bulunduğun hâl, yalnız dünyadır, âhiret yok… Hâl böyle iken o büyük zâtlara gürültü ile hücum edersin.

Akıllı ve edepli ol. Sus ve tevbe et. Hak Teâlâ’ya dair sende bir haber yok. Onun peygamberlerinden de bir haberin yok. Evliya hakkında da bir malûmatın yok. Hak Teâlâ için bilgi ve O’nun yarattıkları hakkında toplaman gereken malûmattan da sende bir eser yok.

Tevbe ve sükûta sarıl. Ölümü düşün; kendini sırta alınmış kabre doğru yol almakta gör. Bunları düşün ki, bilgiler elde edesin. İşlerim Hak’la göresin ki, O da sana dünya ve âhireti görecek nuru versin.

* * *

Sözlerime dönünüz ve içtihadınızı ona göre yürütünüz. Geçmişle ilgiyi bırakınız; çünkü o sizi bir heves olarak sarar ve yıkar. Ayrıca geçmişe dayanmak tembellere gerekir. Geçmişin -kaderin- verdiği hüküm bizim aleyhimize değildir. Onu bir yana atalım, vasıtalara iyi sarılalım ve öyle çalışalım. Dedi, diyorum, niçin ve nasıl gibi sözleri bir yana atalım. Allah Teâlâ’nın ilmine girmeliyiz. Bizden çabalamak. Fiil tecellisini O dilediği gibi yapar. Hak Teâlâ şöyle ferman eder:“O yaptığından sorumlu tutulamaz, ama öbürleri yaptıkları işlerin hesabını vereceklerdir.” (el-Enbiyâ, 21/23)

Bir gün işin sona erer. Hakk’a yakın olursan kalbin sahih olur. Bu hâl senin için dünya ve âhiretin zühdü sayılır. Bundan sonra ismin, Hak yakınlığı kapısına yazılır; hem de nasıl, bilir misin; “Falan oğlu falan, Allah’ın azat ettiği erenlerdendir.” diye…

İşte bu hâl değişmez, artmaz, eksilmez. Bu kere senin hayrat işlerin artar, şükrün çoğalır. O’nun önünde tâat ve ibadet yollarım tutarsın.

Her şeye rağmen, hâlin ne olursa olsun, korku elini kalbinden çekme. Hakk’ın kudretini âciz bilme ve şu âyetlerin mânasını anla:“Allah dilediğini imha eder ve dilediğini bırakır. Kitabın aslı O’nun katındadır.” (er-Ra’d, 13/39)“O yaptığından sorumlu olamaz; öbürleri sorumludur.” (el-Enbiyâ, 21/23)

Ezelde yazılanyazı üzerinde durma; onu yazan, bozmaya da kadirdir. O ki, bir binayı yapmaya kadirdir, yıkar da…

Daima korku, ümit, çekinme ve tâat üzere ol. Selâmet ayağı ile burayı bırakıp öteye geçinceye kadar böyle kal. Ölüm gelinceye dek korkuyu, tâatı ve kötülere karşı çekinmeyi bırakma. Ölümü iyi geçirip selâmete erdikten sonra korkma, artık değişme ve tebdil hâli olmaz.

Ey cehil nifakı ile sıkışıp kalan adam. Dünyayı arayan, onu kapmak için başını her derde sokan ve durmadan haram yiyen kimse… Kalp nurunu, gönül sefasını ve hikmetli sözler etmeyi nasıl umuyorsun? Zavallı, onlar sana nasip olur mu?

Allah yolcuları zaruret icabı konuşurlar. Uykuları, istiğrak âlemine dalanın hâline benzer. Yemeklerini de bir hasta gibi yerler, kitabın hükmü, sona erinceye dek böyle giderler. Hak Teâlâ’nın meleklere dair buyurduğu şu âyet-i kerimenin hükmü, sanki o büyükler için de caridir:“Allah’ın emrine karşı gelmezler, emrolunduklarını yaparlar.” (et-Tahrîm, 66/6)

Onlar meleklere benzerler. Hayır, onlardan daha üstündürler, melekler onların hizmetçisi gibidir. Dünya ve âhirette, onların içinde oturduğu köşkü melekler taşır.

* * *

Ey cemaat! Sözlerim hâlinizi değiştirmiyorsa inanarak ve doğruluğuna kani olarak dinleyiniz. Sözlerimin kalbe bir yüzü vardır; kalenizi ve sırrınızı o yüze vererek dinleyiniz. Kalbinizle dinlenen sözlerim içinizi ve dışınızı rahata erdirir. Nefsin ve kötü arzunun saltanatını kırar. Şehvet ateşinizi söndürür. Sizin için şehvetin en kötüsü odur ki: Dünyayı size sevdire; fakir hâli için öfke duyura ve böylece helak çukuruna düşüre…

Bazı büyükler şöyle der: “Takvanın (kötülükten sakınmanın) doğrusu odur ki: Kalbinde ne varsa, hepsini bir açık tabağa kovasın; böylece bütün pazarı gezesin, içinde seni utandıran şey bulunmaya…”

Ey cahil, neyle yetinmektesin? Hâlbuki ittikâ sahibi de değilsin. Sana: “Allah’tan kork” dense kızarsın.

Hak söylense işitir, fakat tembelce davranırsın. Yaptığın bir kötülük hatırlatılırca kinin kabarır, öfken açılır. Hz. Ömer (r.a) şöyle buyurur: “Bir kimse Allah’tan korku üzere olursa, onun kini kabarmaz.”

Hak Teâlâ, peygamberlerine indirdiği bazı kitaplarda şöyle buyurdu: “Bana itaat ettiğiniz süre sizi severim; karşı gelmeye başladınız mı sevmem.”

Hak Teâlâ’nın sizi sevmesi, size ihtiyacı olduğu için değil, size rahmeti icabıdır. O seni seviyorsa, senin için seviyor; kendisi için değil. Tâat üzere olmanı sever, çünkü faydası sana… Sana gereken seni senin için sevenle olmak, kendisi için sevenden de uzak durmak…

İman sahibi, Mevlâ’sını hatırlar ve her şeyi unutur. Bu hatırlama dolayısıyla yakınlık bulur, O’nunla yaşar, hayatı O’nunla devam eder. Tevekkülü sahih olur; dünya ve âhiretin darlığı için O’na sığınır. O da yeterlik sıfatı ile tecelli eder.

İman sahibinin tevekkülü sahih -tevhid hâli tam- olursa Hak Teâlâ, İbrahim Peygamber’e yaptığı iyiliği ona da yapar. O kula, mânasını, hâlini, hattâ lâkabını verir. Varlığı taamından yedirir, zâtından şarap içirir. Kendi evinde o kulunu iskân ettirir. Sakın burada, aynı makama çıkar mânasını almayasın. Hâl böyle olunca, mâna cihetiyle İbrahim Peygamber’e nispeti doğru olur. Tabiî bu hâli dış cephesi ile beklemek caiz olmaz; manevî bir hâldir, eren bilir.

* * *

Utanmaz mısın, hırsın seni yükledi öyle bir hâle getirdi ki, zalimlere hizmet etmekte ve haram yemektesin. Ne zamana kadar haram yiyecek ve şahlara (!) hizmet edeceksin. Hizmet etmekte olduğun kimselerin yakında saltanatı yıkılacak. Ve sen, Hakk’ın hizmetine ister istemez gireceksin. O’nun mülkü devamlıdır. Sonu yoktur.

Akıllı ol. Dünyanın azıyla yetin; âhiretin çok şeyi gelinceye dek az dünyalıkla yetinmeyi elden bırakma. Böyle olursan yediklerini yeterlik duygusu içinde alırsın. Kısmetini, dünyada dünyanın eli ile ve tabiat, hevâ, şeytan, avam, halk ve sultanlarla değil, yüce Mevlâ’nın kapısında durarak, O’nun kudret ve fiil tecellisi, O’nun zâtı ile alır yersin.

Dünyalığı alıp yediğin zaman kalbin Rabb’inin kapısında olursa, melekler ve peygamberlerin ruhları etrafında olur. Bir grup Hak’la yer, diğeri maddiyata düşkün… Bu iki grup arasında ne azîm fark var.

Allah yolcuları akıldan ibarettir; onlar şöyle der: “Biz dünyalığımızı, ne sokakta, ne de evimizde yeriz; ancak O’nun katında, yani Hakk’ın indinde yeriz.”

Zâhidleryemeklerini cennette yer, arifler O’nun katında… Hâlbuki onlar dünyada dururlar. Muhabbet ehli, ne dünyada yer, ne deâhirette…

Onların taamları ve şarapları, Hak yakınlığı ve O’nun rahmet nazarıdır. Onlar, dünyayı âhiretle sattılar, Âhireti ise Hak yakınlığına verip kurtuldular. Bu anlatılan şeyler sevgi ehlinin vasfıdır.

Hak sevgisinde doğru olanlar, dünyayı ve âhireti birden O’nun aşkına verip çekildiler. Bu hâlde yalnız O’nu dilediler, başkasını değil. Bu alış veriş bittikten sonra, Hakk’ın kerem sıfatı onlara galebe etti: Dünya yeniden verildi; âhiretyine önlerine çıktı. Bunlar birer mevhibe olarak verildi. Hak Teâlâ onlara dünyayı veâhiretialmak emrini verdi. Onlar da mücerret emirle doyuncaya ve artırıncaya kadar dünyalık aldılar. O kadar bol aldılar ki, artık her ikisinden de gına geldi onlara… Bunları kadere uyarak aldılar. Kadere karşı itiraz etmemek ve iyi edep sahibi olmak ne iyi…

Dünya veâhireteait şeyleri alırken şöyle derler: “Biz bunları alıyoruz, ama niyetimizin ne olduğu Sana malûm.. Bilirsin ki, senin her şeyine razıyız; başkası için bu duyguyu taşımak bize gerekmez. Açlığa razıyız; susuz kalmaya, zillete, çıplak kalmaya ve her cins güçlüğe razıyız. Yeter ki, kapında olalım; ötesi bize hiç gelir.”

Vaktaki, o büyükler razı oldular, nefislerini de bu hâle alıştırdılar, işte o zaman onlara rahmet nazarı gelir. O anda zillet içinde olanlar aziz olur. Fakir iseler zengin olurlar. Artık, dünya ve âhirette Hak yakınlığı, onlara iyilik olarak verilir.

İman sahibi, dünyaya hırsla kapılmaz. Onun bu hâli, iç kirini, pisliğini ve kederini giderir. Âhiret hâli tecelli eder. Kalbi dünyayı bıraktığı için ona çabuk meyleder. Sonra Hakk’ın gayret eli gelir; onu da kalpten siler, süpürür; âhireti sevmenin de bir hicap olduğunu anlatır, Âhirete bağlı olmanın, Hak yakınlığına zararı olduğunu anlayınca bilcümle yaratılmış şeylerle uğraşmayı bırakır. Dinî emirlerin gereğini yapmaya başlar. Avam kullarla, kendi arasında bulunan malûm hududu muhafaza ederek vazifesini yapmaya koyulur. Basiret gözleri açılır, o gözle nefsinin ayıplarını görmeye başlar. Yaratılmışların hatasını görür. Rabb’in gayrına bağlanmaz. Başkalarından bir şey işitmez. Başkalarına aklı ermez. Hakk’ın vaadinden gayrisi onu avutamaz ve O’ndan gayri kimsenin tehdidi korkutamaz. O’nunla meşgul olur, başkasıyla uğraşmaz. Bu hâlleri benliğinde toplayan kimse, hiç bir gözün görmediği, kulağın işitmediği ve beşer kalbinin hatırlamadığı bir varlık olur…

* * *

Ey evlat! Nefsinle uğraş, ona faydalı ol, sonra başkasına… Mum gibi olma ki, kendisi yanar, biter, bir fayda alamaz, başkalarına aydınlık olur. Herhangi bir işe atılırken, nefsinle, şahsî ve bencil isteğinle atılma. Allah bir şeyi dilerse onu senin için hazırlar. Kullara faydalı olacaksan, haberin olmadan onların arasına atar. Onlarla uğraşmak için sebat verir; kötülüklerine tahammül kudretini kalbine aşılar. Kalbin genişler; onlarla iyi geçinirsin. Sinen açılır; oraya hikmetler saçılır. İç âlemin tatlı mülâhazalarla dolar. Sır âlemin sırra kadem basar. Ve sen, O olursun, sen olmazsın. Hak Teâlâ’nın şu kavlini işitmedin mi?“Yâ Dâvûd, biz seni yeryüzünde halife yaptık.” (Sâd, 38/26)Yukarıdaki kelâma dikkat et ki: “Sen kendini halife ettin” denilmiyor.

Varlığını Hak varlığına katmış olanlar, irade ve arzu sahibi değillerdir. Onlar, Yalnız Hakk’ın emrine tâbi olurlar. Onun fiil, idare ve tedbir tecellisine kapılmışlardır.

Ey Hak yoldan şaşan ve sapan, herhangi bir şeyi kendine hüccet etme. Senin için herhangi bir hüccet mevcut değildir. Haram açıktır, helâl ise meydandadır. Hakk’a karşı saygısız olmaya seni götüren ne oldu? O’ndan ne kadar az korkar oldun? O’nun seni görmekte olduğunu, ne kadar küçümser hâle geldin?

Peygamberimiz şöyle buyurur:“Allah’ı görür gibi kork. O’nu görmesen de O seni görür.” Ayık olan kişiler Hakk’ın tecellisini kalpleri ile görürler. Bu görüş ile dağınık hâlleri toplanır, birleşir ve tek şey olur. O büyük tecellinin sahibi ile aralarında perde kalmaz, kalkar. Dış yapıları yıkılır, iç âlem kalır. Ayrılıklar kesilir, putlar temizlenir. Ve nihayet onlar için Hakk’ın gayri kalmaz. Bu anlatılan hâl, onlar için tam olmayınca hareket etmez, ferah duymazlar. Bu hâl ki tamam oldu, onlar için iç bitmiş sayılır.

Onların ilk kurtulduğu şey, dünya ve onun köleliğidir. Daha sonra bil cümle masivâ… Hakk’ın gayri sayılan her şey masivâdır.

Hakla aralarında geçen cümle işlerinde iptilâ üzere olurlar. Bu nunla Hak Teâlâ onları tecrübe eder; nice iş tuttuklarını seyreder.

Bir insanın iç varlığı şahtır, kalp ise onun veziri… Nefis, dil ve diğer duygular ise, onların hizmetçisi…

Kalbin susuzluğunu sır giderir. Mutmainne olan nefis ise, kalpten suyunu alır. Dil ise nefis yolundan sulanır. Arkada kalan duygular ise, dilden su ihtiyaçlarını alırlar.

Dil sağlam ise, kalp de sağlamdır. O fasit ise, kalp de öyledir. Bu hâlde dilini takva ile gemlemelisin ve hezeyan cinsi kelâmdan, dilini tutmalısın;tevbe etmelisin. Hele nifak hâlinden… Kalbin iyi olmasını dilemek sureti ile dilin fesahat kazanır. Dolayısıyla kalbin… Dilin sağlam olunca kalbin sağ demektir. Kalp sağlam olunca onun iyilik nuru bütün duyguları sarar.

Bundan sonra konuşmalar, Hak yakınlığını kazananların konuşması gibi olur. O yakınlık hâlinde dil yoktur, dua yoktur, anma yoktur. Dua, zikir, kelâm, uzaklıktadır. Yakınlık hâline gelince orada sükût ve sessizlik vardır. Orada, bir nazar yeter. Geçim için o kâfi…

Allah’ım, bizi, dünyada varlığını kalp gözü ile görenlerden eyle. Âhirette ise baş gözü ile bakanlardan kıl.“Dünyada iyilik ver,âhirettede iyilik ver. Ve bizi ateş azabından koru.” (el-Bakara, 2/201)Âmin.

%d blogcu bunu beğendi: