Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -3

Güzel konuşmak ve iyi laf etmek evini yıktın. Daima yerinde say makta ve dar çemberin içinde dönmektesin. Değirmen devesine ben zersin. Mihverini aşmadan orada dur bakalım; sonun ne olacak? Ga liba bazı veli kulların intizarını almışsın. Basiret gözün kör olmuş. Hakk’ı unutmuş bir hâlin var. O, seni bir yana bırakmış. Gayret yo lun, sabit bir yol olmuş; hep aynı şeyi bilirsin. Boşuna olan gayretin artmış. Maksat kanatların kopmuş. Dünya ileâhiretarasında bir et parçası hâlinde kalmışsın. Seni duası ile diriltecek gerçek ere ihtiya cın var. Onun hayır duasını almak için perişan hâlini itiraf etmelisin.

Hakikaten Allah yolcuları ile ülfete devam et. Sonra meleklere karış, ülfet edersin. Bunlara karışıp anlaşınca, başka kapılar açılır.

Halka karışır, insanlarla sohbete, ülfete devam edersen, netice de onları bırakır, cin tayfası ile ünsiyet yolunu bulursun. Bunun so nunda da, mülke düşer, onların tabii havasında boğulursun.

Kâinatın içinde mevcut olan eşya aslında hiçbir iş yapmaya ka dir değildir. Ateş kendi başına bir şeyi yakamaz; su insanı kandıra maz; ancak Allah’ın onlara verdiği kuvvet sayesinde vazifelerini ya pabilirler. Nitekim Nemrut’un ateşi İbrahim Peygamber’i yakmadı,EbûMüslüm-iHavelâni’yiateşe attıkları zaman yanmadı. Ateşin içinde yaşayan semender böceği ateşte yanmaz.

Yaptığın işlerde ihlâs olursa, halkın şerrinden halâs bulur, kal bini onların arasından çıkarırsın. Zaten Hakk’a vasıl olman, halkın arasından manen sıyrılmana bağlıdır; Aziz ve Celil olan Hakk’ı ta lebine dayanır.

Senin Hakk’ı araman bir garip kişinin hâline benzer. O, bir so kağa girdi, dostunu arıyordu. Sokağın bir yanından öbür ucuna gidip gelmeye devam ediyordu, bir türlü kapıyı bulamıyordu. Hâli, dostun kapısını tanımamaktan ibarettir. Hâl böyle iken dostu onu gözetli yordu; şaşkınlığını ve hayretini görünce içini sevgi kapladı. Çıktı, yanına gitti, başını başına dayadı ve ona sarıldı. Yusuf Peygamber de, kardeşiBünyamin’eaynı şeyi yapmış ve demişti ki:“Ben senin öz kardeşinim.”

Allah, kalp zeminini marifet ve ilim karargâhı kıldı. Hak Teâlâ o zemine gece gündüz üç yüz altmış nazar kılar. Eğer, orası marifet ve ilim karargâhı olmasaydı, az zamanda parçalanır ve dağılırdı.

Kalp sıhhat bulup Hak yakınlığına erdiği an, yollarından ırmak lar coşar, hikmetler aşar ve yaratılmışlar ondan faydalanır.

Allah’ın büyük kıldığı insanlar vardır. Onlar dini ayakta tutar lar. Onların en büyüğü Peygamber (s.a.v) makamına yakın, en küçü ğü iseSahâbederecesine yetişkindir. Arta kalanlar ise, tabiin zümre sine dâhil sayılır. Onlar, söyledikleri her şeyle amel ederler. Sözle işi birleştirirler. Onlar için gizli ve aşikâr aynıdır. Peygamber’ler onlara bakar, sürür duyarlar. Hak Teâlâ onları, meleklere karşı över. O bü yük zatlara uyana saadetler ola. Dünya ve ayal yükünü onlardan alana ne mutlu!

Bir kısım cemaat vardır, onlar kazanç yoluna pek gitmez, halkın iyiliği için koşarlar. Halk, onlar için evlat sayılır. Onlar, dünyaya bağlanmaz. Dünya, nefsini onlara arz etse de kabul etmezler, kaçar lar.

Bugün elinde bulunan senin değildir, müşterektir. Komşuların dahi bir nevi ortaklarındır. Elinde bulunan kazanç sorguyu mucip ol duğu gibi elinden alınır da. Allah yolcuları, bugün onların yerine saklamakta olduğunuz şeyleri dağıtmışlardı. Aslında her şey Hakk’ındır, sizin nice iş tutacağınıza bakar. Elinde olandan, az da olsa kom şularına dağıt, muhtaçlara ver. Doğruların evi dıştan dar olsa dahi içi geniştir.

Nerede o kimse ki, halka açılan kapıyı kapadı, Hakk’ın kapısına durdu ve bütün dertlerini Yaratan’ına ısmarladı.

Sebepleri kes, putları temizle, sonra neler göreceksin, bekle. O’-nunkapısına dur; sabrı, sıkıntılar üzerine yastık kıl. O’nun kaza ve kaderi keser, fakat sen üzülme. Bunlar olunca hikmetli şeyler görür sün. Tekvin sıfatı, hâli ne yapıyor, görürsün. Rahmet eli seni nasıl büyütüyor, anlarsın. Sevgi hâli seni nasıl yükseltiyor, bakarsın.

Dönüp dolaşılacak, sonunda gelinecek tek nokta: Sükût. Bu sü kûn, maddi ihtiyacın hitamında başlamalı, zaruret hâsıl olmadan konuşmamalı. Lüzumsuz laf etmemeli. Kulun lüzum dışı laf etme mesi Hakk’ın seveceği hâldir. Kul bu hâli benimsedikten sonra Hak Teâlâ, ona halk sütünü emzirmez, sebepleri siler, onu yakınlığa götürür.

Hakk’ın lütuf kucağından ilettiği ulvi koku sana kâfi. Üzüntü anlarında oradan gelen güzellik sana yeter. O’nun rahmeti seni içine alır. Senin için elbette dar anlarında imdada koşan daha hayırlıdır, başkası daha hayırlı olabilir mi? O’na dua et, darda kalınca O’na yalvar, sana yetişir. O, duada ısrar etmeyi sever,Zât’ınaher an yalvarıl masını arzular.

Kapıların yüzüne kapanmasına darılma. Hak Teâlâ, sana yakın lık kapısını açmak için bunu yapar. O’nun kapısında devamlı kalman için maddi yönleri örter. Sevenler, O’nun kapısını daima açık olarak bulurlar. Yabancılar, oradan içeri giremez. Bir ana evladı için hazırla dığı şefkat kucağını başkasına açar mı? Bu da ona benzer. Hak Teâlâ, sevdikleri için hazırladığını başkalarına vermez. Yavrusuna tut kun ana, komşulara tembih eder. Yavrusunu içeri almamalarını ister. Çünkü kendine dönmesini arzular. O yavru, bu hâlde evden kaçsa cümle kapıları kapalı bulur. Ağlar, sızlar, yine anasına dönmek zo runda kalır.

Hak Teâlâ, bazen kulunu dara atar. Bundan maksadı, kulun kal bi, yaratılmışlara bağlanmasın veZât’ınadönsün.

İçi doğru olan fakir kişiye gerekir ki, nefsine hadden fazla yu muşak davranmasın. Nefsi için bir şeyler bulması icap ediyorsa, ye teri kadarını bulup almalı.

Sana bir sıkıntılı hâl geldiği zaman nimet bil ve Yaratan’a ibadet et. Aksi hâlde Hak seni onların içine iyice sokar; bir daha da kur tulman kabil olmaz. Hakk’ın yakınlık duygusu o dar hâllerin içinde gizlidir.
Maddi eşyaya fazla düşkün olma. Onlara gönül kaptırırsan işle rin karışır. Her hâlde Hak yakınlığını ara. Şunu bil ki, O’na yakınlık derecen güç hallerdeki sabrınla ölçülür.

Allah’tan korkmayanın aklı yoktur. Tuzsuz ülkede yaşamak kabil olmaz. Çobansız sürü yutulur. Din korkudan ibarettir. Korkan, he men sahibinin yoluna çıkar. Hiçbir yerde durmaz, yoluna devam eder. Allah yolcularının son durağı Hak yakınlığıdır. Burada anlatı lan yolculuk, bir köy ve kasabaya taşınma gibi değil, kalp yolculuğu dur. Sırların yolculuğudur. Asıl yolculuk O’nun yolculuğudur.

Kalp ve sır Hak yolculuğuna çıkıp o yüce kapıya varırsa, içeri girme iznini sır ister, izin verilir. Sonra o âlemde, aldığı ülfet netice si kalbi de içeri aldırır.

İnsan her hâlini, Peygamber’e (s.a.v) benzetebilmeye çalışmalı. O’nun kalbinde yıldızlar ay, ay da güneş olmuştu. İçindeki nurlar, dışa vurmuş, gizli hâlleri açık olmuştu. Her yan ve yön ona göre tekti.

İnsan, benliğine dikkat etmelidir, o daima birmedve cezir ha lindedir. İyilik hâlleri çoğalırsa mana âlemi açılır, aksi olunca ka panır.

Büyük insanlar, başlarını yakasına eğip sır yuvasına dalınca, bütün varlığı seyre dalar. Deniz dibindeki mevcudu görür ve elini uzatır. Yanındakilere işaretle der ki: “Sen şunu al.” Sonra öbürüne döner: “Şu da senindir, al.” der.

Onlar, sultanlardır. Semanın ve zeminin sultanı onlardır. Hakk’ın kuvvet ve kudret eli önünde dururlar. O’na vekil ve halife olmuşlar dır.

Ben de şahın kapısındayım. O büyükleri gözetirim. Uykuda ve ayıklık hâlimde size de bakarım. Bu şehirde zahmet çeker, sıkılırım. Onların güç işleri altında sabra çalışırım. Karanlığı ışıkla açmaya bakarım. O ışıkla gamı, kederi gidermeye gayret ederim. Bir sürü fi kir zahmeti ve susuzluktan ötürü peyda olan yorgunluğa rağmen, yılmadan olanlara tahammül ederim. Ara sıra kaçıp kurtulmayı arzu larım, fakat attığım her adım geri çevrilir.

İbrahimEdhem’in, çok ağlamaktan gözleri yorgun düşüp ka panmıştı. Hak Teâlâ ona ilham yollu şu duayı okumasını emretti: “Allah’ım, kazana rıza yolunu göster. Belana karşı sabrımı art tır. Nimetlerine şükrü kalbime alıştır. Nimetlerindahasını, afiyetin tümünü isterim. Sevgi işinde bana sebat ver.”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz hani o zaman kalbinde bir ses işitmişti. Ehline haber verdi veHiradağına doğru koştu. O dağ, Sina da ğından bir parça idi.

Orada vahiy nesiminin kokusunu almaya başladı. Orada bir ma ğara vardı; içinde birâbiddururdu. İsmineEbûKebşederlerdi.

Peygamber’imiz orada ibadete devam ederken, rüya gibi bir şey gördü. Sanki ortalığa sabah aydınlığı yayılıyormuş gibiydi. Ve şu nida geliyordu: “YâMuhammed,yâMuhammed.”

Bu sese dayanamadı; kaçtıkaçtı. Evine geldi. Orada olanlara: “Beni örtünüz, her yanımı sıkıca kapayınız. Ben ‘YâMuham med’ diye, hatiften -gizliden- bir ses duydum.”

Allah dilediğini yapmaya güçlüdür. O örtünmenin ve bürünme-rıinne faydası olabilir ki?

* * *

Bu kalp var ya, bir avlu içindeki tohuma benzer. O bir evdir. Oranın dört duvarı bulunur. O duvarlar yıkılmaz. Kışın yağmuru, yazın güneşi oraya girer. Orada bitkiler biter, ama kimse onu göremez. Orada dallar yeşerse, ağaçlar meyve verse ve gelişip olgunlaşsa da kimse farkına varamaz.

Oradan bir şey almaya bakınız, ama yol yok ki oranın güzelli ğini toplamaya bakınız. Oraya yabancı için yol bulunmaz. Allah di lerse, öyle kalpleri açığa çıkarır ve herkes oraya yol bulur.

Velayet hâli gizlidir. O öyle bir hâldir ki, padişahın otağı sayılır. Padişah, sergisini yayar ve yatar. O hâlin gitmesi için padişahın ora dan eşyasını toplayıp bineğine binerek gitmesi icap eder. Allah’a yal varırken,Zât’ındanbaşkasını isteme. Yemek, içmek, giymek gibi ge çici şeyleri O’ndan boşuna talep etme; O’nunZât’ınıister. O zati var lık senin olunca, senin olmayan ne kalır ki?

İbadetini maddi eşyanın talebi için yapma. Hakk’ı bulunca rah meti neylersin ki?

Allah’ım, biziZât’ınlakıl, başkalarına muhtaç etme.Zât’ındanbaşkası ile uğraştırma. Nedir bu hâl?

Bunu söylerken sert ve haşindi, sonra yüzünü eli ile kapadı, sıç rayıp kalktı. Sonra oturdu, tekrar kalktı ve devam etti:

En kısa zamanda, durumunuzu öğreneceksiniz. Bazı büyük zatlar vardır ki, onlar Hak’tan bir şey talep etmezler. Hakk’a karşı uygunsuz iş etmesinler diye, O’na karşı bir talepte bulunmazlar. O’na karşı yaptıkları bir yersiz taleple, bağlılığa zarar geleceğini bilirler.

Onlar aşk ve şevk insanıdır. Onların aşkı, adımlarına kuvvet ve rir. O kuvvet sayesinde Hakk’ın yoluna devam ederler.
Dünyalığa karşı gani gönüllü olursan, ihtiyaç sahiplerine yaptığın ihsanın arkasında gözün kalmaz. Velayet yolu da buradan geçer. Velayet sahiplerinin zatlarına has işleri vardır. Bazı hâller vardır ki, onlara akıl ermez.

Varlığı Hakk’a verip bedel (abdal) makamına varmak için Allah’ ın kullarına yardımcı olmak ve onların yükünü hafif eylemek gerek. Bedel vasfını haiz kullar böyle yapar. Hak da onların güç işlerini alır, hafifletir. Çünkü bedeller için Hakk’a karşı perde yoktur. Onlar dai ma Hakk’ın huzurunda bulunurlar. Zahirde bakan bir büyük zatın kullara yardım edip yorulduğunu görür, ama aslında ona Hak yar dımcı olur. Ona yorgunluk yoktur.

Size gereken, anlatılan hâlleri tasdik etmek ve doğruluğuna inanmaktır. Sonra Hakk’a karşı töhmet sahibi olmamaya dikkattir.

* * *

Hak Teâlâ, gece ibadeti için şöyle buyurur:“Nefsin gece ibadetine kalkması ve ondaKur’ânokuması, daha sağlamdır.” (el-Müzzemmil, 73/6)

Bu gece ibadeti, uykudan sonra başlar. O zaman, halk uyumuş olur. Herkes ve her şey derin bir uykuya dalmıştır. İrade dahi uyku dadır. O zaman kalp yalnız kalır. Onun taamı ve şarabı Hak’la münacat olur. Hele o anda rükû,sücudve kıyamdan alman tat hiçbir şe ye benzemez. Her şey tabii âlemin karanlığına dalmışken Hakk’ın huzuruna çıkmak ne hoş olur.

Görmez misin ki, bir zat Hak’tan alıkoymasın diye dünyayı bı rakır.Zât-ı İlâhî’den alıkoymasın diyeâhiretide bir yana atar. O di ler ki,âhiretyolunda bulunmaya. Çünküâhiretoldukça tatlıdır; gü zelliği açıktır ve bir rahmettir. Ola ki sır ve kalp onunla yetine, esasZât’avarmaktan geri kala.

OZât’ıniç âlemi bir başkadır. Dışına çıkan her şey kalbindekidir. O’nun dünya sevgisi sizinkine uymaz. O dünyayı Hakk’a ibadet için sever. Bunun için de dünyada kalmak diler. Çünkü ibadet edecektir. Aynı zamanda Hak ile nice işleri vardır. İşte, o işleri için dünyada kalmak diler.

Senin bu hâlin nedir? Hakk’a karşı bir vahşet duygusu taşımak tasın, yakışır mı? Bu böyle ama halka karşı ne zaman vahşet duygu sunu kalbinde bulacak, onlardan manen ayrı duracaksın? Ve bütün ülfetin Hak’la olacak? Söyle ne zaman?

Bunlar ne zaman olacak? Kapıkapıdolaşacaksın; O’ndan baş kası kalmayacak. Bütün ülkeleri dolaşacaksın; ondan gayrini göre meyeceksin, kalbin için ne bir kapı kalacak, ne yükselecek bir sema. Böylece kıyamet kopacak ve Hakk’ın huzurunda duracaksın. Bunlar ne zaman olacak?

Kalp orada iyiliğini ve kötülüğünü okuyacak, defterinde neler var, görecek. Cehenneme atılma tehlikesi belirecek; o zaman kalbin ümitle korku arasında sızlamaya başlayacak. Fakat Hakk’ın inayeti yetişecek, rahmeti velütfuile onu kurtaracak. Hakk’ın rahmet suyu ile cehennem sönme durumuna gelecek ve o imanlı kalbin sahibine seslenecek: “Geçyâmü’min, yoksa ateşim sönecek.”

Hakk’ın yardımı ile o, üç bin yıllık yolu bir anda geçer ve kurtu lur.

Bu yolculuktan sonra şahın kapısına varır, aklını, iradesini ve Mevlâ’sına karşı olan sevgi duygusunu harekete geçirir ve der ki: “Mahbubumu almadan buradan içeri girmem.”

Sonra ona: “Hadi, seni taşıyacak gemi cennetin kapısında bekliyor; durma gir içeri” denir.

O yine istemez ve der ki: “Annem, babam önce girmeli ve hani komşular, hani hâlime şahit olanlar?”

Bu direniş, iman sahibininkatettiğikalbi yolculuğun sonucu dur. Bu bir riyazet hâli idi. Bu riyazet hâli bitince, tekrar dünyaya döner, kısmetlerin alınması için bu dönüş zaruridir. Ta ki, ilâhî bil gide değişiklik olmaya. Onun gereği silinmeye ve mahva varmaya.

* * *

Rabb’in, yaratma işinden fariğ oldu. O fasıl kapandı. Herkesin rızkı, kısmeti O’na göre malûmdur. Nasibini tam almadan buradan ayrılamaz.

Allah’ınZât’ındankendinizi koruyunuz. Bütün arzularınızı O’nun kapısında toplayınız. Yaratan’ı terk edip yaratılmışlara boyun eğme yiniz.

Sebepler, Hakk’ınZât’ınakarşı birer perdedir. Şahın kapısından yüz çevirirsen, sana orası kapanır; sonra hangi kapının açılacağını düşün.

Sır âlemini geliştirirsen nice setleri aşar. Onların aşılması için kendine izafe, ettiğin hiçbir kuvvet yetmez.

İman sahibi, Yaratan’ını talep ederek tabii arzularından geçer. Bu yola devam ederken bir afet belirince günahlarına döner, hatalarını araştırır. Malına, nefsine gelen afetin, din haddini aştığı için olduğu nu anlar. İman sahibi, başındaki afetin gitmesi için yalnız dua edip Hak’tan yardım talebinde bulunmaz; ayrıca günahlarını da hatır lar. Nefsine döner, yaptığı yanlış hareketler için onu sığaya çeker. Bunda muvaffak olunca benliğine döner, teslim olur. İşlerini Hakk’ınZât’ınaısmarlar. Bunları kalben yapar ve huzurunu bulur. Artık onun bu güzel hâlinden sonra önüne açık kapı çıkar, oradan içeri dalar ve aradığını bulur. Allah’a karşıittikâsahibi olana manevi yollar açılır.

Hak Teâlâ tarafından kula salınan bela, tecrübe için olur. Onun gelmesiyle kulun hangi renge girdiğine bakar.

“Biz, onları, iyilik ve kötülüklerle deneriz.” (el-A’râf, 7/168)âyetikerimesi bu manayı taşır.

Âdemoğlunun kalbi, hayır ve şer, izzet ve zillet, zenginlik ve fa kirlik hâlleri ile istikametini bulur. Bu hâller durmadan değişir. Bu değişiklik arasında kul, bütün nimetin Allah tarafından olduğunu an lar ve şükür yolunu tutar. Burada şükrün gerçek manası, tam manasıylataattir. Dilin ve diğer duyguların ilâhî kudret önünde sesini kesmesi ve aksülâmel göstermeden bütün hâllere sabırla karşı koy masıdır. İman sahibi, bunu benimsedikten sonra yaptığı yanlış işleri ve cürümleri itiraf etmesi icap eder. Öyle olmalı ki, bir adımında hata olsa derhal anlamalı ve ikinci adımı iyilik olmalı. Bunlar olun ca ona şu müjde verilir: “İşte şahın kapısı, gir.”

İman sahibinin bir adımı şükür, diğeri sabır olursa muvaffaki yet onu takip eder. Ve şahın kapısını hemen görür. Hemen o anda, bu gözün görmediği, kulağın işitmediği, beşer kalbinin hatırlayama dığı şeyleri sezer. Artık bundan sonra iyilik ve kötülük nöbetleri kal kar, ilâhî âlemde karşılıklı konuşma, anlaşma, oturma hâli başlar.

Ey Iraklı, bunlara aklın eriyor mu? Ve ey çizilen daire içinde dönen, bunlara aklın eriyor mu?

Ey ahmak, kalkman ve oturman ihlâs dışı… Halk için namaz kılar ve yine onlar için oruç tutarsın. Gözlerin halkın yemek tabağında ve onların evinde…

Ey insan zümresinden ayrılan ve ey doğruların ve erenlerin sa fından çıkan, bilmez misin ki, ben sizin büyüğünüzüm. Sizi ayara vurur,neye yaradığınızı ve ne olduğunuzu açığa çıkarırım. Çalış, gay retini arttır; bu hâlini benden uzak et. Kılıcını benden uzağa at.

Ey cahilcik, hele sen hiçbir hâl üzere değilsin. Hâline acırım, ko puk iplerini bağlarım. Sana daima nasihat ederim. Çünkü ben, zın dık, riyakâr ve birdeccâlolarak ölmenden korkarım. Bu işin sonucu olarak da nifak ehlini bekleyen kabir azabı ile karşılaşmandan kor karım. Bunlardan emin olmak için bulunduğun kötü hâlleri kısma ya ve yok etmeye bak; o hâllerden soyun, takva libasına bürün. Ya kında öleceğini bil, dolayısıyla takva hâline geç. Bu sözlerimi senin için derim. Aramızda bir düşmanlık yoktur. Bu sebeple sözlerim başka bir maksada dayanmaz. Ölünce dediklerimi hatırlarsın.

Sâlihinsanın görünüşü, hâlini anlatır. Hakk’a tam arif olanın dili tutulur, ama Hak konuşturur, Hak’la zengin olurum, sıkıntılı hâlimi O’na arz ederim.

Küçüktüm, bulunduğum yerde bana sesler gelirdi. “Ey mübarek!” diye bir ses duyar ve kaçardım. Ben yine gizlice ona benzer sesler duyarım ve bana “Seni hayır içinde görüyorum!” deniyor. Fakat hiçbirine önem vermem.

Kurtuluş yolunu arıyorsan bana uy. Sohbetime devam et. Ben den kaçan birini görürsen, hemen damganı bas. O münafıktır.

İman sahibinin hem kalp gözü, hem de baş gözü bulunur. Baş gözünü yumduğu zaman kalbi açılır; kalp gözünü kapadığı zaman da baş gözü açılır. Her iki gözü ile Hakk’ın tasarrufunu, hikmetli işlerini ve tecellilerini görür.

İman sahibi tam olursa Musa Peygamber’e gelen hitap ona da gelir. Hak ona:“Sana peygamberlik vermem ve kelâmımı nasip etmemle seni insanlardan üstün tuttum; onların üzerine seni seçtim.” (el-A’râf, 7/144)buyurmuştu. Sonra şu hikâyeyi anlatmıştı: Sen bir gün, koyun gütmekteydin. Onlardan biri kaçtı. Sen ardından koştun. Sen de yoruldun, o da. Tuttun, bağrına bastın. Ve “Ey mübarek, neden kendini, ayrıca beni de yordun?” demiştin. İşte perdelenmiş olmanın çeşitli sebepleri ve ilâçları var. Onun baş lıca tedavisi, sebepleri araştırmak, yapılan hatadantevbeetmek ve Hakk’a karşı irfan sahibi olmaktır.

Her bakımdan yol almış, masum ve mahfuz zatlar için, tekvinin lafı olmaz. Tekvin sıfatı yolda yürümekte olanlara kendini gösterir. Ülkeleri ve bölgeleri aşmadıktan sonra sana söz hakkı tanınmaz. Karayı, denizi geçmeyince sana söz söyletilemez. Halkın ve nefsin toprağını eş. İlim ve hikmet deryasını aş, daha sonra sahile geç ve konuş.

Allah yolcuları için ne gece, ne de gündüz vardır. Onlara göre hepsi de birdir. Yemekleri hasta gibi yerler. Uyumaları bir nevi baygınlığa benzer. Konuşmaları bir zaruret icabı olur. Hakk’a arif olanın dili tutulur, ama o arzu ettiği takdirde, aletsiz, edevatsız konuşturur. Di lediğinin kapalı ağzını açar ve arzu ettiği gibi konuşturur. Tertibin, hastalığın ve mühletin orada lafı olmaz. Hakk’ın konuşturduğu zat için dilin bulunması şart değil. Hakk’a karşı her şey aynıdır. O’na karşı parmakla dilin ne farkı olabilir ki?

Öyle kullar vardır ki, onlar için ne perdelerin lafı olur, ne de herhangi bir bağın. Kapı, kapıcı nedir ki? Onlar için izin ne ola ki? Sonra tayinin, azlin, şeytanın veya sultanın lafı mı olur? Ha cennet binaları, ha diğerleri… Hepsi onlara karşı bir, eşit…

Bugünü yitiren, ebedi ziyan içinde sayılır.

İlk adımı atmadan, ikicisini neyinle özlersin? Birinci adım atıl madan, ikinciye sıra gelmez. İlk adım, kendi vücut evinden ayrılman la başlar. İkinci, Hakk’ın nimeti olarak alacağını alırsın. Ve şöyle der sin:“ÂlemlerinRabb’iAllah’ahamdolsun.” (el-Fâtiha, 1/2)Sonra O’nun kapısında durur, şu münacatı yaparsın:“Sana kulluk eder ve Senden yardım talep ederiz.” (el-Fâtiha, 1/5)

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -3

İman sahibi, kardeşine öğüt verir de kabul etmezse, şöyle der: “Yakında dediğimi hatırlayacaksın; yaptığım işi Allah için ya parım.”

İrfan sahibi, halkın nefislerine karşı tevhid ve iman kılıcı ile cihad açar; ilâhî esrara ait bir şeyi onlarda sezerse alır, şahın kapısına iletir. O, kullarını bizzat görür.

İman sahibinin sevdiği işler içinde en iyisi ibadettir. Ve ibadet ler içinde en çok namazı sever. O evinde oturur, ama kalbi müezzini gözetir. Çünkü müezzin Hakk’ın davetçisidir. Ezanı işitince kalbini sürür kaplar. Camiye veya mescide uçar gibi gider. Cami civarında bir dilenci ile karşılaşırsa yüzünü ekşitmez. Yanında bir şeyi varsa verir, yoksa hoşça savar. Çünkü Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in: “Dilenci, Allah’ın kullarına hediyesidir.” hadis-i şerifini bilir. Ona bir şey verirken sevinir. Çünkü öbür âlemde verdiğini, Hak ona bolca öder. Bu, iman sahibi bir âbidin yapması gereken iştir. İr fan sahibi daha başkadır.

O, şer’î hadleri yerine getirmeye gayret eder. Bilhassa kalbine Rabb’inden gayri şeyin girmemesi için elinden gelen gayreti sarf eder. Kalbine nazar ettiği zaman, Hak’tan başkasının korkusunu ve ümidini bulmaktan çok korkar. Kalbini halkın ve sebeplerin kirine belemekten çekinir. Halkla karşılaşmayı pek sevmez. Ancak, onları birer hasta kabul ettiği için, doktor olarak kabul eder. Ne dünya ha yatını sever, ne âhiret hayatını. Çünkü o, Hak yakınlığı izzetini bulmuştur. Sevdiği, hoşluk bulduğu tek şey odur.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, bir kudsî hadisi şöyle anlatır: “Kıyamet günü Hak Teâlâ mü’min kullarına, şu hitabı yapar: Âhireti dünyanıza tercih ettiniz; bana ibadeti ise, şehvet duygularınıza tercih ettiniz, izzetime, celâlime yemin ederim ki, cenneti an cak sizin için yarattım.”

Bu kelâm mü’minler içindir. Bir de sevenlere hitap var, o da şu: “Dünya ve âhiret dâhil, bütün yarattıklarıma karşı büyük Zâ t’ımı üstün tuttunuz. Halkı kalbinizden attınız. Sırlarınızı onlardan bo şalttınız. Bu sebeple işte size veçhim, işte size yakınlığım, siz benim gerçek kullarımsınız.”

Veli kulların bir kısmı, günlük ihtiyacını cennetten alıp yer, ora da neler var görür. Oranın şarabını kana kana içer. Onlardan bir kısmı da, yemeyi, içmeyi bırakır. Halkı azleder. Onlara karşı varlı ğına perde çeker. Bunlar, İlyas ve Hızır Nebi’ye benzer. Bu zatların çoğu yeryüzünde saklıdır. Halkı görürler, ama halk onları göremez. Çoğu veliler gizliliği tercih eder. Açık gezen pek azdır.

Bu makama varan sayılı miktardadır. Halkın çoğu onlara irşad olmak için koşar. Hak yakınlığını bulmak kastı ile koşmayı arzular lar. Onlar yüce varlıklardır. Yeryüzü onlar için bitki bitirir. Rahmet onlar için yağar. Halkın üstündeki bela onların himmeti ile açılır.

Meleklerin yemesi, içmesi, Hakk’ı tespih ve tehlildir. Onlar bun dan gıda alırlar. Tespih ve tehlilden gıda alan veli kullar, sayılacak kadar az olan bazı fertlerdir.

Size, bu sözleri duymaktan hiçbir fayda gelmez. Sizin çoğunuz, iblisin gözdesi ve kölesidir. Ne sizde bir iyilik var, ne de taptığınız ibliste. Ey şeytana ibadete çekilenler, iblisin kulluğunu bırakınız, ondan ayrılınız. Kalp adımlarınızla Hakk’a varınız. Bulmak istediği niz rıza yolunu göstermesini O’ndan talep ediniz. İsteyiniz ki, Zât’ına sizi hadim kıla. İsteyiniz ki, sizi sonsuz hazineye erdire. Yorulma yan, yılmayan yardımcı vere. İsteyiniz ki, dünyayı size darılta,âhireti sevdire. Bunu bulduktan sonra âhiretin de darılmasının temini ni isteyiniz. İsteyiniz ki yalnız Zât’ı için ameli nasip ede ve Zât’ını sev dire. Zât’ındanbaşka cümle eşyadan halâs vere. Sen halka ve sebeplere kölesin. Eğer Hakk’a kul olsaydın, işlerini O’na bırakırdın. Cümle ihtiyaçların O’nunla görülürdü.

Hâliniz nedir? İşinizin yalanladığı sözü neden söylersiniz, Rabb’inizin şu kelâmını duymadınız mı? “Ey iman sahipleri, neden yapamayacağınız şeyi söylediniz. Yapamayacağınız işin sözünü ettiğiniz için Hak katında cezanız arttı.” (es-Sâf, 61/2-3)

Yaptığınız hatalara, işinize bağlı melekler de şaşmakta. Hâlleri nizde gözüken yalan, onları şaşırttı. Hele tevhid üzerinde oynadığınız yalancı oyun, onları büsbütün hayrete düşürmekte. Bütün sözleri niz aldatmaca ve ruhsatlı işlerle dolu. Zenginlerin ve sultanların sö zünü etmektesiniz. Falan giydi, öbürü şöyle yedi. Falan kimse evlen di. Şu zengin oldu, öbürü de fakir gibi birtakım sözler. Bunlar sizi nereye götürecek? Bu sözlerin cümlesi felâket, afet, azap getirir.

Tevbe ediniz. Yaptığınız hataları bırakınız. Rabb’inize yöneliniz ve O’nun Zât’ından gayri eşyayı bırakınız. O’nu anınız ve başkasını unutunuz.

Sözlerimi tutup gereğini yapmak, iman alâmetidir. Sözümü bir yere alıp kaçmak ise, nifak alâmetidir.

Ey hakkımda atıp tutan, buraya gel; hâlimi ve hâlini anlatayım. Şeriat ahkâmına göre hepsini beyan edeyim. Bir kimse şüpheli işlere dalar, sarp yola saparsa, onu atmak haktır. Allah’ın adı ile onu yok etmek ve kovmak caiz olur.

Benden saklı durma. Kadınlaşan er gibi kaçıp gizlenme. Sen hiç bir şey olamazsın. Bir hevesten ibaretsin. Yazık sana, yakında ferma nın gelir, hâlini görürsün.

Allah’ım, tevbemizi kabul buyur. Bizi dünya ve âhirette rüsva etme. Âmin!

* * *

Ey evlat! İşlerin bir temel üzerine oturtulmuş değil; dolayısıyla yakında duvarın yıkılacak. Temeli birtakım icat ve şaşkınlıkla attın. Binayı da riya ve nifak üzere yükselttin. Bu hâlde evini, nasıl sağlam gösterebilirsin? Bu yaptıkların tabiat ve boş arzuların eseridir. Ye men, içmen, nikâh etmen ve mal toplaman, kötü tabiat ve yersiz arzu ile olmakta. Sâlih niyetin yok. Yapılan işlerin hiçbirinde iyi niyet bu lunmuyor. İman sahibinin bütün hâllerinde ve işlerinde iyi niyet olur. Yemesi, içmesi, giymesi ve evlenmesi ilâhî emirledir. Onun dünyası da, âhireti de o emre göre olur. Hak, kuluna dünyada şeriatı ile emir verir. Öbür âlemde ise, bütün vasıtaları kaldırır. İman sahibi, dünya nın çabuk fena bulmakta olduğunu görür, perhiz eder. Nasıl olsa kıs metinin geleceğini düşünür, bekler. Gelince dinin şahadeti ile alır ve kalbine tasdik ettirerek yer. Gelen herhangi bir dünyalık için: “Benim buna ihtiyacım yok!” der ve kaçmaya başlar.

Ama kısmetinde olduğu için onu alıp yemesi icbar edilir. Onun dünyadaki hâli böyledir.

Dünyadaki hâli böyle… Âhirete gelince, oradaki cennetin yüzüne göz atmaz; ta, Yaratan’a varıncaya kadar. Oradan bir şey alıp yiye cek olsa, katî emirle alır. İşaret verilir ve o yöne itilir, ondan sonra alıp yer. Cennetin hakkını ödemek için emri kabul eder. Yine o emir icabı huri-vildânın hakkını öder. Oradaki bütün tatların hakkını da aynı emirle yerine getirir. Bu hususta, peygamberlere, şehidlere, sâlihlere uyar. Zaman zaman onlarla olduğu olur. Ancak zamanının çoğu, Hak katında geçer.

Hak’tan çekinir, emirlerini yapar ve ittikâ sahibi olursan O’ndan yardım gelir. Cümle işlerinde onun açık yardımını görmeye başlar sın. Hak Teâlâ’nın şu kavlini işitmedin mi: “Bir kimse Hakk’a karşı ittikâ üzere olursa, Hak ona kapalı yolları açar. Ummadığı yönden rızkını alır.” (et-Talâk, 65/2-3)

İşte bu âyet-i kerime, sebeplere bağlanıp kalma kapısını kapadı. Zengin kişilerin, şahların kapısını yüzüne örttü ve tevekkül kapısını ardına kadar açtı. Ki, bir kimse, Hakk’ın kuvvetini ve kudretini düşü nerek kötü işleri terk ederse yolu açılır, kurtuluş bulur. Bol mükâfat verilir. İnsanların tıkandığı yerde o tıkanmaz.

Sizin hâliniz nice olur? Daha ne söylememi ve ne yapmamı bek lersiniz. Sizin için neler söylemedim, neler yapmadım ki? Şu şiir, hâliniz için ne iyi:

“İşittirirdin, hepsini haylasaydın diriye.

Ama ölüdür, benzemez çağırdığın diriye.”

Kalbin, iman, İslâm ve ikandan yana yaya. Marifetin ve bilgin yok. Bir hevesten ibaretsin ve seninle konuşulan sözler boşa gider.

Ey münafıklar, tevekkül kelimesini dilden ettiniz, kalbiniz şirkle dolu. Halkı Hakk’a ortak eder oldunuz. Kalbim size karşı öfke ile do lu. Bu öfkemi Hak için yaparım. Susar ve beni sıkışık duruma atmaz sanız ne âlâ; aksi hâlde evinizi yakarım. Közleri başınıza düşürürüm. Ey acı ve tatlı suya hıyanet edenler, size neler etmem ki?

Allah’ım, Sana olan dargınlığımızı hallet. Kaderin için yaptığı mız nizayı bağışla. Sana karşı yapmakta olduğumuz isyanla aramızı aç, rahatlıkla bizi isyandan kurtar. Rahmetinle dileğimizi yerine ge tir. Âmin!

* * *

Ey evlat! Rabb’ine karşı ittikâ sahibi isen, O’nu zikreden ve O’na karşı tevhid sahibi isen, daima O’nu gözetiyorsan anlatılan işleri bela gelmeden yapmakta isen, bela anı senin için gül gülistan olur. Ateşe atılsan, “Ey nâr, nur ol, serin, selâm ol!” denir ve öyle olur.

Allah’ım, biz hak etmesek de bizi öyle olan kullardan eyle. Bize kereminle muamele et. Bizi cezalandırma. Bizi nimetinden saklı tut ma. Bizi şefkatsiz bekletme. Âmin!

Asi kimseye nasıl tevbe gerekse, irfan sahibine de edep öyle farzdır. Ona niçin edep gerekli olmasın ki, halkın Hâlık’a en yakın olanıdır. Bir kimse, şahın yanında edepsiz olursa, o hâli, ölümü çeker. Ve her kim ki, edepsizdir, o hem halkın, hem de Hakk’ın öfkesine uğ rar. Edepsizlikle geçen her an belalı andır. Her hâlde Hak’la iyi edepli olmak icap eder.

Âhirete dönünüz. Dünyaya kalben arka çeviriniz. Bütün varlı ğınızla dünyaya abanmayınız. Kâfirler gibi dört elle dünyalık top lamaya çıkmayınız. Onlar, dünyayı bilmedikleri için ona sarılıp ka lır, severler.

Kul daima, yaptığı hata için pişmanlık duyar; ona yaraşan da budur. Gündüzleri oruç tutar, geceleri de namaz kılar. Alın teri ile kazanmış olduğu helâl lokmayı yer. Hep işlerini dinin emri ile yapar. Sonra bu hâlinden de terakki edip kazancının azını yer. Verâ sahibi olur, şüpheli işleri bırakır. Harama dalmaktan korkar. Sonra yine terakki eder, zâhid olur; her şeye karşı, istiğna duymaya başlar. Sonra yine terakki eder, arif olur. Kalbini Hakk’a verir, ihtiyaçlarını O’ndan diler. Oturması, konuşması O’nunla olur. Kalbi, halktan ya na boş olur. Halktan gına gelir. Hâli böyle olunca Hak, onu, nebileri ve saf kullarının ervahı ile oturtur. Bundan sonra Hakk’a ünsiyet eder, O’na yakınlık duygusu bulur.

İşte iyi bir kulun hâli… Siz bundan ne kadar uzaksınız; hem de ne kadar?

Yazık sana, hâller ilmini bilmezsin; o hâlde neden iç âleme dair işlerden dem vurursun? Hakk’a karşı irfanın yok; nasıl halkı O’na da vet edersin? Senin bildiğin şeyler zenginlerin yanı, sultanların ka pısı. Peygamber’le ve onu gönderenle ne ilgin var? Şüpheli şeyleri yer verâ sahibi olmazsın. Ancak haram yemeyi bilirsin. Dinini sata rak yemek haramdır. Sen münafık, deccâlsın. Ben, münafıklara kar şı öfke duyan, onların başında öten ve akılları parçalayan kimseyim. Kazma ve küreklerim onların evini yıkar, imanlarını siler, götürür, iddia ettiği imana sahip çıkamaz. İçi bozuk zatın elinde silâhı yok tur. Cenge yeter metaı yoktur. İçine sığınacak kalesi, sığınacak yeri yoktur. Halkla Hâlık arasında döner. Zahirle bâtın içinde dolaşır. Sebeple onu Yaratan arasında kalır. Hükümle ilim arasında bocalar.

İman eseri, bela ve afet anında kendini gösterir. İkan işini o za man belli eder. Tevhid ve tevekkülün gücü o zaman belli olur. Allah’a dayanma o zaman kendini gösterir.

İman, bir davanın şahidi sayılır. İman sahibi, kalpten Allah’tan korkan ve bir arzusu olduğunda yalnız O’ndan talep edendir. İman sahipleri ihtiyaçlarını yalnız O’na açarlar, başkalarına bir şey demez ler. Onlar, yalnız Hakk’ın kapısına koşar, başkalarına gitmezler.

Siz, Rabb’inize karşı ne biçim irfan duygusu taşırsınız, hayret!

Bir kimse, dünyanın aslını anlarsa, bırakır. Âhiretin yapılmış, yaratılmış, sonradan var olmuş olduğunu anlarsa onu da bırakır, onu yapana kaçar, sığınır. Dünya ve âhiret önün kalp gözünde küçülür. Sır gözünde Hakk’ın büyüklüğü peyda olur. Bundan sonra O’nu ara maya başlar, başkasını iter. Halk, önünde zerre miktar kıymet taşı maz. Halka baktığı zaman onları çamurla oynayan sıbyana benze tir. Şahları, bir yana atılmış ve azlolunmuş görür. Zenginleri de al­danma içinde bulur. Geçici işlere dalanları da Hak’tan mahcup bulur.

Sizi Allah’ın Kitabı ve Peygamber’in sünneti ile oynar buluyorum. Sâlih kişilerin sözünü elinizde birer oyuncak olmuş görüyorum. Bu oyunu cehaletiniz yüzünden yapmaktasınız. Eğer emrine uyup dile diği gibi hareket etmiş olsaydınız, cümle arzunuz yerine gelirdi.

Sabırsız kimsenin başına gelen fakirlik ve bela hâli, bir felâket olur. Ama sabırlı insan için bela ve fakirlik nimet ve keramet sayılır.

İman sahibi, bela hâlini nimet sayar. O fakirlik hâlinde Yaratan’ına yakın olur, O’nunla konuşur, O’na yalvarır, o hâlden ayrıl mak istemez.

Kelâm pazarım işlemez oldu; ne tuhaf. Çünkü ortalık, kötü arzu ve havai işler peşinde koşan nefislerle doldu. Sözlerim onlara yaramı yor.

Bu zaman, âhir zamana benzedi. Nifak çarşısı kuruldu. Hâlbuki ben, Peygamber’in (s.a.v), Ashâb’ın ve onlara uyanların dinini yerine getirmeye çalışıyorum. Bu zaman, âhir zaman oldu. Çoğunuzun mabudu altın, gümüş oldu. Bu zamanların insanı, Musa Peygamber’in kavmine benzedi. Buzağı kulluğu kalplerine yer etti. Bu zamanın kalplerindeki buzağı, altın, gümüş oldu.

Yazık sana, şu mülkte niçin şöhret, mal talep eder ve ona güve nirsin? En önemli işlerini ona gördürmek dilersin. Yakında ya her şeyin elinden çıkacak, bir yana atılacaksın yahut ölüme mahkûm olup gideceksin.

Ona dayanan herkesin, malı yok olacak, mülkü eriyecek, şöhreti sönecek ve tek başına kabre konacak. Orası karanlık, vahşet ve deh şet yuvasıdır. Yalnızlık ve kederle, gamla doludur. Bir sürü böcekle doludur. Ona bağlı olan herkes, saltanattan ölüme gider. Ancak kur tulan odur ki, iyi işleri buluna ve hak için iyi niyet beslemiş ola. O zaman Allah, onu rahmeti ile kaplar ve hesabını hafif kılar.

Dünyada olduğun müddet, ölümü mukadder olana dayanma. Ye rinden atılması muhtemel olana güvenme. Sonra ümitlerin söner, dayanağın çöker.

İman sahibinin ümidi, himmeti yücedir. O, arzularını, yerden ve ehlinden, âhiret ve onun uşaklarından yüce tutar. O bilir ki, Allah himmeti âli kimseleri sever. Bu yüzden himmetini yüce tutar; ta, Hakk’a vasıl oluncaya kadar

Oraya varan, himmetini Hakk’ın varlığı önüne serer ve secdeye kapanır. Himmetin oradan ayrılmasına izin vermez. Sırrı ve kalbi ile duaya başlar. Bu dua sonunda Hak, onlara Zât’ından niyabet ihsan eder. Dünyada temekkün, halka baş olma hâlini bulur. Şu âlemde üstün yaşar, öbür âlemde yine öyle olur. Dünyanın şahı, âhiretin şahı olur.

Ey cemaat! Rabb’inize şükrediniz. O’nun verdiğini başkasına ait kılmayınız. O’nun şu kelâmı, elinde ne varsa O’na ait olduğunu açık lar: “Sizde olan nimetler Allah tarafından verildi.” (en-Nahl, 16/53)

Sana gelen bir dilenciye bir şey vermeden tetkik et. Sonra vere ceğini ver. Sana hilekâr bir nifak sahibi gelebilir. Zengin olduğu hâl de, kendini fakir gösterip bir şeyler çekmek ister. O içi bozuk, yalan cı ağlayış ve sızlayışı ile asıl fukara olanların işini sarpa uğratır.

O cins kimse, senden bir talepte bulunursa bir an dur, kalbine danış; belki hakikaten zengindir. Senin ona vereceğin onun hakkı değildir. Zihnini yokla ve özüne danış. Müftüler bir iş için fetva dahi verse, kalbine sor.

İman sahibi, halkı iyi bilir. Halkın onda işaretleri vardır. Kalbi çok duygulu olup bakışları Allah’ın nuru ile olur. O ilâhî nuru kal binin derinliğine yerleştirmiştir.

Yazık sana, tembelsin. Bu tembellikle eline bir şeyin geçeceği yok.

Komşuların, arkadaşların, akraban, hep yol alıp gittiler. Çeşitli araştırmalar yaptılar, kazılar yaptılar, kıymetli mallar gömdüler. On ların içinde iyi iş tutanlar, bire karşı yirmi kazandı. Onlar geldi, gani metlerle dönüp gittiler. Sen hiçbir kazanca sahip olmadan yerinde saymaktasın.

Yakında elinde az mevcudu olan da tükenir; sonra halktan mal talebine geçersin. Sana yazık olur sonra. Allah yolunda çalışmaya başla. Onun kaderine güvenip kalma.

“O kimseler ki, uğrumuzda cihad ederler, onlara hidâyet yollarımızı açarız.” (el-Ankebût, 29/69) âyetini duymadın mı?

Gidilen yola koyul; elbet sana katılan olacak ve çalışman müspet bitecek. Her şey Allah’ın kudreti ve kuvveti dâhilindedir. O’ndan gayri kimseden bir şey talep etme. Şu yüce âyet-i kerimeyi işitmedin mi: “Hiçbir şey yoktur ki, onun hazinesi bizde olmasın. Ama, ancak malûm miktar indiririz.” (el-Hicr, 15/21)

Bu âyeti beyandan sonra söylenecek söz kalmıyor. Ne söylenebi lir ki?

Ey altın, gümüş arayan, vakıa onlar bir şeydir, ama onlar Hakk’ın kuvvet, kudret elindedir. Hâl böyle olduğuna göre, onları halktan isteme. Sebeplere itimat ederek şirk dilinle halka koşup al tın, gümüş isteme.

Allah’ım, ey halkı yaratan ve ey sebepleri sebep eden! Halkı Sana ortak ederek yaptığımız şirk bağından bizleri kurtar. Sebepleri Sana ortak kılıyorsak, ondan da kurtar.

* * *

Ey Allah’ın kulları, siz hikmet evindesiniz. Elbette vasıtalara talip olmanız gerekir. O hâlde durmayıp Mabud’unuza yalvarın, kalbi nizi şifaya erdirecek doktoru, tedavi edecek kimseleri isteyin. Eli mizden tutup O’na götürecek delili talep edin.

Hakk’ın terbiyeye muktedir kıldığı kimselere yakın olunuz. Hal ka edep, erkân öğretmesi için Hak Teâlâ’nın vazife verdiği kimseleri arayınız. O’nun yakınlık perdedarını bulunuz. O’nun kapılarını araş tırınız.

Nefsinize hizmet etmekle yetindiniz. Boş arzularınıza uyup kaldınız. Tabii isteklerinizin tatminine razı oldunuz.

Ben huyunuzu güzel etmeye gayret ederim. Hakk’a layık olmanız için kirinizi çıkarmak isterim.

Nefsini sevince boğan, dünya sultanları önünde zerreler gibi kü çülen; onların önünde zelil ve hakir düşen pespayelere uymayınız. Onlar Hakk’ın emrettiğini demez, onun yasak kıldığını bildirmez. Şa yet böyle bir şeyi yapacak olsa dahi nefsi, şeytanı için, nifakı için yapar. Allah o gibileri yeryüzünden alsın. Yeri onların kirinden te miz etsin.

Rabb’imiz, cümle münafığı yeryüzünden ya temizlesin, ya da on ları ıslah etsin, tevbe nasip etsin ve hidayet versin. Şu kimseye kızarım ki, dille “Allah, Allah” der, fakat başkasında kuvvet görür. Ey Allah’ı anan, kendini O’nun yanında bilerek an. Dilden O’nu anıp, kalbin başkasında olmasın.

Bana dost ve düşman aynı görünür. Yeryüzünde seçmiş olduğum ne bir dostum, ne de düşmanım var. Ama bu hudut, tevhidin sıhhat hâlini bulmasına kadar uzar ve orada kalır. Kim ki, tevhid işinde sağlık bulur, halkı aciz görür ve o benim dostum olur. Ama benim asıl dostum Allah’a karşı ittikâ üzere olandır. Düşmanım ise, Hakk’a karşı isyan bayrağı açandır. İşte imanımın dostu ve onun düşmanı.

Allah’ım, bu hâlimi gerçeğe ilet. Yolumu açık tut. Doğru yolda bana sebat ver. Verdiğin iyi hâli, bir daha almamak üzere hibe et; emanet olarak verme.

Anlatmak istediğim mevzu mühimdir. Yalnız kuru dava, boş söz, temenni ile elde edilmez. İsimler almak, lakaplar kullanmak, dil gürültüsünü öğrenmiş olmak bir fayda sağlamaz. Ancak ihlâsa sahip olmak, riyayı terk etmek ve nefse, şeytana, boş arzulara karşı savaş açmakla olur.

Akıllı olunuz. Sizde hakiki kalbi bulamıyorum. Kalbi erin sahibi ne karşı irfanı sizde göremiyorum.

Nefisleriniz güzelleşmiyor, hayrını ve şerrini öğrenmiyor. O, ki birle dolu, azametle kaplı. Hak yol, onun tuttuğu yol değil. Hak yolu arayan: “Ben, benim için, benimle” demez.

Bu yol, önden sona mahviyet ve yoklukla doludur. İmanın zayıflık devresinde: “Allah’tan başka ilâh yoktur” denir, iman tam kuvvetini bulunca, “Senden gayrı ilâh yoktur” sözü ile hitap edilir; çünkü iman müşahede hâlini bulmuştur.

Her kim ki, kullara bakar, aradığını onlardan bekler, o Hakk’a karşı kör olur. Halka bakan, Hakk’a dair olan bir şeyi göremez, O’nun kapısına varamaz. Çünkü Hakk’a hizmet etmiyor, O’nun emrini tut muyor. O’nunla sohbet etmek istemiyor. Eğer ki, gençlik çağında Hakk’a hadim olsa, yaşlı devrinde elbet Hak onu kimseye muhtaç kılmaz. Kul niçin hizmetinin karşılığını almasın ki, Allah kendini bilip hizmet etmeyenlerin bile ecrini ihsan eder; bilerek kulluk ede ne neden vermesin?

İman sahibi, yaşını aldıkça, imanını kuvvetlendirir ve halka kar şı gına duyar; çünkü Hakk’a yaklaşmaktadır. Elinde zerresi, bir lok ması ve bir hırkası dahi olmasa yine kullara el açmaz.

Sözlerimi ayık olarak dinleyiniz. Kelâmımı arkaya atmayınız. Ben halk içinde Hakk’ı yerine getirmek isterim. Sözlerimin her biri tecrübenin mahsulüdür.

Sizin çoğunuz, Hakk’ın nurundan, İslâm’ın ruhundan mahrum ve onlara karşı perdelenmiş, İslâm iddiasını yapar, ama onun haki katinden haberi yoktur.

Yazıklar olsun size, İslâm’ın yalnız ismi size ne fayda sağlar ki, onun adı ile yetinirsiniz. Dıştan şartlarını yerine getirmeye gayret edersiniz, ama hakikatini asla. İşiniz hiç bir şeye denge verecek du rumda değil.

* * *

Kadir gecesine ait Hakk’ın sâlih kulları yanında alâmet vardır. O kulların bazısı, kadir gecesi meleklerin nur yüzlerini ve ellerinde taşınan velayet nurlarını görür. Onlar sema kapılarının nurunu da görürler. Hakk’ın varlık yüzündeki nuru da görürler. Hak, o gece, yer ehline açıktan tecelli eder.

Kul, Hakk’a karşı irfan duygusuna sahip olursa, ilâhî yakınlığın tümünü vergilerin hepsini, ülfetin cümle ahvalini, izzetin bütün şa şaasını bulur. Hepsini alır. Hak Teâlâ ara sıra kulu ile arasına perde çeker. Sebebi ise, onu denemek, ötelerden onun hâline bakmak ve tecrübe etmek. O verilmiş olan bütün hâlleri bazen alır, irfan hâlin de ve sebat ediyor mu, etmiyor mu bakar. Yoksa o hâlleri kaybolduğu için, ters istikamete mi gidiyor? Şayet Mevlâ, onda bir sebat sezerse, tekrar perdeyi aralar, önce ihsan ettiği yüce hâlleri iade eder.

* * *

Cüneyd Hazretleri birçok zamanlarında şöyle derdi: “Bende, benim için ne olabilir ki, kul ve elindeki Mevlâ’sına aittir.”

O zat, nefsini Rabb’ine teslim edip, şahsi arzusunu izale etmişti. Bütün varlığını ona bırakıp, Hakk’ı kader işinde rıza yolu ile göze tirdi. Kalbi salâh bulmuş, nefsi itminan derecesine ermişti. “Benim sahibim o Allah’tır ki, kitabı indirdi ve sâlihlere o sahip olur.” (el-A’râf, 7/196) kavline göre amel ederdi.

Füdayl b. İyaz, Süfyân-ı Sevri ile karşılattığı zaman: “Gel, Allah’ın ezeli ilmindeki hâlimizi analım ve ağlayalım.” derdi.

Bu kelâm ne kadar hoş. İşte ilâhî irfana sahip olanın sözü.

Aynı zamanda ilim ve irfan sahibi idi. O, Hakk’ın tasarrufuna da vâkıftı. Derdi ki: “Önüme birkaç zümre çıkarsalar, şunlar cennet ehli, deseler aldırmam; şunlar da cehenneme gidiyor deseler önem vermem.”

Ve o zat, bütün kabileyi tek açıdan görür, hepsinin arasına ka tılır, kendisi hangi kabilenin malıdır, bilmez. Allah yolcularını hiçbir şey aldatamaz. Onlar yaptığı işe aldanıp kalmazlar, çünkü yapılan işler, sonucu ile değerlendirilir.

Dünya sultanları halkın çoğuna put oldu. Dünyada zenginlik, afiyet hâli, güç, kuvvet, her biri birer ilâh oldu.

Yazıklar olsun size, dalı tuttunuz, kökü bıraktınız. Hâlbuki asıl olan köktür. Rızka muhtaç olanı, rızık veren olarak tanıdınız. Kulu, efendi bildiniz. Gücünüzü kavi sandınız. Ölüyü diri gördünüz. Ar tık sizde iyilik kalmadı. Artık size uyamam. Yolunuza giremem. Ben, sizden ırak ve selâmet düzlüğündeyim, Sünnet üzereyim. Bidate sap mam. Tevhid yolunu tutarım. İhlâsa sarılırım. Riyayı bırakırım. Ni faka bakmam. Halkı aciz, zayıf ve güçsüz görürüm, ezilmiş bilirim. Dünyanın zalim kişileri azıp kudurduğu zaman, o firavunlar fır ladığı, o sahte sultanlar köpürdüğü, o zenginler burun kaldırdığı ve Allah’ı unuttuğu gün neden onlara saygı duyarsın? Bunu yaptığın için sana, putların kulu, hükmü verilir. Haksız yere kimi büyütürsen, o senin putun olur.

Yazık, putların sahibine köle ol. Göreceksin ki, onların cümlesi önünde zelil olmuş. Hakk’a yaptığın tazim kadar halk sana saygı gösterir, büyütür. Hak Teâlâ’yı ne kadar seversen, kullar da seni o kadar sever ve sayar. Hak Teâlâ’dan çekindiğin kadar, kullar senden çekinir. Hakk’ın emirlerine ne kadar saygı duyarsan verdiğin emre karşı halktan o kadar saygı bekle. Hakk’a kulluk için ne kadar ya kınlık duyuyorsan, halk da emirlerine o kadar saygı duyar. Hakk’a yaptığın hizmet kadar kullardan hizmet bekle.

* * *

Ölüm düşüncesi nefsin hastalıklarını giderir, şifa olur. Ve onun kötü huylarını yok eder.

Birçok yıllarını ölümü düşünmekle geçti; gecem, gündüzüm öy le tükendi. Onu düşünmekle kurtuluşu buldum. Nefsimi öyle erittim.

Bazı geceler ölümü düşündüm ve ta seher vaktine kadar ağladım. O gecelerimde hem ağlar, hem şöyle yalvarırdım: “Allah’ım, ölüm meleğine ruhumu aldırma. Ruhumun kabzına onu memur etme.”

Gözlerim kızardı ve yoruldum. O anda bir ihtiyar gördüm. Gü zel siması vardı. Kapıdan girdi, ona sordum:

“Kimsin?”

“Ölüm meleğiyim.”

“Ben, Allah’tan, ruhumun kabzını uhdesine alsın ve seni gön dermesin, diye niyazda bulunmuştum!” dedim. Bunun üzerine:

“Bu dileği niçin yaptın? Benim ne kabahatim var? Ben me mur bir kulum. Bazı kimselere sertlik yapmak için memurum, bazı larına da şefkat.” diyerek başını bana yasladı; ikimiz de ağladık.
Sonra uyandım, yine ağlıyordum.

* * *

Ahmed b. Hanbel (rh.a) şöyle derdi: “Bana göre aziz olan kalpler, dünya sevgisini yaktı ve sinesine Kur’ân’ı doldurdu. Sâlih kardeşlerden çoğunun vakti namazla geçer. Onlar, rükû, secde halindedir. İyiliği emreder, yasakları yaptırmaz lar. Şüpheli işleri o kadar bıraktılar ki, elleri iş tutamaz oldu. Bütün gayretleri Hakk’ı talepten ibaret kaldı. Elinizde bir malınız varsa, on lara infak ediniz. Yarın onlara büyük bir devlet ihsan edilecektir.”

* * *

Biri şöyle sordu:

“Korku ateşi mi çetin, yoksa şevk ateşi mi?” Şu cevabı aldı:

Mürid için korku ateşi, Murad için de şevk ateşi. Korku ateşi bir şeydir; öbürü de ayrı şey. Ama bunların hangisi sende var?
Ey sebeplere dayanıp kalanlar, hâliniz nedir? Size fayda sağla yan birdir; zarar veren bir, şahınız bir, sultanınız bir, ilâhınız yine bir. O bire ermek dilemez misiniz? O’na kavuşma vasıtasını neden aramazsınız? Hak Teâlâ’nın şu âyet-i kerimesini dinlemediniz mi: “Bir kimse, Rabb’ine kavuşmak diliyorsa, amel-i sâlih işlesin; Rabb’ine yaptığı kulluğa hiç kimseyi ortak katmasın.” (el-Kehf, 18/110)

Rabb’inle aranda yalnız sen varsın; arala kendini, O kalır; görür sün.

Sorucu devam etti:

“Kendimi nasıl ayırabilirim?”

Cevap verdim:

Nefsini, muhalefet ve mücahede, sözlerine önem vermemek su reti ile aradan çıkar. Onun şehvetini, lezzetini kır. Tembelliğini gi dermeye bak. Bu hâl sonunda onu, düşkün ve kalbinden yüzünü çe virmiş bulursun. Bu durumda ortada bir yana bırakılan et parçası kadar hükmü kalır. Hareket kudreti olmaz. Ona sükûnet, itminan ruhu serpmeye başlarsın.

Onun varlık ruhu çıkınca itminan ruhu gelir. O kere nefse bak tığın zaman, kalbi ona terbiyeci görürsün. Her ne zaman nefis itmi nan hâlini bulursa, ona birinci hâlinde mevcut havanın gayri bir ruh üflenir. Rububiyet ruhu, akıl ruhu, halka karşı zâhidlik ruhu ve Hak’la var olma ruhu üflenir. Hakk’a yönelme ve O’nun Zât’ından gayri her şeyden bir tiksinme hâline sahip edilir.

Yaptığı işte doğru olan, önder olan büyüklere veda eder. Onla rın emrine göre öteye geçer. Onlara işaretle hâlini anlatır ve der ki: Siz yorulmayın. Ben sizin delâlet ettiğiniz yere varırım.
Erenler anlayış kapın sayılır. Gerekir ki, o kapıya uğramadan öteye geçemeyesin. Bunlar birer misaldir. Hak Teâlâ, kullara bazı hususu anlatmak için misaller getirir.

Allah’a ve Peygamber’e iman ediniz. Allah ve Peygamber’ini tas dik ediniz. Verilen haberlerin gerçek olduğuna inanınız.

Allah’a vasıl olmanın gerçek yolu, imandır. Hayrın temel kayna ğı yine imandır. İhlâs, nebiliğin -yeni dinle gelmeyen peygamberli ğin- temelidir. Nübüvvet ise, risâletin -yeni dinle gelen peygamber liğin- esası sayılır. Risâlet ise velayetin, bedeliyyet hâlinin, kutub olmanın ve Hakk’ın saklı kullarından olmanın kaynağı sayılır.

Ali b. Fudayl b. İyaz öldü. Babası rüyasında onu gördü ve sordu:

“Hak sana neler etti?” Cevaben şöyle dedi:

“Babacığım, bir kul için Rabb’inden daha hayırlı kimse görme dim.”

* * *

Oğlum, sana Allah gerek. O’nun Zât’ından gayri ile uğraşma. Ev onun evi. Rızkı çoktan halk etti; vaktini bile tayin etti. Melekler se nin rızkını getirmeye tevkil edilmişlerdir. Hayır O’ndandır, şer de O’ndan.

Kula afet okları atılmaya devam eder. Kula gereken onlara karşı gözlerini kapamaktır. Gözünü yumduğun an, yakınlık, şevk, hayır doktorları gelir; seni kucaklar ve himaye eder. İşlerin ilki daima bir güçlükle başlar. Her şeyin çevresi daima kavi şeylerle sarılı durur. Cennetin etrafı da yırtılması hayli güç işlerle sarılıdır. Cennetin etrafı böyle olduktan sonra, ondan kat kat üstün olan Hak yakınlığı nasıl olur? Düşün!

Mü’min dünya içinde şahın tahsildarıdır. Sır ki sema, kalp ki zemin olur, sema tabakalarından kalbe yemekler gönderir, ikram eder. Hak dilerse sırla kalbi birleştirir. Kalple sır bir olduktan. sonra, irfan sahibi, Allah’ın rahmetini yakınında bulur. Âdeta elini atın ca tutacak gibi olur. Sanki o kul, kâinatta mevcut cümle eşya ile baş başa yaşar.

Ey bu mecliste bulunanlar, yaptığınız hatalar için bize özrünüzü beyan ediniz. Ben hâle bağlıyım, geçmişinizi anmam. Ben bugünü düşünürüm, geleceğe önem vermem. Ben dilsiz olurum, suçunuzu yü zünüze vurmam. Sağır olurum, geçmişte yaptığınız hataları dinle mem. Bunları yaptığım için ceddim benimle iftihar eder. Âdem ba bamı gördüm; bana şöyle buyurdu: “Oğlum, neslini korudun.”

Hiçbir şeyden çekingen durmayınız. Bir kötü işin geleceği mutlak ise, o gelir. Kaçmakla ondan kurtulmak kabil olmaz.

Ölüm geldiği gün, her sarıldığın şeyden seni ayırır. Her yakının dan uzağa atar. Durum böyle olacağına göre onlar seni bırakmadan sen onları bırak, onlardan kesil. Kabir, Hakk’a varan yolun kendisi dir. Orası, Hakk’ın tünelidir. Varlığa oradan varılır. O hâlde ölme den evvel öl, o yolu tut. Hem kendi varlığından yok ol, hem de öteki lerden. O’nunla, Hak’la dirilirsin. Meyyit gibi olursun. Ezeli kısmet eli sana lokma sunar. Benlik gayretin dışında olarak kısmetini alırsın. Bu hâller tam olduktan sonra hayat gelir. Allah’ın yakınlığı ile can lılık bulunur. Uçan kuşlar bir yana atılır. Artık onun için kıyamet kopsun veya kopmasın, bir önem taşımaz. Ölüm olsun veya olmasın, mühim değildir. O hâlini kemâle erdiren zat için, Hakk’a vuslat ta dından başka bir şey yoktur. Ama bilinmeli ki, ilâhî hükümleri kafi yen ihmal etmez. Hak, onu haddi aşma suçundan mahfuz tutar.

Sizi hikmetle yürüten, ilim yolu ile fesahat ve belagat veren zat, Sübhân’dır.

İçinizden bazı kimseler, sâlih kisvesine girer ve sofi libasına bü rünür. Hâlbuki bize göre o, tam bir küfür içindedir.

Bu âlem, bir başka âlemdir. Öyle zaman olur ki, kul kazancını yi yip imanını kavi kılmaya devam eder; bir emir gelir, o kazanç ona haram olur: “Tekvin hazinesini aç, oradan ye ve iç. İlmi de o hazineden al!” emri verilir.

Nedir ki, bu dünya? Hakk’ın kuvveti ve kudreti önünde ne önem taşıyabilir? Bu yüzden; Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadis-i şe rifi gereğince dikkatli olmak ve Hakk’ı gözetmek gerekir: “Mümkün olduğu kadar dünya derdinden kendinizi beri alınız.”

O, böyle buyururken ne kadar derin manalar anlatmak istiyor.

Ölümü çok düşün. Ondan sonra zuhura gelecek sıratı ve ötesini an. Âhireti de düşün. Ondaki sıkıntıları ve iyilik yapıyorsan bulaca ğın kazancı hatırla.

Kalbinizi temiz etmek ve Hak’la olmak suretiyle dünya kederle rini bir yana atınız, ondan uzaklaşınız. Bunda başarı kazanabilmek için nefsinize karşıcihad açınız, şeytana karşı harp ilân ediniz. Her yerde Hakk’ın varlığını arayınız ve her yanı bırakıp O’na mal olunuz.

Hakk’ı tevhid etmek, cümle mahlûku yokluğa gömmektir. Ve ta bii isteklerle arzuların melek huyuna inkılâp etmesidir. Daha sonra melekler âlemini bırakıp bizzat Hakk’a varmaktır. İçireceğini, O sa na içirir. Ve O, zahirde yaptığın işler dışında birçok hâller tahsis eder.

İslâm zahirdir, iman ona kuvvet aşılar. İlâhî marifet ise bundan sonra gelir. Daha sonra ilâhî varlığa varmak. Varlığın O’na ait olur sa her şeyin O’nun için olur.

İman sahibi kazancını yer ve sebeplere de tevessül eder; ama herhalde o kesbin ve sebebin sahibinin Hak olduğunu bilir. İman kuvvet bulunca hem çalışmayı, hem de sebepleri şöyle bir yana iter. Bu tevekkülü de ondan bilir. Bununla beraber iman ve İslâm hudu dunu aşmaz, şeklini değiştirmez. Her bir vakıa sonu, bin yıl bir ırmak kıyısında otursa, yine kalbi Hakk’a bağlı kalır ve hâlini bozmaz.

Öğüt al ki, Allah sana acısın. O’na hangi yüzle varacaksın? Hâlbuki sen O’nunla çekişir, O’na kafa tutarsın. Hakk’a karşı çıkma, O’na karşı cidal açma. Üzeyir (a.s) Nebi, Hak’la fikir çekişmesi yap tı. Bu çekişmesi bir yaratma hâdisesi üzerinde olmuştu. O çekişme üzerine Hak Teâlâ yaratacağını yarattı. Ve Üzeyir (a.s) Nebi’ye ha tasını anlatmak için onu peygamberlik divanından sildi. Yüz yıl o hâlde ölü kaldı. Sonra diriltti ve aldığı manevi hâllerini, peygamber­liğini geri verdi.

Dilden istiğfar eyle. Hatalarını kalben itiraf et. Sırrını sükûna alıştır. Zikri önce dille yap, sonra kalbe geçir. Zikir kalbe işledikten sonra, aşk, şevk dilinden taşmaya başlar.

Hak ehlinin birçoğu ile arkadaşlık ettim. Hiçbirinin yüzüme gül düğünü görmedim. Birçok iyi şeyler yerlerdi, ama bana bir lokma dahi vermediler. Çok edepli insanlardı.

Bırak senden başka herkes doysun, sen aç kal, ne çıkar? Başkası aziz olmuş bu âlemde güya, sen zillet içinde kalmışsın n’olur? Baş kası bu dünyanın zengini iken, sen de fakiri olabilirsin; bunun ne önemi olabilir ki? İşte ben bu hâlleri öğretmeye çalışıyorum size. Sizi bu yolda yetiştirmek ve böyle terbiye etmek arzusundayım.

Bugün sizden kesildim; çünkü bana faydanız dokunmaz, aynı zamanda bir zarar da vermeniz imkân dışındadır. Rızkımı artırmanıza ve onu eksiltmenize imkân yok. Artık olan olmuştur, bundan sonra ona el sürmeniz mümkün değildir.

Size bunları söylerim ve hükmümü veririm; ama aranızda yok gibiyim. Kendimi bir sahrada ve ovada görüyorum. Sizin her şeyiniz den manen o kadar uzaktayım.

Şehvet ve hırsla alınıp yenen şeyler kalbi karartır. Sırrı bağlar. Zekâyı öldürür. Uykuyu çoğaltır. Gafleti arttırır. Kötü arzuları kam çılar. Ümitleri uzatır.

Ey şahsi arzuları içinde hapsolup kalan, kullara kul olan, sonunu bilmeyen, halkı tanımayan! Aziz ve Celil olan Hakkı bilmiyorsun; bunların cahilisin. Aklını toparlayamıyorsun, ölümü düşün. Ölümü düşünüp işleri ona göre ayarlamak her hayrın ve selâmetin anahta rıdır. Ölümü düşünürsen fuzuli işleri bir yana atarsın.

Hırsın zayıflar, boş ümitlerin azalırsa döner, hataları bırakırsın ve bütün işlerini Hakk’a ısmarlar, rahata erersin.

* * *

Ey evlat! Hakk’ın nimetlerini itiraf etmedikten sonra felah bu lamazsın. O’nun nimetleri seni tevhid denizinde boğar. Daha sonra, fena hâline erersin, O’nun gayrını görmezsin.

Hakkında durmadan şikâyet edilen ve daima cidal yolu aranan zat için sevgi nasıl iddia edilir? Durmadan şikâyet et, onunla nizaya tutuş, sonra da sevdiğini söyle. İşte bu sevgi olamaz. Bu hâlle onun yakınlığı bulunamaz. Bir zat için sevgi sahih olursa verdiği karar elem getirmez. Sevgiyi benliğine yerleştirirsen, onunla çekişme yo lunu tutmaz ve töhmet yoluna girmezsin.

Attığın her adımla, kabre biraz daha yaklaşmaktasın. Şunu iyi bil ki, her an kabre doğru sefer etmektesin.

Bazı büyükler şöyle der: “O ki, Hakk’a karşı irfan sahibidir, Hak onu halktan gelen iyi liği görmekten, ayrıca onların reddine, kabulüne bakmaktan ve kö­tülemelerine üzülmekten beri eyler.”

Nefis eriyip gittiği an, ilâhî emir onun yerini doldurur. Kulun gönlünden dünya hırsı kalkarsa, yerini âhiret alır. Âhiret de eriyip gittikten sonra oraya Hak yakınlığı varır, kul onunla ülfete başlar ve rahata erer.

Kılınan namaz, varacağın yolun yarısı sayılır. Oruç kapıya ka dar götürür. Doğruluk gösterir, sadaka verirsen içeri girersin. Buna göre bazı ermiş zatlar şöyle buyurur: “Yol katetmek için, sabırla, namaz kılmakla Allah’tan yardım talep ediniz.”

Sâlih zat, ne kadar yalnız ve ne kadar garip? Vah onun yalnızlı ğına, vah onun garipliğine. Hükümlerin esirgenmesi icap eder. İlâhî emirlerin dışına çıkmak doğru olamaz. O ahkâmın önemi olmasaydı, Bünyamin’in yüküne konan ölçek, usulüne göre aranmazdı. Sadece onun yüküne bakılır, bulunurdu. Ama öyle olmadı; hükme, emre uyu larak arandı ve çıkarıldı.

Her şeyin olmasına ilim yolu ile hükmedilmiştir. Aksi hâlde bü tün sırlarımız ve gizli işlerimiz açığa çıkar. Hiçbir işin aniden mey dana çıkmaması için ilim eteği tutulur ve işler ona göre yürütülür.

Büyük insanlar, nimeti perhiz yolu ile bırakır, onu verenle olur. Gelen nimetlerden kalbini koparır ki, sahibinden ayırmaya. Bir Hak yolcusu, her şeyden beri durup Hak’la olursa, yakınlık hâlini bulur ve tekvin sıfatı ona teslim edilir.

Sözlerimi, sizi görmeden söyler gibiyim. Kelâm sarf ederken var lığınız gözümde küçülür; hatta yok olur ve erir. İşte bu hâlde, dün yanızdan geçtim.Âhireti bıraktım. Sonra size bir baktım ki, elinizde ne iyilik, ne de kötülük var; ne bir şey vermeniz kabil, ne de aksi. Sizin benliğinizde tam tasarrufa sahip olan zat yalnız Allah. Aklınızca bir şeye zarar vermek istersiniz, ama yapamazsınız. Olursa Hakk’ın izniyle olur. Bunları anladım ve Allah’a döndüm.

Dünyayı gördüm; fâni, geçici, yok olucu buldum. Öldürücü ve aldatıcı olduğuna baktım. Onunla olmaktan tiksindim; çünkü her şeyi çabuk geçmekte. Ne iyiliği devamlı, ne de kötülüğü.

Sonra âhiret âlemine geçtim. Bir an orada durakladım İşlerine baktım; ayıpları gözüme ilişti. Onun sonradan yapılış olduğunu bildim ve herkesin ortak malı gibi geldi. Ve Allah’ın orada, nefsin hoşlanacağı, gözlerin sürur duyacağı şeyleri hazırladığını anladım. Bunu bizzat Hak Teâlâ haber veriyordu: “Orada nefislerin hoşlanacağı, gözlerin seveceği şeyler var.” (ez-Zuhruf, 43/71)

Hâl böyle olduğuna göre, kalbin huzurunu veren nerede diye aramaya koyuldum. Âhirete ait güzellikleri de bıraktım. Onların Mevlâ’sı olan Hakk’a koştum. Cennetteki nimetleri yaratana, onları halk ve icat edene yöneldim.

Bir kul, ittikâ sahibi olursa, cahilken bilgi verilir. Hak varlığa uzaklık duyarken, yakınlık duygusu ihsan edilir. Sessizliği zikre çevrilir Korkusu varsa, ünsiyet hâlini alır. Karanlıkta ise, ışığa çıkar. Ey nefis, hevâ, tabiat ve irade, benden tevhidi kabul etmeli ve verilme kanaat sahibi olmalısınız. Halktan kesilip, Allah’a bağ lanmanız gerekir. Halkın varlığını görmemeniz icap eder Buna alışmanız gerek. Hakk’ın kuvvetini, kudretini görmeden halkın elinden tek şey almam. Hakk’ı görmeden, halktan bir şey almamaya yeminliyim; bir lokma dahi almam. Ne yerim, ne içerim, öldüğüm zaman da Aziz ve Celil olan Hakk’a uçarım.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in kurduğu din binasının duvarları düşme tehlikesi arz etmekte ve yapıcısından imdat istemektedir. O din denizinin suyuna gelince kurumak üzere. O yüce dinin emri ge reğince ibadet edilmesi gereken Zât’a gereği gibi ibadet edilmemekte. Eden varsa pek az; çoğu ibadetine riya ve nifak karıştırmakta.

Bu yüce dinin duvarlarını yükseltmek için kim yardım edecek? Küfür ve nifak ehlinin belini kırmaya kim koşacak?

Konuştuğum, bir bilgiye dayanmakta. Öyle bir hâldeyiz ki, hâli mizi daha açık anlatmaya imkânımız yok. Bu durumu, bir dünyalık sahibine öğretmek kabil olmadığı gibi derdimizi ifşa edecek kimseyi de bulamıyoruz.

Musa (a.s) Peygamber gibi bir hak sahibi olan pek az. Onları kimse göremez. Ne şeytan görüp şaşırtabilir, ne de sultan kahra uğ ratabilir.

Hak Teâlâ, Tur dağına kasem etti. Dağın bir kıymeti yoktu, ama orada sevdiği peygamberle kelâm etmişti. Böylece bir kalbe Hak ir fanı yerleşirse orası yüce olur. O, dıştan görünen bir et parçası, ne lere mazhar olmaz ki. Oraya insanlar, cinler ve melekler tümüyle sığar. Hatta onu Hak’tan alıkoyan hiçbir şey kalmaz, hepsini benli ğinde eritir ve yok eder. İşitmedin mi, Musa’nın asasını? O, sihir bazların ipini, değneğini hep birden yutmuştu. Bu yutuşta, hiç de­ğişiklik olmadığı gibi, bir ağırlık da görülmemişti.

Hasan-ı Basrî şöyle demişti: “Bir ilim sahibi, dünyalığa karşı hırslı olur da zâhid olmazsa,
zamanın ehli için bir bela kesilir.”

Bu kelâmın hikmetini Kâmil Milâh adında biri sordu ve şu ceva bı aldı: “Çünkü o ilim sahibi, ihlâs sahibi değildir. Yaptığı işleri dürüst değildir. Bu yüzden sözü kalplere işlemez. Orada bir yer tutmaz. Din leyenler gereğini yerine getiremez. Bir kalp ilim nuru ile aydınlanır sa, onunla halkın isyan ateşini söndürür. İman sahibinin nuru öbür âlemde cehennem ateşini söndürmeye yettiği gibi o ilim sahibinin ışı ğı da isyan ateşini söndürür.”

İşte, Hasan-ı Basrî’nin buyurduğu kelâmın manası budur. Derler ki: “İnzivaya çekilmek, nefsin, şeytanın ve halkın arzusuna muha lefeti öğrendikten, zaferi kazandıktan sonra olmalı.”

Ama en önemlisi, sohbet arkadaşını bulup köşeye çekilmektir.

Yalnız kalmak, âhiret yolculuğuna atar. Nefisle yol arkadaşlığı iyi olmaz. Hevâ da insanı azdırır. Şeytan düşmandır. Bunların hiç bi ri sohbete layık değildir.

Kötü arzulardan sakın. Onların her biri bir felâkettir ki, zekâ gözünü kör eder. Yoldan şaşarsın. Halka da pek aldanma. Onlar, hâl yolunun vurguncularıdır.

Yalnızlık köşesine geçeceğin zaman isteğini bırak, oraya yalnız gel. Bu hâlde dostunu bulursun.

Bir gün Havariler İsa Peygamber’e gittiler: “Bize en büyük ilmi bellet!” dediler. O da, şunları söyledi:

“Allah’tan korkmak, onun hükümlerine boyun eğmek ve Allah sevgisi!”

Sen zındık sayılırsın, yalnız kaldığın zaman isyanla dolar taşar sın; halk arasına atılınca ibadet, zâhidlik taslarsın. Sanki akıbetinden emin bir hâldesin.

Acırım sana, kısmetlerin tümü Allah’ın kudret elindedir. Hora san’da biri ölür. Onun tek vârisi Irak’ta bulunur, ölen zattan kalan miras, Iraklının olur. Ve aniden zengin olur. Ölen kimin mülkünde yaşadı, bilir misiniz? Iraklı vârisinin. Sonra o, aniden zengin ola cağını nereden bilirdi? Elbette bilemezdi.
Ey sebeplere dayanıp kalanlar, hâliniz nedir? Size fayda sağla yan birdir; zarar veren bir, şahınız bir, sultanınız bir, ilâhınız yine bir. O bire ermek dilemez misiniz? O’na kavuşma vasıtasını neden aramazsınız? Hak Teâlâ’nın şu âyet-i kerimesini dinlemediniz mi: “Bir kimse, Rabb’ine kavuşmak diliyorsa, amel-i sâlih işlesin; Rabb’ine yaptığı kulluğa hiç kimseyi ortak katmasın.” (el-Kehf, 18/110)

Rabb’inle aranda yalnız sen varsın; arala kendini, O kalır; görür sün.

Sorucu devam etti:

“Kendimi nasıl ayırabilirim?”

Cevap verdim:

Nefsini, muhalefet ve mücahede, sözlerine önem vermemek su reti ile aradan çıkar. Onun şehvetini, lezzetini kır. Tembelliğini gi dermeye bak. Bu hâl sonunda onu, düşkün ve kalbinden yüzünü çe virmiş bulursun. Bu durumda ortada bir yana bırakılan et parçası kadar hükmü kalır. Hareket kudreti olmaz. Ona sükûnet, itminan ruhu serpmeye başlarsın.

Onun varlık ruhu çıkınca itminan ruhu gelir. O kere nefse bak tığın zaman, kalbi ona terbiyeci görürsün. Her ne zaman nefis itmi nan hâlini bulursa, ona birinci hâlinde mevcut havanın gayri bir ruh üflenir. Rububiyet ruhu, akıl ruhu, halka karşı zâhidlik ruhu ve Hak’la var olma ruhu üflenir. Hakk’a yönelme ve O’nun Zât’ından gayri her şeyden bir tiksinme hâline sahip edilir.

Yaptığı işte doğru olan, önder olan büyüklere veda eder. Onla rın emrine göre öteye geçer. Onlara işaretle hâlini anlatır ve der ki: Siz yorulmayın. Ben sizin delâlet ettiğiniz yere varırım.
Erenler anlayış kapın sayılır. Gerekir ki, o kapıya uğramadan öteye geçemeyesin. Bunlar birer misaldir. Hak Teâlâ, kullara bazı hususu anlatmak için misaller getirir.

Allah’a ve Peygamber’e iman ediniz. Allah ve Peygamber’ini tas dik ediniz. Verilen haberlerin gerçek olduğuna inanınız.

Allah’a vasıl olmanın gerçek yolu, imandır. Hayrın temel kayna ğı yine imandır. İhlâs, nebiliğin -yeni dinle gelmeyen peygamberli ğin- temelidir. Nübüvvet ise, risâletin -yeni dinle gelen peygamber liğin- esası sayılır. Risâlet ise velayetin, bedeliyyet hâlinin, kutub olmanın ve Hakk’ın saklı kullarından olmanın kaynağı sayılır.

Ali b. Fudayl b. İyaz öldü. Babası rüyasında onu gördü ve sordu:

“Hak sana neler etti?” Cevaben şöyle dedi:

“Babacığım, bir kul için Rabb’inden daha hayırlı kimse görme dim.”

* * *

Oğlum, sana Allah gerek. O’nun Zât’ından gayri ile uğraşma. Ev onun evi. Rızkı çoktan halk etti; vaktini bile tayin etti. Melekler se nin rızkını getirmeye tevkil edilmişlerdir. Hayır O’ndandır, şer de O’ndan.

Kula afet okları atılmaya devam eder. Kula gereken onlara karşı gözlerini kapamaktır. Gözünü yumduğun an, yakınlık, şevk, hayır doktorları gelir; seni kucaklar ve himaye eder. İşlerin ilki daima bir güçlükle başlar. Her şeyin çevresi daima kavi şeylerle sarılı durur. Cennetin etrafı da yırtılması hayli güç işlerle sarılıdır. Cennetin etrafı böyle olduktan sonra, ondan kat kat üstün olan Hak yakınlığı nasıl olur? Düşün!

Mü’min dünya içinde şahın tahsildarıdır. Sır ki sema, kalp ki zemin olur, sema tabakalarından kalbe yemekler gönderir, ikram eder. Hak dilerse sırla kalbi birleştirir. Kalple sır bir olduktan. sonra, irfan sahibi, Allah’ın rahmetini yakınında bulur. Âdeta elini atın ca tutacak gibi olur. Sanki o kul, kâinatta mevcut cümle eşya ile baş başa yaşar.

Ey bu mecliste bulunanlar, yaptığınız hatalar için bize özrünüzü beyan ediniz. Ben hâle bağlıyım, geçmişinizi anmam. Ben bugünü düşünürüm, geleceğe önem vermem. Ben dilsiz olurum, suçunuzu yü zünüze vurmam. Sağır olurum, geçmişte yaptığınız hataları dinle mem. Bunları yaptığım için ceddim benimle iftihar eder. Âdem ba bamı gördüm; bana şöyle buyurdu: “Oğlum, neslini korudun.”

Hiçbir şeyden çekingen durmayınız. Bir kötü işin geleceği mutlak ise, o gelir. Kaçmakla ondan kurtulmak kabil olmaz.

Ölüm geldiği gün, her sarıldığın şeyden seni ayırır. Her yakının dan uzağa atar. Durum böyle olacağına göre onlar seni bırakmadan sen onları bırak, onlardan kesil. Kabir, Hakk’a varan yolun kendisi dir. Orası, Hakk’ın tünelidir. Varlığa oradan varılır. O hâlde ölme den evvel öl, o yolu tut. Hem kendi varlığından yok ol, hem de öteki lerden. O’nunla, Hak’la dirilirsin. Meyyit gibi olursun. Ezeli kısmet eli sana lokma sunar. Benlik gayretin dışında olarak kısmetini alırsın. Bu hâller tam olduktan sonra hayat gelir. Allah’ın yakınlığı ile can lılık bulunur. Uçan kuşlar bir yana atılır. Artık onun için kıyamet kopsun veya kopmasın, bir önem taşımaz. Ölüm olsun veya olmasın, mühim değildir. O hâlini kemâle erdiren zat için, Hakk’a vuslat ta dından başka bir şey yoktur. Ama bilinmeli ki, ilâhî hükümleri kafi yen ihmal etmez. Hak, onu haddi aşma suçundan mahfuz tutar.

Sizi hikmetle yürüten, ilim yolu ile fesahat ve belagat veren zat, Sübhân’dır.

İçinizden bazı kimseler, sâlih kisvesine girer ve sofi libasına bü rünür. Hâlbuki bize göre o, tam bir küfür içindedir.

Bu âlem, bir başka âlemdir. Öyle zaman olur ki, kul kazancını yi yip imanını kavi kılmaya devam eder; bir emir gelir, o kazanç ona haram olur: “Tekvin hazinesini aç, oradan ye ve iç. İlmi de o hazineden al!” emri verilir.

Nedir ki, bu dünya? Hakk’ın kuvveti ve kudreti önünde ne önem taşıyabilir? Bu yüzden; Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadis-i şe rifi gereğince dikkatli olmak ve Hakk’ı gözetmek gerekir: “Mümkün olduğu kadar dünya derdinden kendinizi beri alınız.”

O, böyle buyururken ne kadar derin manalar anlatmak istiyor.

Ölümü çok düşün. Ondan sonra zuhura gelecek sıratı ve ötesini an. Âhireti de düşün. Ondaki sıkıntıları ve iyilik yapıyorsan bulaca ğın kazancı hatırla.

Kalbinizi temiz etmek ve Hak’la olmak suretiyle dünya kederle rini bir yana atınız, ondan uzaklaşınız. Bunda başarı kazanabilmek için nefsinize karşıcihad açınız, şeytana karşı harp ilân ediniz. Her yerde Hakk’ın varlığını arayınız ve her yanı bırakıp O’na mal olunuz.

Hakk’ı tevhid etmek, cümle mahlûku yokluğa gömmektir. Ve ta bii isteklerle arzuların melek huyuna inkılâp etmesidir. Daha sonra melekler âlemini bırakıp bizzat Hakk’a varmaktır. İçireceğini, O sa na içirir. Ve O, zahirde yaptığın işler dışında birçok hâller tahsis eder.

İslâm zahirdir, iman ona kuvvet aşılar. İlâhî marifet ise bundan sonra gelir. Daha sonra ilâhî varlığa varmak. Varlığın O’na ait olur sa her şeyin O’nun için olur.

İman sahibi kazancını yer ve sebeplere de tevessül eder; ama herhalde o kesbin ve sebebin sahibinin Hak olduğunu bilir. İman kuvvet bulunca hem çalışmayı, hem de sebepleri şöyle bir yana iter. Bu tevekkülü de ondan bilir. Bununla beraber iman ve İslâm hudu dunu aşmaz, şeklini değiştirmez. Her bir vakıa sonu, bin yıl bir ırmak kıyısında otursa, yine kalbi Hakk’a bağlı kalır ve hâlini bozmaz.

Öğüt al ki, Allah sana acısın. O’na hangi yüzle varacaksın? Hâlbuki sen O’nunla çekişir, O’na kafa tutarsın. Hakk’a karşı çıkma, O’na karşı cidal açma. Üzeyir (a.s) Nebi, Hak’la fikir çekişmesi yap tı. Bu çekişmesi bir yaratma hâdisesi üzerinde olmuştu. O çekişme üzerine Hak Teâlâ yaratacağını yarattı. Ve Üzeyir (a.s) Nebi’ye ha tasını anlatmak için onu peygamberlik divanından sildi. Yüz yıl o hâlde ölü kaldı. Sonra diriltti ve aldığı manevi hâllerini, peygamber­liğini geri verdi.

Dilden istiğfar eyle. Hatalarını kalben itiraf et. Sırrını sükûna alıştır. Zikri önce dille yap, sonra kalbe geçir. Zikir kalbe işledikten sonra, aşk, şevk dilinden taşmaya başlar.

Hak ehlinin birçoğu ile arkadaşlık ettim. Hiçbirinin yüzüme gül düğünü görmedim. Birçok iyi şeyler yerlerdi, ama bana bir lokma dahi vermediler. Çok edepli insanlardı.

Bırak senden başka herkes doysun, sen aç kal, ne çıkar? Başkası aziz olmuş bu âlemde güya, sen zillet içinde kalmışsın n’olur? Baş kası bu dünyanın zengini iken, sen de fakiri olabilirsin; bunun ne önemi olabilir ki? İşte ben bu hâlleri öğretmeye çalışıyorum size. Sizi bu yolda yetiştirmek ve böyle terbiye etmek arzusundayım.

Bugün sizden kesildim; çünkü bana faydanız dokunmaz, aynı zamanda bir zarar da vermeniz imkân dışındadır. Rızkımı artırmanıza ve onu eksiltmenize imkân yok. Artık olan olmuştur, bundan sonra ona el sürmeniz mümkün değildir.

Size bunları söylerim ve hükmümü veririm; ama aranızda yok gibiyim. Kendimi bir sahrada ve ovada görüyorum. Sizin her şeyiniz den manen o kadar uzaktayım.

Şehvet ve hırsla alınıp yenen şeyler kalbi karartır. Sırrı bağlar. Zekâyı öldürür. Uykuyu çoğaltır. Gafleti arttırır. Kötü arzuları kam çılar. Ümitleri uzatır.

Ey şahsi arzuları içinde hapsolup kalan, kullara kul olan, sonunu bilmeyen, halkı tanımayan! Aziz ve Celil olan Hakkı bilmiyorsun; bunların cahilisin. Aklını toparlayamıyorsun, ölümü düşün. Ölümü düşünüp işleri ona göre ayarlamak her hayrın ve selâmetin anahta rıdır. Ölümü düşünürsen fuzuli işleri bir yana atarsın.

Hırsın zayıflar, boş ümitlerin azalırsa döner, hataları bırakırsın ve bütün işlerini Hakk’a ısmarlar, rahata erersin.

* * *

Ey evlat! Hakk’ın nimetlerini itiraf etmedikten sonra felah bu lamazsın. O’nun nimetleri seni tevhid denizinde boğar. Daha sonra, fena hâline erersin, O’nun gayrını görmezsin.

Hakkında durmadan şikâyet edilen ve daima cidal yolu aranan zat için sevgi nasıl iddia edilir? Durmadan şikâyet et, onunla nizaya tutuş, sonra da sevdiğini söyle. İşte bu sevgi olamaz. Bu hâlle onun yakınlığı bulunamaz. Bir zat için sevgi sahih olursa verdiği karar elem getirmez. Sevgiyi benliğine yerleştirirsen, onunla çekişme yo lunu tutmaz ve töhmet yoluna girmezsin.

Attığın her adımla, kabre biraz daha yaklaşmaktasın. Şunu iyi bil ki, her an kabre doğru sefer etmektesin.

Bazı büyükler şöyle der: “O ki, Hakk’a karşı irfan sahibidir, Hak onu halktan gelen iyi liği görmekten, ayrıca onların reddine, kabulüne bakmaktan ve kö­tülemelerine üzülmekten beri eyler.”

Nefis eriyip gittiği an, ilâhî emir onun yerini doldurur. Kulun gönlünden dünya hırsı kalkarsa, yerini âhiret alır. Âhiret de eriyip gittikten sonra oraya Hak yakınlığı varır, kul onunla ülfete başlar ve rahata erer.

Kılınan namaz, varacağın yolun yarısı sayılır. Oruç kapıya ka dar götürür. Doğruluk gösterir, sadaka verirsen içeri girersin. Buna göre bazı ermiş zatlar şöyle buyurur: “Yol katetmek için, sabırla, namaz kılmakla Allah’tan yardım talep ediniz.”

Sâlih zat, ne kadar yalnız ve ne kadar garip? Vah onun yalnızlı ğına, vah onun garipliğine. Hükümlerin esirgenmesi icap eder. İlâhî emirlerin dışına çıkmak doğru olamaz. O ahkâmın önemi olmasaydı, Bünyamin’in yüküne konan ölçek, usulüne göre aranmazdı. Sadece onun yüküne bakılır, bulunurdu. Ama öyle olmadı; hükme, emre uyu larak arandı ve çıkarıldı.

Her şeyin olmasına ilim yolu ile hükmedilmiştir. Aksi hâlde bü tün sırlarımız ve gizli işlerimiz açığa çıkar. Hiçbir işin aniden mey dana çıkmaması için ilim eteği tutulur ve işler ona göre yürütülür.

Büyük insanlar, nimeti perhiz yolu ile bırakır, onu verenle olur. Gelen nimetlerden kalbini koparır ki, sahibinden ayırmaya. Bir Hak yolcusu, her şeyden beri durup Hak’la olursa, yakınlık hâlini bulur ve tekvin sıfatı ona teslim edilir.

Sözlerimi, sizi görmeden söyler gibiyim. Kelâm sarf ederken var lığınız gözümde küçülür; hatta yok olur ve erir. İşte bu hâlde, dün yanızdan geçtim.Âhireti bıraktım. Sonra size bir baktım ki, elinizde ne iyilik, ne de kötülük var; ne bir şey vermeniz kabil, ne de aksi. Sizin benliğinizde tam tasarrufa sahip olan zat yalnız Allah. Aklınızca bir şeye zarar vermek istersiniz, ama yapamazsınız. Olursa Hakk’ın izniyle olur. Bunları anladım ve Allah’a döndüm.

Dünyayı gördüm; fâni, geçici, yok olucu buldum. Öldürücü ve aldatıcı olduğuna baktım. Onunla olmaktan tiksindim; çünkü her şeyi çabuk geçmekte. Ne iyiliği devamlı, ne de kötülüğü.

Sonra âhiret âlemine geçtim. Bir an orada durakladım İşlerine baktım; ayıpları gözüme ilişti. Onun sonradan yapılış olduğunu bildim ve herkesin ortak malı gibi geldi. Ve Allah’ın orada, nefsin hoşlanacağı, gözlerin sürur duyacağı şeyleri hazırladığını anladım. Bunu bizzat Hak Teâlâ haber veriyordu: “Orada nefislerin hoşlanacağı, gözlerin seveceği şeyler var.” (ez-Zuhruf, 43/71)

Hâl böyle olduğuna göre, kalbin huzurunu veren nerede diye aramaya koyuldum. Âhirete ait güzellikleri de bıraktım. Onların Mevlâ’sı olan Hakk’a koştum. Cennetteki nimetleri yaratana, onları halk ve icat edene yöneldim.

Bir kul, ittikâ sahibi olursa, cahilken bilgi verilir. Hak varlığa uzaklık duyarken, yakınlık duygusu ihsan edilir. Sessizliği zikre çevrilir Korkusu varsa, ünsiyet hâlini alır. Karanlıkta ise, ışığa çıkar. Ey nefis, hevâ, tabiat ve irade, benden tevhidi kabul etmeli ve verilme kanaat sahibi olmalısınız. Halktan kesilip, Allah’a bağ lanmanız gerekir. Halkın varlığını görmemeniz icap eder Buna alışmanız gerek. Hakk’ın kuvvetini, kudretini görmeden halkın elinden tek şey almam. Hakk’ı görmeden, halktan bir şey almamaya yeminliyim; bir lokma dahi almam. Ne yerim, ne içerim, öldüğüm zaman da Aziz ve Celil olan Hakk’a uçarım.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in kurduğu din binasının duvarları düşme tehlikesi arz etmekte ve yapıcısından imdat istemektedir. O din denizinin suyuna gelince kurumak üzere. O yüce dinin emri ge reğince ibadet edilmesi gereken Zât’a gereği gibi ibadet edilmemekte. Eden varsa pek az; çoğu ibadetine riya ve nifak karıştırmakta.

Bu yüce dinin duvarlarını yükseltmek için kim yardım edecek? Küfür ve nifak ehlinin belini kırmaya kim koşacak?

Konuştuğum, bir bilgiye dayanmakta. Öyle bir hâldeyiz ki, hâli mizi daha açık anlatmaya imkânımız yok. Bu durumu, bir dünyalık sahibine öğretmek kabil olmadığı gibi derdimizi ifşa edecek kimseyi de bulamıyoruz.

Musa (a.s) Peygamber gibi bir hak sahibi olan pek az. Onları kimse göremez. Ne şeytan görüp şaşırtabilir, ne de sultan kahra uğ ratabilir.

Hak Teâlâ, Tur dağına kasem etti. Dağın bir kıymeti yoktu, ama orada sevdiği peygamberle kelâm etmişti. Böylece bir kalbe Hak ir fanı yerleşirse orası yüce olur. O, dıştan görünen bir et parçası, ne lere mazhar olmaz ki. Oraya insanlar, cinler ve melekler tümüyle sığar. Hatta onu Hak’tan alıkoyan hiçbir şey kalmaz, hepsini benli ğinde eritir ve yok eder. İşitmedin mi, Musa’nın asasını? O, sihir bazların ipini, değneğini hep birden yutmuştu. Bu yutuşta, hiç de­ğişiklik olmadığı gibi, bir ağırlık da görülmemişti.

Hasan-ı Basrî şöyle demişti: “Bir ilim sahibi, dünyalığa karşı hırslı olur da zâhid olmazsa,
zamanın ehli için bir bela kesilir.”

Bu kelâmın hikmetini Kâmil Milâh adında biri sordu ve şu ceva bı aldı: “Çünkü o ilim sahibi, ihlâs sahibi değildir. Yaptığı işleri dürüst değildir. Bu yüzden sözü kalplere işlemez. Orada bir yer tutmaz. Din leyenler gereğini yerine getiremez. Bir kalp ilim nuru ile aydınlanır sa, onunla halkın isyan ateşini söndürür. İman sahibinin nuru öbür âlemde cehennem ateşini söndürmeye yettiği gibi o ilim sahibinin ışı ğı da isyan ateşini söndürür.”

İşte, Hasan-ı Basrî’nin buyurduğu kelâmın manası budur. Derler ki: “İnzivaya çekilmek, nefsin, şeytanın ve halkın arzusuna muha lefeti öğrendikten, zaferi kazandıktan sonra olmalı.”

Ama en önemlisi, sohbet arkadaşını bulup köşeye çekilmektir.

Yalnız kalmak, âhiret yolculuğuna atar. Nefisle yol arkadaşlığı iyi olmaz. Hevâ da insanı azdırır. Şeytan düşmandır. Bunların hiç bi ri sohbete layık değildir.

Kötü arzulardan sakın. Onların her biri bir felâkettir ki, zekâ gözünü kör eder. Yoldan şaşarsın. Halka da pek aldanma. Onlar, hâl yolunun vurguncularıdır.

Yalnızlık köşesine geçeceğin zaman isteğini bırak, oraya yalnız gel. Bu hâlde dostunu bulursun.

Bir gün Havariler İsa Peygamber’e gittiler: “Bize en büyük ilmi bellet!” dediler. O da, şunları söyledi:

“Allah’tan korkmak, onun hükümlerine boyun eğmek ve Allah sevgisi!”

Sen zındık sayılırsın, yalnız kaldığın zaman isyanla dolar taşar sın; halk arasına atılınca ibadet, zâhidlik taslarsın. Sanki akıbetinden emin bir hâldesin.

Acırım sana, kısmetlerin tümü Allah’ın kudret elindedir. Hora san’da biri ölür. Onun tek vârisi Irak’ta bulunur, ölen zattan kalan miras, Iraklının olur. Ve aniden zengin olur. Ölen kimin mülkünde yaşadı, bilir misiniz? Iraklı vârisinin. Sonra o, aniden zengin ola cağını nereden bilirdi? Elbette bilemezdi

Siz avam halk tabakası oldunuz. Size has olan, yemek, içmek ve giymek lafıdır. Hâl bize galip gelir, arzunuz dışında konuşuruz, onu da siz anlamaz oldunuz. Hâliniz n’olacak?

Kalp, nefsin maddi taleplerini istemez; sebebi ise seni Hakk’a vardırmak. Kalbine bir kimse için darılmak, diğeri için öfke duygu su gelse, neylersin? Tabii olarak, duygu ölçülerine vurur, öyle sever sin veya darılırsın. Bundan hayır çıkmaz.

Her şeyi Kitab’a ve Sünnet’e arz et. Hareketlerin onlara uyarsa iyi, aksi hâlde dön. Onlara uyan hâlleri ara. Kalbini temizle, işlerini O’nun emriyle yap. Yaptığın işin gerçek olduğuna dair fetva dahi ve rilse, yine kalbine danış.

Bir kalp, Kitap ve Sünnet üzere amel ederse, Hak yakınlığını bu lur. O yakınlıktan ilim hâsıl olur, o ilmi bulduktan sonra lehine ve aleyhine olan cümle şeyleri bilir. Hakk’a ait olanla batılı sezer. Rah mânî ve şeytanî işlere aklı erer. Aziz ve Celil olan Mevlâ’yâ yakınlı ğını âdeta görür ve Hak ona ebedi bir yakınlık duygusu verir.

O kalp, artık ferah hâlini Rahman’da bulur. Artık büyük sulta nın satın alman malı olur ve halk arasından ayrılır.

Buraya geldiğin zaman ilmî kisveni at, her bakımdan üryan gir. Zühdünü verâ hâlini bize göstermeye bakma. Hâllerini de sakla. Çeşitli kisve ile buraya gelirsen mahcup olursun. Kendini bile bırak.

Her şeyini bir yana at, burada bulunanı al. Sendeki mevcut tükenir, ama buradaki bitmez,  tükenmez.

* * *

Bazı büyüklerin yanına vardım, çeşitli hatıralar anlatıyorlardı. İçlerinden biri bana:

“Şu hâlleri seviyor musun?” dedi. Sevdiğimi söyledim. Devam etti:

“Ben her zaman oruç tutarım ve yalnız seher vakti iftar ede rim. Buranın yemekleri de hoş şeyler değil; onlardan sakın.”

Sırr-ı Sakatî, Cüneyd-i Bağdâdî’yi anlatırdı. Onun hâlinden bah seder ve bizzat Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in nurundan alarak Hakk’a kelâm ettiğini işaret ederdi. Ve onun, Peygamber’i (s.a.v) rü yada gördüğünü: “Ancak emrimiz dâhilindeki şeyleri kabul ettin!” dediğini an latırdı.

Onlar Hazret-i Peygamber’in ruhaniyetinden istimdat ederek ko nuşurdu. Ama sen bir başka hâlde konuşursun. Bir şeyin sözünü edersin, fakat işin ondan hayli uzak. Ve çömlek karası…

Ben, yalnız Hak’tan korkarım, yalnız O’ndan bir şeyler bekle rim. Yerdekiler, göktekiler, dünya ve öbür âlemin sakinleri bana bir iyilik veya kötülük yapamaz. Zaten onlardan böyle bir şey ummam.

Bazı büyüklere:

“Rabb’ini görüyor musun?” diye sordular.

“Görüyorum!” cevabını aldılar. Görüş şeklini sorunca da şöyle anlattı:

“O’nu görmesem yerimde duramam. O’nun varlığı gözlerimi kaplar, gözlerim öylece Rabb’imi görür. O cennette nasıl görülmesini diliyorsa, burada da öyle görüyorum. Gözlerim, O’nun varlığını, sıfa tını, ihsanını, lûtfunu, iyiliğini ve esirgemesini görür.”

Ebu’l-Kasım Cüneyd şöyle derdi: “Benim sofi grubu ile işim yok. Esas mesele insanın kendi varlığından arınmasıdır. O olunca kalben Hakk’a sefir olur. Hiç kimse sofi olamaz. Olması için Peygamber (s.a.v) Efendimiz’i rüyada görme si, ondan emirleri ve yasakları öğrenmesi icap eder. Bu hâli bulunca, kalbi yücelere çıkar, sırrı temiz olur ve şahın kapısına varır. Eli, Pey gamber (s.a.v) eli ile bir olur.”

* * *

Âdem (a.s) Nebi’nin ilk konuşma dili Süryani idi. Kıyamet günü halk aynı dille hesap verecek. Cennete girdikten sonra Peygamberi miz’in dili olan Arapça üzerinden olacaktır.

Bazı büyükler şöyle temel bir kaide zikretmişlerdir: Allah’a taat üzere olan kula marifet hâli verilir. İsyan yolunu tutarsa, o hâli elin den alınmaz. Kıyamet günü olunca marifet hâlinde iken yaptığı ha taların cezası kat kat artırılır. Ve o marifet, elde bir hüccet olur.

İman sahibinin kalbine, meleklere has bazı hatıralar gelir. O imanlı Zât’ın kalbi ayık olduğu için, yanına gelip duran hatırayı an lar ve sorar: “Kimsin, nesin, neredensin?” Buna karşılık o hatıra şöyle der: “Ben peygamberlik makamından nasibinim, Hak’tan geliyo rum, gerçeğim. Ben sevgilidenim, daima sana yakın olandanım.”

Bu konuşma ve anlaşma sonu, o kulun içi nurla dolar. Gözü O’nu görür, kulağı O’nu işitir.

Artık görür ki, o nur halveti seviyor, bulunduğu ülkeden gider. Bu arada peş peşe bir sürü hâl gelir. Her gelen hâl, bir sıkıntı verir. Ta, sessizlik kaplayıncaya kadar… O geldikten sonra, tümden konuş ma olur. O daima dinler. Bakıldığı zaman, sanki bir yana kulak ver miş, bir şeyler dinliyormuş gibi sanılır.

Konuşmalar sırasında zatın biri kalktı ve dünyalık istedi. Geylâni Hazretleri ona oturmasını emretti ve şöyle buyurdu: Dünya ve âhirete ait işlerin cümlesi için gani gönüllü olmanı isterim. Sonra arzuların için Allah’a dua et ve çalış. Alacağın şeyleri hırsa kapılarak alma, zâhid ol, Allah sana ihsanını yağdırır.

Allah, İsa Peygamber’e şöyle vahyetti: “Dikkatli ol; silerim.”

Musa Peygamber, Hakk’a yalvardı ve O’ndan bir tavsiye istedi: “Beni dile” buyurdu.

Yine istedi, aynı cevabı aldı. Bu tavsiye ve dilek dört defa tekrar edildi, aynı cevap verildi.

Sana şimdilik pek söz hakkı tanınmaz; ta, vücudunu kaplayan kabuk kırılıncaya ve şeriat kanatları seni bağrına basıncaya, işinden ulvi sadalar gelinceye kadar. İşte o zaman fazilet danelerini toplar, onları aldığın için de her şeyden üstün tutulursun. Bu sözlerden son ra, kendini halka üstün tutup onlara karşı sözde yetkili görme. On ları Allah’a çağırmak için manevî bir cezbeye tutulman ve salâhiyet sahibi kılınman gerekir, öğüt vermek için, manevi bir vazife almış olman icap eder.

Zahiren yapılması icap eden işleri ve dış durumu önce tahkim et, sonra bak, Hak yakınlığı tadından neler duyuyorsun ve O’nunla olan münacatından nasibin nasıl?

Halk, yalnız taamın âşığıdır. Konuşmaya devam ederim, yanım da yalnız yokluk vardır. Bana göre, yer ve gök yokluk içindedir. Ve onların ne faydasını, ne de zararım umarım. Zararı ve faydayı yalnız Allah verir.

* * *

Geylâni Hazretlerine, biri şöyle sordu: “Bazı büyükler, Hak yolcusunu, fitnet -keskin zekâ- sahibi olmadan yakalayınız.” buyurdu. Manası nedir?”

Şu cevabı aldı: O yolcuyu namazda ve oruçta devamlı etmeye bakınız. Bu hâ linde o, Hakk’a yakınlığını ve O’nun lûtfuna gark olduğunu bilme sin. Şayet bilecek olursa tembelliğe sapabilir. Sen şirkinle maddi eş ya talebinle bunu arzularsın. Rastgele herkesi taşlamakla bu hâlin
elde edileceğini umarsın.

İnsanların her biri maddi ve geçici şeylerle olmaya baktı. Kimi şöhretin kulu, kimi parasına tapmış. Kimi başındaki şaha tapar, ki mi nefsinin ve giydiği libasın kulu. Bunlar tamamen dalâlet içinde. Bazı ibadet eden kullara bakınca onların da tam halis niyeti bulunmadığı görülür. Onların da kimi orucuna güvenir, kimi kıldığı na mazın kendini kurtaracağını sanır ve avunur. Bazı kimseler de rivavetlerle geçinir. Bir kısım şahıslar cehennemden korktuğu için necat bulacağını sanır. Diğer şahıslar da, sadece cennet sevgisini bilir ve bunu bir halâs çaresi sayar.

O kimse ki, uyanıktır; kalbi Allah aşkı ile doludur. O’nunladır, varlığını O’na vermiştir, halka karşı ruhen bir istiğna duyar ve di lencilik etmez. İşte böylesi lazım! Yeryüzünü geziniz. Böylesini bulur sanız, hemen bağlanınız.

İman sahibinin hüznü yüzünde, sevinci kalbinde olur. Bu hâl za manla aksine de döner ve yüzde sevinç, kalpte hüzün olabilir.

Yüzden gösterilen keder gösterisi halka edep belletmek için olur. Kalbe dolan sevgi ise, kaza ve kaderden gelen müjde ile olur.

Dünya iman sahibi için bir zindan sayılır. Mademki imanlıdır, hâli öyle olur. Takva hâli devamlı olursa, zindan hâlini Hak açar. Sı kıntılı hâlini bilmez olur.

İşte hüccetiniz: “Bir kimse Hakk’a karşı ittikâ sahibi olursa, kurtuluş yolunu Hak açar ve ummadığı yönden geçimini gönderir.” (et-Talâk, 65/2-3)

İman sahibi, vücut yumurtasının kabuğunu kırarsa, hikmet danelerini toplar. Hak yakınlığı kanadı onu sarar, o canibe çeker. Onu sofraların ve şenliklerin sahibi eder.

Ey akılsız, sana şimşekler çakar, ama faydalanman kabil değil. Benliğinde onu tutacak ve sebat ettirecek hâlin yok. Bazı şeyler sa na arz edilir, ama geldiği gibi gider.

Bin defa ölmeye ve yok olmaya muhtaçsın. Sonra hâlinle sebat eder, kalırsın. Geceler olur, gündüzler geçer, sen hâline devam eder sin ve durumunda değişiklik olmaz.

Yedi kat yeri tutan bir kuvvet olduktan sonra, bazı temennile rin olabilir ve gölgende gelişmen mümkün sayılır. Ama bugünkü pe rişan hâlinle, öyle şeyleri beklemen abestir.

Öyle bir hâlin var ki, bir yeşil sebze için, mideni oynatır ve kıya metini koparırsın. Bir akşamlık sofranda lokma eksik olsa, dünya başına dar olur ve kıyametin kopar.

Olagelen hâlleri serbest kıl, kalbine girsin ve birleşsin. Onlardan hâsıl olan kuvvetle sana uçmak düşer. Bir kuş olursun, şarkı, garbı öyle dolaşır gezersin.

Sen uykudasın. Peygamber (s.a.v) Efendimiz: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.” buyurdu.

O, ne kötü uyanıştır ki, ölümden sonra hâsıl olur. Varlığını Hak yolunda hare eden fakir kimseye o gerekir ki, ka naat örtüsünü örte ve iffet perdesine bürüne. Ta Hakk’a vasıl oluncaya kadar onları açmaya. Ve doğruluk ayağı ile Hakk’a koşa; O-nun yakınlık duygusunu bula. Aynı şekilde dünyadan da, ahretten de geçe. Halkı bıraka, varlığını bir yana ite. Bunları kalben yapmalı, aksi hâlde kurtuluş yoktur.

Kul, kalbini gerçek yola koyar ve ilerlemeye devam arzusunu du yarsa, Hakk’ın yardımı onu karşılar, O’nun rahmeti, şefkati kucak lar. O’nun cezbesi çeker ve ilâhî nazarları kavuşur, övgüleri gelir. Peygamber’lerin, meleklerin süvarileri o kulun yardımına koşar. Ve o zata melekler, peygamberlerin ervahı sahip olur. Hakk’ın zevk ve sa fa âlemlerine götürürler.

Ey kalbi ölüler, cennet arzunuz, sizi Hakk’a karşı bağladı. Ayrılınız, ayrılınız, yaptığınız hatalardan dönünüz.

Kısa emelli olmalısın. Kalbinin Hakk’a yakınlık bulması için maddi emellerden ayrılman icap eder. Sır âleminin halktan temiz ve Hakk’a yakın olması için hemen her arzunun yerine gelmesini dile me.

Ümitlerini kıs ve ezeldeki yazını okumaya başla Onları okurken satır satır üzerinde dur. Kelime kelime bak. Her harfi incele. Onlar da vakitlerini, zamanlarını görmeye başlarsın. Hatta saatini, anını dahi öğrenirsin. O vakit gideceğin yerler sana gözükmeye başlar. Se ni kaplayan her ilâhî korku, Hakk’a iletir. O cezbe anında sana dü şen, sebat ve olgunluktur. Hiçbir şeyi düşünme, ömrün uzaması veya kısalması, kıyametin kopması veya kopmaması, senin için bir önem taşımasın. Hak sana ister öfke duysun veya dargın kalsın. İster sana bir şey versinler, isterse mahrum bıraksınlar.

* * *

Sonra Geylâni Hazretleri bağırarak ayağa kalktı, yüzünü elleri ile kapadı ve “Ey ateş, selâm ve serin ol!” dedi. Daha sonra dua etti: “Allah’ım, ayıplarımızı yüzümüze vurma.”

Daha sonra oturdu ve öğütlerine devam etti. Daha önce anlattı ğı gibi, Süfyân-ı Sevri’nin, Fudayl b. İyaz’a söylediği: “Gel, oturalım, Hak katında bilinen hâlimizi düşünelim ve ağ layalım!” sözünü anlattı. Sonra, öğütlerine devam etti:

Onlar, Hak’tan çekinir ve korkardı. Hak onlara neler verdi ise, onlar da onu dağıtırdı. Kalpleri daima hüzünle dolar ve taşardı. Onlar, yaptıkları işin kabul olmayacağını düşünür ve ağlardı. Son nefeslerinin iyi geçmeyeceği üzüntüsüne kapılır, sızlarındı. İmam-ı Ahmed son nefesle değişen âlemi anlatırken şöyle derdi: “O bir başka libastır, bir başta taamdır ve günler gayet azal mıştır.”

Ey evlat! Halka minnet kapısını ört, göreceksin ki, o dem Hakk’ın iyilik kapısı sana açılacak.

Geylâni Hazretleri ayağa kalktı; sağa, sola hafif hafif sallandı ve öne doğru eğildi; elini göğsüne koydu ve bastırdı. Sonra oturdu ve devam etti:

Ey gözsüz, işte kapı açık, içeri gir. Kapılar ancak iki tanedir. Onların biri açık, öbürü de kapalıdır. Şu açık kapıdan gir.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in sünnetini ihya için sebepleri bırakma. Bu yoldan yürü ve sebeplerin sahibini bulmaya bak. Bunu yaparken Peygamber’e (s.a.v) uyduğunu bil; onun hâlini benimsediği ni sez. Çalışmak onun âdeti, sebepleri bırakıp sahibine karşı tevekkül göstermek ise, onun hâlidir. Bunları yaptıktan sonra, varlığını at maya gücün yeterse yap. Sebepleri bir yana at. Hâli bırak, işlerini Hakk’a ısmarla; o sana yeter. Seni yükseltir, yakınlığını verir. Ve an lamadığın şeyleri sana anlatır. Her şeyi Allah bilir, hâlbuki siz bile mezsiniz. Onun kader dalgalarına teslim ol. Artık nerede kalsan, ilâhî fazlı orada bulursun. Ne yana dönerseniz, ilâhî tecelli oradadır.

O’na dön, dönmek iste; yakınlığını, ünsünü ve şefkatini görür sün.

Maddi bir zenginin misali, bir âmânın misalidir. Yemeği gelir, yer, ama nereden geldiğini bilemez. Geldiği yeri öğrenince o tarafa bakar. Yalnız kısmetinin geldiği ciheti açar, öbür yönleri kapar. İç varlığından, mana zenginliğinden haberi olmayan zengin de âmâ gi bidir. Alır, yer fakat hazinesini bilmez.

Kul, aslında manen zengindir. Hazinesi vardır. Ama ondan haberi olmadığı için sadece önüne geleni alır. Manevi gözleri açılmadı ğı için ötesini göremez. Eğer bir kul, her şeyi kolaylaştıran, rahatlık veren, ihsan eden ve kendi varlığına çevirenin yalnız Allah olduğunu anlayabilse, kalbini O’na bağlar, başkalarını bırakır.

Nefsine âşık oldun. Onun sana düşmanlığını anlasaydın, ona uy mazdın, yanlış hareketlerine karşı yanardın. Onu öldürücü düşman olarak tanımış olsaydın, yemek, içmek bile vermezdin. Ancak hakkı olan miktarı verir, ötesinden mahrum bırakırdın.

Sana bugünkü hâlinle zaviye yaramaz. Bir köşeye çekilip otur mak seni ıslah edemez. Çünkü sen sokaklardan hoşlanırsın. Bu hâ linde de sana Hakk’ın sırrı verilmez. Hakk’ın sırrınaittilâpeyda eden kimse, dilsiz olur. Sır saklamayana, sır verilmez.

Sırrını saklamaya güçlü olmayan, halka uzak durmalı; mağara lara, sığınaklara kaçmalı. Sahillere, ovalara, yabanlara gitmeli.

İlmin ve hikmetlerin asasını bulamayan, her ikisini benliğinde saklama gücüne sahip olmayan, şahın sopasına düşer; ilâhî kamçı ile terbiye alır. Açlık Hakk’ın kamçısıdır. İşler hükme göre yürütülmezse Allah kıtlık verir; şiddetin ve darlığın zuhuru kulların hata sından ileri gelir.

Yazık, ilâhî sevgiyi iddia edersin, ama dünyalık ararsın veâhiretingüzelliğine talip olursun.

Ey ahmak, bir taraftan Hakk’a bağlılığını ve sevgini iddia eder ken öbür taraftan da O’ndan küçük işler talep edersin. Bir zorluk ge lince ondan sızlanmaya başlar, iyiliğin gelmesini dilersin. Sen, Allah yolcularından olamazsın; onlara yanaşma. Bu hâlinle onlardan uzak ol. İyi olmak için onlar gibi hareket etmen icap eder. Sen halkın kulu ve kölesisin. Nefse taparsın; boş arzuların ardından gidersin. Şehvet duygularını benimsemektesin.

Yanımızda, sizin durumunuzu ölçebilecek âlet var.Nakkadımızvar. Kalp ve bozukluğunuzu meydana çıkaracak kuvvetimiz mevcut. Hâlinizi tahlil eder, size anlatabiliriz.

Ey iddiacı, iş iddia ile bitmez. Söylediğin şeylerin hiçbiri yerinde olmuyor. Her şeyin kendine has bir zamanı var. Dua için durumun müsait olması, konuşmak için hâlin olması gerekir. Sessizlik için de daha başka şey gerek. Ona nazar için hâl gerek. Ona karşı göz yum manın da, ayrı bir manası var. Nerede her şeyi yerli yerince yapan zatlar ki, onlarla sohbet edelim. Bu sözümüz, doğruların bulunmadı ğı manasına gelmez. Doğru iş tutanlar, her zaman mevcuttur; hatta zamana göre artar bile Onlar için ibadet her hâlde vaciptir. Nimeti gönderene şükür için ibadetten ayrılmazlar. Onlar her nimeti şükürle Çarşılar,taatlemukabele ederler.

Bu yol, sana helâlin azını almayı emreder. Bugün, içinde bulunduğun helâli azalt. Çoğaltırsan herkesin müşterek işi olan mubaha dalarsın; senin bir özelliğin kalmaz. Ona da dalınca, şüphelere gir men ihtimal dâhiline girer. Şüphelinin sonu ise, insanı harama iter. Haramın sonu ateştir.

Asılzâhidlik, helâl işlerde kendini gösterir. Zaten haramda, her keszâhidsayılır.

Her bakımdan kemal yolunu arayan zatın kalbine bazı varidat gelir. O varidatı almak kolay olmaz. Doğum anında, sancıların verdi ği acı neticesi üstünü başını yırtan ananın hâline benzer. Akıl onu kolayca idrak edemez. O anda gelen sese dayanılmaz ve onun getirdiği vecde kolay tahammül edilmez.

Bizim hâlimiz, ilâhî vaadi intizardır. Halka karışır, dua ederiz, ama kalbimiz Hakk’a bağlıdır. O’nun vaadini gözetiriz. Ta onun fa zilet taamınıtadmcayave orada sebat buluncaya kadar hâlimiz böy le devam eder.

Hakk’ın arzusuna uyma bahsinde zafer umuyorsan, arzularını bı rak, dileğini terk et. Sevginin şartı, şahsi iradeden ve arzudan geç mektir.

Hâlin yukarıda anlatıldığı gibi olursa, dilin söz ettikçe, kulakla rın ses aldıkça, gözlerin gördükçe ilâhî lütuflar ve keremler sana gel meye başlar. Ve ruh âleminin temizlik haberi, meyveler ve cevherler hâlinde süzülür gelir. Hizmeti ve hizmetçileri bulursun. Her şey sana hizmet eder ve her şey seni över. Hak Teâlâ, senin iyiliğini bütün varlığa ilân eder.

Hak Teâlâ buyurdu:“Peygamber’in getirdiğini alınız, yasak ettiği şeylerden kaçını nız.” (el-Haşr, 59/7)

Allah’ın ve Peygamber’in emirlerine yapışınız, onlarla amel edi niz. Bu yolda benlik davasına kapılmayınız. Hakk’ın emrine uyunuz. Bu yolda ben ve biz yok, Sen, Sen var. Evvel,âhir, zahir,bâtın, hep O.

Hak Teâlâ:“Sema ve yolcusuna yemin olsun ki!” buyurur.

Buâyettekisema malûm. Yolcusu da Peygamber (s.a.v)Efendi miz’dir.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, yedinci katsemayakadar yükseldi ve Hak Teâlâ’yı baş gözü ile gördü. Kalbi ile bütün varlığı ile gördü. VeRabb’iile orada kelâm etti.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz yükselmeden evvel yeryüzünde onu kalbi ile gördü. Çünkü kalbi sahih olan zatlar, Hak Teâlâ’yı kalpten görür. Perdeler aralanır, semaların varlığı silinir. Hakk’ınZât’ıkalır. O dem, himmetler yürür, sırlar yola revan olur.

Doğruların kalbi, âlemleri Yaratan’ın nuru ile parlar. Onların si nesi kâinata ışık saçar.

“Mü’mininferasetinden sakınınız!” mealine gelen hadis-i şerif bunu anlatır.

Kalp, Hak yakınlığını bulursa sema olur. Orada ilim yıldızları parlar ve marifet güneşi doğar. Onlardan hâsıl olan nurdan melek ler ışık bulur.

Üzerinde Hak tarafından bir muhafızı olmayan şahıs yoktur, O muhafız, şeytanın kapmasını önler. Bazı fertler vardır ki, onların muhafızı saflar hâlinde durur ve yabancıya kapılmalarını önler. Hak, onların sahibi olup bütün hâllerini kuşatır, başarı ihsan eder.

Çanakkalede Şehit Olan Kardeşlerimiz İçin

Ey Adem Aleyhisselam’ın evlatları! Kabil, kardeşi Habil’i öldürerek lanet halkasını boynuna geçirmiştir. Sizlerde birbirinizi öldürerek lanet halkasını boynunuza geçirmeyin. Unutmayın ki şeytan ateşten yaratılmıştır ve fesat çıkararak, dünyayı ateşe vermek istemektedir. Şeytanın adımlarını izlemeyin, birbirinizin kanını dökmeyin ve  yeryüzünde fesat çıkarmayın!

Kutbuzzaman Eş-şerif Es-seyyid Muhammed Sıddık Haşimi Hazretleri

الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُم مُّصِيبَةٌ قَالُواْ إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ

Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).

Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.

Bakara Suresi 156. Ayet

Aziz şehitlerimizin ruhları için 11 ihlas 1 fatiha okuyalım!!!

Mehmet Akif Ersoy
Çanakkale Şehitlerine
Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmaraya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- bu: bir Avrupalı!
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer. (1)
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da, (2)
Ostralyayla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra melundaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor amâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kalâ mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü tesis-i İlâhî o metîn istihkâm.Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun-i beşer;
Bu göğüslerse Hudânın ebedî serhaddi;
O benim sun-i bedîim, onu çiğnetme dedi.
Âsımın nesli…diyordum ya…nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, (3)
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîdi…
Bedrin arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
Gömelim gel seni târîhe desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
Bu, taşındır diyerek Kâbeyi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan, (4)
Yedi kandilli Süreyyâyı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîni,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, asâra gömülsen taşacaksın…Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

(1) İlk baskılarda:…kum gibi, mahşer mi, hakîkat mahşer.
(2) İlk baskılarda:…duruyor karşında,
(3) İlk baskıda: Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
(4) İlk baskılarda: Ebr-i nîsânı açık…

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -2

Doğru zat, dinin acıklı çağrısını duydu. Hemen kalbine ve sırrına emir verdi, onun yardımına koştu.

Halk, yasakları çiğnediği, emirleri terk ettiği ve her şeyi arkaya attığı zaman doğru zat, onun, yani dinin nasıl yalvardığını ve Rabb’inden nasıl yardım istediğini işitir. Bu işitme sonunda hemen kollarını sıvar, başını diker, ona yardıma koşar. Emirleri yaptırmak, yasaklardan sakındırmak için elinden gelen gayreti sarf eder. Halka nasihat eder, dini, onların benliğine eritip akıtmaya bakar. Bu işi, Yaratan’ın kuvveti ile yapar. Nefsini, tabiatını, şahsi isteğini ve bilgisizliğini karıştırmaz. Hele nifak hiç yapmaz.

İbadet, âdetleri terktir. İbadet anında, alışılmış olan dünyalık hiçbir âdet yapılamaz. İbadet yerine gidildiği zaman bütün âdetler bir yana atılmalıdır. İbadet zamanı, dünya bağlarını iptal ediniz. Halka bağlanmayınız. Hakk’a bağlanınız. Yapamadığınızı yapar gibi göstermeyiniz. İyiyi kötüyü seçen Zât’ın gözleri var. Taşıdığınız hâle göre o ölçüye vurulmadan hiçbir işiniz kabul olunmaz. Benimsediğiniz her şeyi bir yana atınız; onları hesaba katmayınız. Ocağa girmeden, kiriniz, pasınız temizlenmeden durumunuz makbul olmaz. İşin kolay olduğunu sanmayın, sizin hemen hepiniz ihlâs iddiasını taşır, ama ölçüye vurulunca nifak hâliniz ortaya çıkar. Eğer imtihan olmasaydı, ne iddiacı çıkardı, ne iddiacılar! Bir kimse halim selim olduğunu iddia ederse, karşısına öfke verecek şeyler çıkarılıp dene nir. Cömert olduğunu anlatandan bir şeyler talep edilir. Her şeyin ki, varlığı iddia edilir, zıddı ile imtihana sokulur.

Hevesi bırakınız, takvaya yapışınız, bütün hâlinizittikâüzere olmalı. Hak Teâlâittikâsahiplerine sahip olur.

Şirki temelinden yıkınız. Yanlış hareketlerin en ufak parçasını dahi yapmayınız. Kitap ve Sünnet’in bağını tutunuz ve onu elinizden salmayınız. Bütün hâlinizi iyi etmeye gayret ediniz. Allah, kerimdir. Yalnız Hak’tan çekininiz, başkasından korkmayınız. Samimi bir kulda, iki korku olmaz.

Allah yolcularının korktuğu şeyler yukarı bölümlerde anlatıldı. Onlar, dünyada oldukları müddetçe yemede, içmede, giymede, nikâh işlerinde ve bütün yaptıkları işte bir çekinme duygusu taşır. Bilhassa haram ve şüpheli şeyleri bir yana atar, helâl olanın da azını alırlar. Haramlar için azap varsa, helâl olan için de hesap olduğunu bilirler. Onlar her hâllerinde bir ihtiyat sahibi olmuşlardır.Zâhidlikhâline ermek için her eşyayı bıraktılar.Zâhidlikhâli kemal bulunca mari fete çevrilir. Marifet hâlinde de tam olgunlaşma ilâhî ilimlerekalbolurve halkın başı üstünde taşınır.

Şüphesiz, büyük insanların yanında haram, şüpheli şeyler bulunmaz. Onların yanında yalnız helâl vardır. O da, doğru zatların alıp harcadığı şeylerdir. Onlar, haram şeyin adını anmadıkları gibi akıllarına bile getirmezler.

Kul dünyayı ve âhireti bir yana atar, Hakk’ın Zât’ından başka şeylere karşı soğukluk duyarsa, kalbi Hak yakınlığını kazanır. O’nun lütuf ve iyilik evine girer. Bu girişten sonra, maddi geçim için üzüntü duymaz. Yemek, içmek ve diğer işleri için herhangi bir sıkıntıya düşmez. Kalbi, bu gibi şeyleri düşünmez olur.

Hak yakınlığını bulan zatların kalbi, yakınlık ve ihlâs ilmi ki tabı ile beraberdir. Onların kalbi, her maddi eşyadan fena bulmayı ve Hakk’ın önünde serilmeyi bilir. Hâl ki böyle oldu, Hak onları idare eder ve başkasına bırakmaz. Bu anlatılanlar, yaratılmışın düşün cesi ötesinde kalır. Bu hâller, zahirde görünenlerin çok ötesindedir. Hak o kulları yok eder, sonra dilerse diriltir.

İlk bilgi, ondan sonra hâsıl olan ilimle kuvvet bulur. Cehaletten sonra ilim, sonra ihlâs, sonra ikinci ilim ve ikinci amel. Sükûttan sonra konuşmak… Varlığından soyunup O’nunla var olmak… En büyük iş…

* * *

Ey ölü kalpliler, yanımda niçin oturuyorsunuz? Ey dünyaya ve onun sultanlarına tapanlar ve ey kolaylığın ve kıtlığın kulları, yazık size! Buğdayın bir tanesi bir altına çıksa iman sahibini üzmez. Onun rızkı, yakin kuvveti ile Yaratan’ına dayanmasıdır. Sen kendini bozuk işinle iman sahibi mi sayarsın? Sayma. Bütün eşyayı bir yana at. Allah yolcuları ve onun sofracıları öyle yaptı.

Halkı bir yana atmak gerçek iş! Yaratan’la olmak ise, en gerçek iştir. Sizi iyiliğini ve kötülüğünü bilmeyen kimselerden görmekteyim.

Size söylemekte olduğum şeyler, tevhide ait deliller ve büyük insanların sözlerine dikkattir. Onların kelâmı vahye benzer. Hak’tan alıp konuşurlar. O’nun emri bu yiyici halkın emirlerine benzemez; işte o emir gereğince hareket ederler.

Sen hevesten ibaretsin. Sözlerini kitaba bakarak söylersin. Bu gün kitabın kaybolsa ne yapacaksın? Yahut o kitaplarına ateş düşüp yansa hâlin nice olur? Günün birinde lamban sönse, içinde su olan kabın kırılsa, lambanı nasıl yakacak, kibriti nereden bulacak ve kadehi kimden temin edeceksin? İşte bunları düşün. Bir kimse bilgi toplar, onunla amel eder ve ihlâs sahibi olursa, kadehini orada bulur; Hak ona yardımcı olur, ilâhî feyiz kaynağından da nurunu alır. Bu nurdan hem kendisi ışık alır, hem de başkaları.

Ey kuru gürültünün çocukları, nefsin ve uygunsuz arzu elleri ile yazılan eserlerin yavruları, onları bir yana atınız ve ayrılınız.

Yazık size, herkese tahsis edilen şey üzerinde niza çıkarır, helak yolunu tutarsınız. Bir türlü kısmetinize razı olmazsınız. Sizin bu yer siz çabanızla, ezeli bilgi ve onun gereği nasıl değişir? Siz bunu nasıl yapabilirsiniz?

Mü’minve Müslüman olunuz. Birâyet-i kerimede şöyle buyrulur:“Onlarâ yetlerimize inandılar ve Müslüman oldular.” (ez-Zuhruf, 43/69) İslâm’ın gerçek manası hakikate teslim olmaktır. Allah yolcuları, varlıklarını Hakk’ın önüne serdiler ve “Niçin, nasıl, yap ve yapma” gibi sözleri unuttular.

Onlar, ibadetin çeşitlerini yapar, ayrıca Hakk’a karşı sevgi ile karışık korku taşırlar. Bu sebeple Hak, onları şöylevasfetti:“Ve o kimseler ki, Rab’lerinin huzuruna varacaklarını bildikleri için verdiklerini kalpleri çarparak verirler.” (el-Mu’minûn, 23/60)

Bunun tefsiri şöyle olabilir: “Emirleri yerine getirip yasaklardan kaçtılar. Verdiğim belaya sabırla karşı koydular. Verdiklerim için şükür yolunu tuttular. Nefislerini, mallarını, çocuklarını ve her şeylerini, ezelde yazdığım bilgi eline teslim ettiler. Bunları yaparken benden çekindikleri için
kalpleri titrer oldu.”

Yani makbul olup olmayacağı endişesi ile irfan sahibi,âhiretekarşı bir istiğna duygusuna sahip olursa ona: “Beni bırak, Hak kapısına talibim!” der. “Sen ve dünya benim için aynı şeysiniz. Dünya seni görebilmem için bir perdedir. Sen deRabb’imekarşı bir perdesin. Her ne ki, beni Rabb’imden ayırır, onda iyilik yoktur.”

Bu kelâmı iyi dinleyiniz, çünkü ilâhî bilginin özüdür. Halktan ve halkla zuhur eder. İlâhî iradenin de özüdür. Bu anlatılanlar, nebilerin velilerin ve sâlih kulların hâlidir.

Ey dünyaya ve âhirete tapanlar, siz Allah’ı bu hâlinizle bilemezsiniz. Ne O’nun yarattığı dünyayı, ne deâhiretianlayabilirsiniz; hepsinin cahilisiniz.

Sen hissiz bir duvar gibisin. Dünya sana put. Âhiretsana put.

Halk sana put. Şehvet, lezzet sana put. Övülme ve saygı istemen sana put. Halk gelsin, elini öpsün; bunu istersin. Hâlbuki bu da sana put. Sen bilesin ki, Hak’tan gayri tapındığın cümle eşya, sana put sayılır.

Allah yolcuları dünyayı veâhiretiisterler, ama sizin istediğiniz gibi değil. Onlar dünyayı veâhiretialır, Hak kapısına teslim ederler. Onları bir tabibe gösterir, onun vereceği tavsiye gereğince hem yer, hem de hastalara verirler.

* * *

Ey içi bozuklar, sizin bunlardan haberiniz var mı? İçi bozuk münafık, bunlardan bir harf dinlemek istemez. Asıl kıyamet onun üzerine kopacak; çünkü o gerçeği dinlemek istemez oldu.

Sözlerim bir gerçektir, ben de Hak yolundayım. Sözlerim Allah tarafındandır. Boş yere kelâm etmem; dini emirlerin gereğini söyle rim. Lâkin senin anlayışındaki sakatlık bir afettir.

Yazık sana, öğrendin ama iş tutmadın. Bildiğinle amel etmeyince ne faydası var? Gençlik çağında erenlere koşmadın; ihtiyarlık hâlinde onlara nasıl hizmet edeceksin?

Her iman sahibinin ölüm anında keşfi açılır, cennetteki yerini görür. Huriler, vildanlar ona gösterilir. Cennetin kokusunu alır. Bu hâller olunca ölüm ve sıkıntıları hafifler. Hak, Âsiye Sultan’a yaptığını ona da yapar. Hakk’a vasıl olanların çoğu, ölümden hayli zaman önce bu hâli sezer. Bunlar, Hakk’a yakın, Hak tarafından seçilmiş bazı fertlerdir.

Yazık oluyor sana, hiç bir işe yaramayan yersiz hezeyanları bırak. Verilen ilâhî hükmü, hiç kimse reddedemez. Onu hedefinden uzaklaştırmaya kimsenin gücü yetmez. Teslim ol, rahatı bul. İşte gece ve işte gündüz… Bunların reddi senin için nasıl imkân dâhilinde olabilir? Gece gelince herkes kabul eder; sen ister beğen, ister beğenme. Gündüz de aynı şekilde. Senin inadına her ikisi de gelir. İlâhî kaza ve kader de aynı hükmü taşır; lehine ve aleyhine olan her şey gelmeye devam eder. Fakirlik karanlığı üzerine çökünce teslim ol, zenginlik gününü bekle. Hastalık gecesi basınca ona da teslim ol, şifa sabahını bekle. Sevmediğin şeylerin karanlığı basınca sabırla kal; sevilen şeyleri getiren aydınlığı bekle.

Hastalık, darlık, fakirlik ve şeref kıran gecelerde rahat gönülle bekle. Hakk’ın ezelde vermiş olduğu ahkâmı redde kalkma. O’nun kaderine karşı koyma; sonra helak olur, yıkılırsın. İmanın yok olur. Kalbin kararır, sırrın ölür.

Hak, peygamberlerine indirdiği bazı kitaplarında, şöyle buyurur: “Ben öyle Allah’ım ki, benden gayri ilâh yoktur. Bir kimse hükmüme teslim olur verdiğim belaya sabreder, nimetlerim için şükür yolunu tutarsa, onu katımda doğrulardan yazarım. Aksine bir kimse hükmüme boyun eğmez, nimetlerim için şükür yolunu tutmaz sa benden başka ilâh arasın.”

Kazaya boyun eğmez, belaya sabırla karşı koymaz, nimetlere şükür yolunu tutmazsan sana Rab yoktur. Başka Rab ara; ama O’ndan başkası da yok.

Hâl böyle olunca dilersen O’nun hükmüne boyun eğ, dilersen kadere, hayra, şerre, acıya, tatlıya dayan. Hoş, istemesen de olan olacak.

Sana gelecek bir şey, saklanmanla seni kaybetmez. Sana gelme si imkânı olmayan, aramakla ve çalışmakla bulunmaz.

İmanın tam olduğu zaman velayet kapısına adım atmış olursun. O kez, Hakk’ın tam kulluğunu bulanlardan olursun. Veli kulun en büyük işareti, bütün hâlinde Yaratan’ına uymaktır. Bütün hâli Hakk’a muvafık olur. Niçin ve nasıl gibi sözlere dalmadan emirleri yerine getirir ve yasaklardan kaçar. Şüphesiz, bu hâlde, o kulun Hak’la sohbeti devam eder. Hakk’ın sohbeti olan yakınlık, ne sağ, ne sol, ne de arkada olur; önde ve aranan yerde bulunur ki, bu da yeter. Orada sine olur, sırt olmaz. Yakınlık olur, uzaklık olmaz. Safa olur, keder olmaz. Hayır olur, şer olmaz.

Senin ümidin yaratılmışlarda! Onlardan korkman var ya, işte bu,Rabb’ineşirk olur. Onlar bir şey verince övmen vermeyince sus man var ya, işte bu daRabb’inekarşı şirk olur.

Yazık sana, yaptığın hatalı işlerin hangisi seni erenlere katabi lir? Sende hayır yok.Tevhidhâlin yok. Kâinatta bulunan her şey Hak’tan alınır ve O’nda bulunur. Hakk’ın katında bulunan eşya için halka gidilmez.

Hak yola dönüş tadından almak, O’nun kapısına doğru hayli yol kat etmeden elde edilmez. İlk başta bazı sebeplere takılmak, sonra da onları bırakıp sahibine koşmak icap eder. Yola ilk giren, sebeplere yapışmalıdır. Düşün ki, bir kuş yavrusu uçabilmek için ana ve ba basının yardımını ister. Büyüyüp uçunca onlardan bir talepte bulunmaz. Kanatları kuvvet bulur, rızkını yalnız başına temin eder.

Acaba sizden biriniz, halkı, sebepleri, gücünü, kuvvetini bir ya na atarak Hakk’a tevekkül ederek bir lokma yedi mi?

Yazıklar olsun sizlere. Sizde mevcut olmayan şeyin varlığını nasıl iddia edebilirsiniz? Gücüne, kuvvetine ve halka dayandıktan sonra iman, ikan,tevhidveislâmiddiasını nasıl yaparsın? Aklını ba şına al; bu iş, kuru iddia ile elde edilmez.

Sana acırım, şu yüce makama çıkar, halka öğütler verirsin. Son ra da acayip bir şekilde gülmeye başlarsın. Halkı güldürmek için hikâyeler anlatırsın. Hâl böyle olunca, ne sen felah bulursun, ne de onlar iflah olur.

Vaiz, edepli bir muallim, dinleyicileri ise öğrenmeye muhtaç ço cuklar gibidir. Onlara bir şey öğretebilmek için ciddi olmak ve işi çığırından çıkarmamak icap eder. Bu usulün dışında terbiye, pek az kimselere nasip olmuştur. O da ilâhî bir himmete ermiş sayılır.

Sizden çoğu İslâmiyet’i dış manası ile anlar. Âdeta küffar güru hunun dediği gibi:“Hayat yalnız dünya hayatıdır; ölür, diriliriz. Bizim hâlimiz za­mana bağlıdır, bizi helak eden odur.” (el-Câsiye, 45/24)

Küfür ehlinin bu sözünü Hak Teâlâ bize haber verir. Sizin ço ğunuz içinden öyle söyler, ama yaptığı bazı işlerle dıştan örtmeye çalışır. Onların yanımda sinek kanadı kadar kıymeti yoktur. Onla rın her hâli, yarın Hak katında açığa çıkacak. Onların iyiyi, kötüyü ayırt edecek kadar akılları da yok.

* * *

Hak, Yusuf Peygamber’in hikâyesini anlatırken onun ağzından şöyle buyurdu:“Biz, metaımızı kimde bulursak onu alırız; bankasına dokunmak tan Allah’a sığınırız.” (Yûsuf, 12/79)

Yani, Hak Teâlâ, imanı, tevhidi velayet sırrını kimde bulursa onu katına kabul eder.

Kalp, Allah için iyiliğini bulursa Hak Teâlâ onu sebeplere ve halka bırakmaz. Sebeplere dayanarak alış veriş yaptırmaz. Her yara mazdan alır, halis kılar. Düşük hâllerini ayağa kaldırır; rahmet ka pısına oturtur, lütuf köşesinde uyutur.

Yazık sana, İslâm gömleğin yırtık, iman elbisen pis, sen üryan, kalbin cahil, sırrın kederle dolu. Gönlün İslâmiyet’e açık değil. İç âle min harap, dışın mamur. Bütün defter sahifelerin günah karası ile dolu. Sevdiğin, dünya yolu… Kabir kapısı açık,âhiretsana doğru. En kısa zamanda işlerini düzeltmeye bak. Gittiğin yeri gör. Bilemezsin, çok kere ölüm şu anda ve şu günde gelebilir. Ümit beslediğin cümle eşya ile aranı açar. O zaman dünyadan ümit ettiğini bulamazsın. Arzularına nail olamazsın.Âhiretişlerinden unuttuğun her şey önü ne çıkar.

Allah’ınZât’ındangayri şeylerle meşgul olmak bir heves sayılır. O’ndan başkasından korkmak ve O’ndan gayriye bel bağlamak, boş heves demektir. Allah’tan başka kimse bize zarar getirmeye, iyilik yapmaya kadir değildir. O her şeye bir sebep halk etti. Bütün hü kümler sebeplere dayanarak gelir. Bir kimsenin bize iyiliği dokunu yorsa, Hak Teâlâ o iyilik için o şahsı sebep kılmıştır. Zarar da aynı…

Sen hükmü gözet. İşlerini hükümle yürütmeye koyulduğun dem, hazan yaprağı gibi sebepler seni bırakıp gider. Hükümle amel etti ğin an sebep kalkar, ona yarayan zuhur eder. Kabuk ortadan kay bolur, öz kalır. Öz, sebeplere sahip olanı bulmak ve ona bağlanmak tır. Asıl gaye, bir ağaçtan maksut meyvedir ki, o da budur.

Vahdet hâlini bulan zat, daima hâl değiştirir. Her an, bir ileriye geçer. Su kabını bırakır, sakiye koşar. Saki ile de yetinmez, ırmağa ve oradan da denize koşar. Sanatı bırakır, onu yapana koşar. Par çayı atar, köke koşar. Çocuğa bakmaz, pederini bulur. Kulu bırakır, efendisine gider. Güçsüzü bir yana atar, güçlünün yolunu tutar.Fakrhâlini iter, Hak varlığı ile zengin olmaya can atar. Zayıflık is temez. Hakk’ın gücü ile kuvvet bulmaya koyulur. Azını terk eder, çokta kaybolmaya gözünü diker.

Bana karşı yükselmeyin, çoğunuz kalbinde iman taşımaz. Sizden birinizin nefsine ait bir dileği varsa, onu sükûtla, edeple gemlesin. Takva zırhı ile onu çevirsin. Nefsin iyiliğe varmasına,Rabb’inevasıl olmasına bu hâl sebep olur.

Hakk’a vusul, iki yoldan mütalâa edilir. Biri, avama karşı, öbürü de seçme kullara göre olur.

Avam halk ölümden sonra Hakk’a vasıl olur. Seçme kullar ise, bu âlemde kalben Hakk’a vasıl olurlar. Bunlar pek az olup vasıfları daima nefislecihadetmek ve manen halk âlemini bir yana atıp otur mak olur. Halkın zararını görmezler. Bu hâlleri devam ettikçe Hakk’a vasıl olmuş olurlar. Avam halkın ölüm sonunda ereceğine, bunlar öl meden evvel ererler.

Bu hâl, bir kimsede tam şeklini bulunca onda bir inkişaf olur. Konuşmaya ve zahirdeki ehli ile ilgilenmeye başlar. Bu hâle eren zat der ki:“Cümle ehlinizi bana getirin.” (Yûsuf, 12/93)

Bunu Yusuf (a.s) Peygamber söylemişti. O kuyudan kurtuldu. Zindandan çıktı, zenginliği ve mülkü buldu, sıkıntısı gitti, genişliğe erdi. Çeşitli darlıklara katlandı ve her varlığı eline aldı. Kardeşleri ne dedi ki:“Artık, ehlinizi cümleten bana getirin.” (Yûsuf, 12/93)

Bundan önce suspustu. Kuyudan ve zindandan çıkınca, açıklık geldi, konuştu. İnkişaf oldu.

* * *

Ey cemaat! Her şeyi, Yaratan’dan talep ediniz. Allah yolcuları Hak yakınlığı için ruhlarını dahi harcadılar. Aradıklarını bulunca buldukları varlık sahibi verdiklerini fazlası ile ödedi. Bir kimse, yap tığı işi bilirse harcadığı şey fazlası ile eline girer.

Şöyle bir hikâye anlatılır:

Zatın biri köle pazarına uğradı. Orada güzel bir cariye gördü; kalbi ona bağlandı. Bir türlü bırakıp gidemedi. Altında yüz altın de ğerinde bir atı vardı. Elbisesi de güzeldi. Kılıfı altın işlemeli bir de kılıcı vardı. Bir de kara kölesi bulunuyordu. Bu ihtişamı ile cariye nin sahibine yanaştı ve kıymetini sordu. Cariye sahibi, o zata baktı ve şöyle dedi:

“Şüphesiz sen cariyemi sevdin; gerektir ki, seven, sevdiği uğ runa sahip olduğu cümle varlığı harcasın. Şu anda neyin varsa bana bırakırsın ve bunu alıp gidersin.”

O zat atından indi. Neyi varsa çıkardı. Elbisesini attı, muvakkat bir gömlek kiraladı; neyi varsa cariye sahibine verdi ve cariyeyi alıp gitti. Evine vardığı zaman, başıkabak, ayağı çıplaktı. Ama cariye onundu.

Bu zat yaptığını bildi ve verdiğinin üstünde bir hakka sahip ol du. Sevgisinde sadık olan, sevgilisi dışında hiçbir şeyle olamaz.

Sizden biri, Hak Teâlâ’nın cennette olan nimetlerini haber ve ren, “Orada nefislerin özlediği ve gözlerin zevk aldığı şeyler var.” (ez-Zuhruf, 43/71)âyet-i kerimesini işitse ve “Oranın pahası ne ola?” diye sorsa şu cevabı veririz: Hak Teâlâ şöyle ferman buyurdu:

“Allah,mü’minlerden, cennet karşılığı nefislerini ve mallarını satın aldı.” (et-Tevbe, 9/111)

Nefsini, malını Hakk’a teslim et, her şey senin olur. Bir kimse bana dese: “Hakk’ın veçhini dileyenlerden olmak istiyorum. Kalbime Hak yakınlığı kapısının şafağı çıkıyor. Hakk’ı sevenleri ve Hak kapısın dan içeri girenleri, onun dışında kalanları görüyorum. O kapıdan alınmış olanların üzerinde şah libası var; buna ermenin pahası ne ola ki?” Ona şöyle deriz:

“Cümle varını harca. Şehvetini ve lezzetini bırak. Kendinden geç, O’nda fena bul. Cenneti ve içindekileri unut, vazgeç. Nefsi,hevâîişleri, dünya ve âhiret tatlarını bırak. Cümle maddiyatı geç, bu gibi işlerin tümünü arkaya at. Sonra da oraya gir. Bunları yaptıktan sonra, gözlerin görmediğini, kulakların işitmediğini duyacak ve göreceksin. Ayrıca beşer kalbinin hatırlaması kabil olmayan işleri de öğreneceksin.”

Bu hâller bir kimsede tam ve kalp ayağı iman yolunda sabit olursa, hem dünya, hem uhrâ onun olur. Her ikisi de onun eline zahmetsiz girer. Onlar da bir arada kula nimet olarak ihsan edilir. Bunların sonu da Hakk’a yakınlık, O’na nazar olarak tekâmül eder. Dünyada Hakk’a kalben yakınlık duyar,âhirette ise görerek O’nun yakınlığına erer.

* * *

Ey evlat! Allah, dedikten sonra kalanı bırak. Söyle: “Beni O yarattı; hidayetim O’nun elindedir.”

Ey dünya zahidi, kalbin ki,âhiret talebi ile dünyadan çıktı. Söyle: “Beni O yarattı. Hidayet yolunu da gösterir.”

Ve sen ey Hakk’ı dileyen, O’na rağbet eden ve O’ndan başkasına perhiz yapan; kalbin Mevlâ talibi olarak cennetten ayrılır, yola koyulursa, söyle: “O ki; beni yarattı; hidayet de nasip eder.”

Yol zorluğunu düşünme, Hakk’ın nasip edeceği hidayeti düşün.

Ey âhiret ve Mevlâ yoluna koyulan, o yola daha önce girenleri delil tut. Oralarda mevcut korkulu yolları öğrenmiş kimseleri bul. Onlar, büyük ve bilginin gereğini yerine getiren âlim, yaptığında tam ihlâs sahibi kimselerdir.

* * *

Ey evlat! Önder zatın çocuğu ol, ona uy. Bütün yükünü onun. Önüne dök. Ve onunla yola koyul. Bazen o zatın sağında, bazen solunda, bazen gerisinde, bazen önünde yola devam et. Sakın onun görüşü dışına çıkma ve muhalifi olma. Böyle yaparsan, maksuduna kavuşursun, sağlam caddeden sapmazsın.

Rabb’inibirle; her darlık açılır ve her sıkıntı zail olur.

İbrahim (a.s) Peygamber, mancınığa kondu; ateşe atılıyordu. Bu durumda bütün vasıtalar aradan kalktı. O, bu sıkışık durumda,Rabb’indengayrına iltifat etmedi. Yalnız Hakk’ın Zât’ını istediği için Hak Teâlâ ateşe şu emri verdi:“İbrahim için serin ve selâm ol.” (el-Enbiyâ, 21/69)
Bu emir şöyle tefsir edilebilir: “Ey ateş, hâlinden ayrıl. Şeklini değiştir, bir başka ol. Sıcaklığını, şerrini çek. Dişlerini ört. Kılıcını kınına koy. Öfkeni yut. Kıv­rıl, bükül ve durul; serin ol. Eziyet verici olma.”

İşte, bu emrin verilmesi,tevhidve ihlâs bereketi ile oldu. İbrahim Peygamber’de bunlar vardı.

Kul,Rabb’ini birler ve onun için ihlâs sahibi olursa Hakk’a ait olur. Bazen O’nun varlığında fena bulur. Ve tekvin tecellisi içine girer. Bazen de tekvin tecellisi kulun eline teslim edilir, istediğini yapar. Esas varlıkta kendini kaybeder. Bu hâl, kullar arasından bazı kimselere nasip olur. Cennete giren kim olursa olsun, neye “ol” de se olur; ama bu önemli değil. En önemli iş, onu burada yapmaktır. Dünyada o hâli bulanların başında İbrahim (a.s) Peygamber gelir; o, çocukluk anından son çağına kadar tevekkül ayağı üstünde dur du.

Tevekkül ve tevhid sahibi olunuz. Yarın darlık yüzünden halk birbirinden yardım ister, komşular çağrışmaya başlar. Evlat çoğa lır, geçim darlığı kendini gösterir. Cehennem zincirleri etrafınızı sarar. Ve kardeş dediğiniz kimseler, kapıyı yüzünüze kapar. İşte o zaman söylediklerimi hatırlarsınız. Ama vaktinde hazırlık yapmadığınız için, o andaki hatırlama size fayda sağlamaz.

Sözlerimi işitiniz. Ben Peygamber (s.a.v)Efendimiz’inve onu halka son peygamber olarak gönderenin vekiliyim.

Allah’ım, yapmakta olduğum bu vekâlet için Senden af ve afiyet dilerim. İçinde bulunduğum bu vazifede bana yardımcı ol. Rasûlleri tarafına aldın, beni birinci safa geçirdin. Orada durur, halkı hizaya sokarım. Bu işimde Senden af ister, afiyet dilerim. İnsan ve cin şey tanlarının ve bütün mahlûkatın şerrinden beni esirge. Âmin!

Ey zâhidler ve ey âbidler! İhlâs sahibi olunuz. Aksi hâlde bana uyduğunuzu iddia etmeyiniz, İyi niyet sahibi olmadan, ihlâsa bürünmeden tuttuğunuz oruç, kıldığınız namaz, giydiğiniz sofi libası, ye diğiniz derviş yemeği hoşunuza gitti. Bunları yaparken iyi niyet ve ihlâs sahibi olmalısınız. Sizde bu hâl olmadığı gibi nefsin hazzını, şahsî heveslerinizi yerine getirmeye çalışırsınız. Size yazık oluyor, Allah yolcularının yaptığınız işler dışında işleri var; o işler, kalp işleridir.

Onlar, kaderle hareket eder, hüküm gereği sohbet eder, daima hadlerini bilirler. Zahirde,bâtında, gizlide, aşikârede, halk arasında veHâlık’akarşı edeplerini bilirler. Her fazilet sahibinin fazlını yeri ne getirirler. Her hak sahibinin hakkını öderler. Allah’ın Kitabı’nda ki emri yapar, Peygamber’e (s.a.v) karşı olan vazifelerini yerine ge tirirler. Böylece onların da haklarını öderler. Onların kalbinde ilâhî ilmin de bir hakkı vardır; onun da hakkını verirler. Onlar kimsenin hakkını yemezler. Evlerindeki çocuklarının hakkını, nefislerinin hak kını, kalplerinin hakkını ve halkın hakkını eda ederler. Onlar, tam bir temkin içinde olur, cümle işlerini Hakk’a ısmarlarlar. Uygunsuz arzularını hapseder, şüphelileri bir yana atar, mutlak olanlara ba karlar. Alınması gerekeni alır verilmesi icap edince de verirler. Kalplerinin ve sırlarının sınırını çizer, hadlerini aştırmazlar. Halka daima iyilik ederler. Bu işler, mutlaka yapmakta olduğunuz uygunsuz iş lerden daha ileridedir. Bildiklerinizin ta ötesinde olan işlerdir.

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -1


Bu konuşma Cuma sabahı medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicri 546 Recep ayının sonu, Milâdi 1151.

Aziz ve Celil olan Hakk’ı tevhid et; her şeyde, her varlıkta O’nun nurunu gör. Şöyle ki, kalbinde ne dâr kalsın, ne diyar. Hatta iç âle minde, fâni eşyadan zerrenin dahi yeri olmasın.

Tevhid, her şeyi yok eder. Bütün şifa tevhiddedir. Ve bütün şifa tevhide sarılıp dünya ejderinden kaçmaktadır.

Havva ana gelinceye kadar dünya yılanından kaç. O gelsin, diş lerini söksün, zehrini akıtsın, zararsız hâle getirsin, sana yaklaştırsın. Ve bu işin yolunu, bu işteki hünerini de sana belletsin. Sonra o dün yanın zehirli yaratığını sana teslim etsin.

Artık bundan sonra onun sana gücü yetmez, eziyet edemez. On da istediğin ameliyeyi yaparsın; dokunmaya güç bulamaz.

Hak Teâlâ’yı seversen, O da seni sever. Bu sevgi dolayısıyla dün ya, şehvet, yersiz lezzet, nefis, hevâ ve şeytanların şerrinden seni ko rur. O’nun bu koruması, sana yeter. Hâl böyle olunca, kısmetlerini zararsız ve kedersiz alırsın.

Ey şahitsiz davacı, kalbinde Hakk’a şirk beslediğin hâlde daha ne kadar tevhid iddiasında bulunacaksın?

Güçlü isen gel. Sen eline bir silâh al, ben de silâhsız olayım; en korkunç yerlere gidelim. Bu gidiş geceleyin olsun, bakalım orada kim feryadı basacak? Sen mi, ben mi? Bakalım, kim kimin cübbesine sı ğınacak? için nasıl dışa çıkacak! Sen nifakla terbiye oldun, ben imanla.

* * *

Ey cemaat! Size dünya bir şey versin diye onun ardından koşar sınız. Hâlbuki o veli kullara bir şey kabul ettirebilmek için peşlerin de gezer. Onların önüne gelir, başını eğer, onlara bir şey verebilmek için sızlanır.

Nefsine tevhid kılıcı ile vur. Onun ıslahı için başarı zırhını giy. O nefsi mücahede okuyla yere sermeye bak. Hele takva korkusunu ondan uzak etme. Yakin -tam iman- kılıcı elinden hiç düşmesin. Nefse, gâh mızrağınla dürt, gâh onu sopanla döv. Sözünü dinler hâle gelinceye kadar bu hâlin devam etsin. Onun üstüne çıkıp ağzına gem geçirinceye ve yularını ele alıncaya kadar tarif ettiğimiz işleri yap. Nefsi, bu hâle getirdikten sonra, onun sırtında denizi, deryayı, kara yı dolaşman kabil olur. Nefsi bu hâle getiren kimse ile Rabb’i iftihar eder; sonra onu nefsin belini kıran, halâsı bu yolda bilen, başka yol tanımayan kimselere katar.

Nefsini anlayan, ona göç yükünü taşıtır. Ona her ağırlığını vur duğu hâlde karşı gelmez ve emrini dinler; yanlış hareket etmez.

Sende hayır yok. Nefsi, kötü arzulardan beri alıp onu iyi anladıktan sonra hakkını verirsen, hayrını bulursun. İşte bundan sonradır ki, o nefis, kalbin himayesine girer. Kalp nefsin elinden tutar, sırra gider. Sır da onlarla birlikte Hak Teâlâ’yâ varır.

Cihad asasını nefsin üstünden kaldırmayınız; onun yalancı iyiliklerine aldanmayasınız. Onun yalandan uyuklaması sizi kandırmasın. Nefsin uyuklaması, yırtıcı hayvanın uyuklamasına benzer; daldınız mı biner. O kendini uyur göstermeyi sever.

Şu nefis var yâ, uyarlık gösterebilir; yumuşak başlı, engin hail olduğunu ve hayrı takip ettiğini belirtebilir; ama biliniz ki, içinde bunların aksini saklar. Nefse karşı daima dikkatli ol. İşlerin hayırlı bitmesi için, onu başıboş bırakma.

Allah yolcularının, halktan ırak bir başka meşguliyetleri vardır Bununla beraber, halka bakmak için onlara vazife verilmiştir. Bu yüzden onlarla oturur, kalkar, emir verir ve yasakları bildirirler.

Halkla Hak yolcularının durumuna şu hikâye bir misaldir. Şöyle ki: “Birtakım yolcular, deniz aşırı yerlere gitmek istediler. İçlerin de yoldan anlayanlar geçti ve şaha vardı. Öbürleri, önce gidenlerin geçtiği yolu bilmedikleri için tuhaf oldular ve boğulmaya ramak kal dı. Bu durumu iyi bilen şah önce gelenlerden dilediğini yol göster mek üzere geri saldı. Onlar da gelip yol üzerinde durdular ve yolda kalan kulları doğru yola davet ettiler. ‘İşte yol burada; kurtuluş şurada’ dediler.
Bunu duyup gelen elini verdi ve kurtuldu.”

Bu hikâyenin aslı Hak Teâlâ’nın şu kelâmına dayanır: “O kimse ki, imanlı idi, gitti ve ey cemaat bana uyunuz, sizi doğra yola götüreceğim, dedi.” (el-Mu’min, 40/38)

Sizden aklı başında olan, dünya ile ferahlık duyamaz. Çocukları na güvenemez. Mal, mülk, akraba onun için bir dayanak olamaz. Ye mek, içmek, nikâh gibi işler, ona bir sevinç duygusu getiremez. Çün kü bunların hepsi birer hevesten ibarettir. İman sahibi bunu bilir. Dolayısıyla iman sahibinin ferah duygusu, yalnız iman kuvvetinden, kalbin, Yaratan’a vasıl olmasından hâsıl olur.

Ayık olunuz ve dinleyiniz: Dünyanın ve öbür âlemin sultanları, Hakk’a arif olup O’nun emirleriyle amel edenlerdir.

* * *

Ey evlat! Kalbin ne zaman temiz olur ve sırrın ne zaman safa âlemine geçer ki, hâlâ halkı Hakk’a ortak koşmaktasın. Sen nasıl fe lah bulabilirsin ki, her gece sabah olunca, kimi şikâyet edecek, kime dert yanacak ve kimden dünyalık koparacaksan onları hesap eder sin. Ve kalbinde tevhidin zerresi bile olmadığını bilirsin. Bu hâlinle kalp güzelliğini nasıl arzularsın? Tevhid nurdur; şirk karanlıktır. Sen nasıl iflah olursun ki, kalbinde takvadan zerre dahi yok. Ve sen, Hakk’ı halkla perdeledin. Sebepleri gördün, onların sahibine kapalı kaldın. Halka dayanmakta ve halka güvenmektesin. Bu hâlinle mü cerret bir davadan ibaretsin. Üzerinden yararı alınan ot köküsün. Şahit, ispat getirmeden yalnız kuru dava ile bir şey olacağını sanma. Hakiki tevhid ve safa âlemine geçmek iki şekilde olur: Birincisi, mücahede, zor işlere katlanıp riyazet yolunu tutmak, nefse ağır gelen birçok güç ibadetlere katlanmaktır ki, bu, sâlih kul­lar arasında maruf ve meşhur bir yoldur.

İkincisine gelince; o ilâhî bir vergi olarak gelir. Bu, nadir olan bir vakıadır. Hak Teâlâ istediği kulun kalbine sevgisini ve marifetini verir. Ehlini alır, sanatını bıraktırır ve o kulunda, kuvvetini, kudre tini gösterir. Bir zamanlar yol kesip eşkıya olan Zât’ı, az zaman sonra bir mabede müdavim kılabilir. Yakınlık kapısını o kula açar, bulun duğu yaramaz hâllerden onu beri eder. Önce, dünyanın tümü eline girse doyması kabil olmayan bu zat Hakk’ın bir tecellisi sayesinde azla yetinmeye başlar.

Hak, bu kuluna anlayış, hikmet, izzet ihsan eder. Gördüğü her şeyden ibret, işittiği her şeyden öğüt alır. Yaptığı işler, yalnız Hak yakınlığına ileten olur. Bu hâli benliğinde bulduktan sonra hidayet yolunu gösterir, kullara yardım eder. Bu sebeple bir an bile ondan ayrıldığı olmaz. Hak, onu bütün kötülükten korur. Nasıl ki, Hz. Yu suf hakkında: “Biz ondan, böylece kötülükleri beri aldık; çünkü o, bizim hâlis kullarımızdandı.” (Yûsuf, 12/24) buyrulur.

İşte bunun gibi o kuldan da bütün kötülükler alınır. Ve bütün işlerinde başarı verilir.

İlâhî sevgiye eren ve O’na arif olan kimseden herkes öğüt alır. Her şeyden ve her ilim dalından o zat herkese bilgi dağıtır. O zat, öğüdü ve verdiği bilgileri bazen sözle, bazen hareketleriyle yapar. Bazen de manevi bir himmetle yapar. Kullar onun verdiği öğüdün yönünü bazen tayin edebilir, bazen de tayin edemez.

* * *

Ey evlat! İman yönünden zayıfladığını duyduğun an, nefsini sığaya çek. Onun iyiliğini bulmaya bak. İmanın tehlikede olduğu an, komşunu, akrabanı, beldeni ve iklimini bir yana at. Çünkü onlar se ni kurtaramaz. İman kuvvetini bulunca da durma, ehline git. Halka koş, onlara doğruyu ve gerçeği anlat. Takva zırhına bürünmeden halka karışma. Ayrıca iman kalkanı ile de kalbini koru. Elinde daima tevhid kılıcı bulunsun. Yayında, dua icabetine ait oklar hazır olmalı.

Başarı kalesine gir. Kement atmayı, kaçmayı, dövmeyi, vurmayı öğren. Bundan sonra Allah düşmanlarına karşı çık. Bunları öğren dikten sonradır ki, her yerden sana yardım eli uzanır. Bu yardım sa yesinde halkı şeytandan alır, Hak kapısına götürürsün. Onlara cen net ehlinin yaptığı işleri tarif eder, cehennem ehline has işleri yap maktan alıkoyarsın. Bu işleri yapman için nereden engel çıksın, çün kü her şeyi öğrendin. Cenneti tanıdın, cehennemi tanıdın, ayrıca on­lara has işleri de anladın.

Bu makama çıkanların kalbinden perdeler kalkar. Altı yönden hangisine yönelse, bakışı etrafı deler ve ötelerde cereyan eden işleri görür. Kalp başını kaldırdığı zaman, arş ve semalara bakar. Aşağı eğilince de yerin dibini görür. Ve oralarda yerleştirilmiş olan cin tay falarını seyreder. Bunların hepsi iman ve marifet yolu ile olur. İman sahibi, marifet hâline tam erer, hükümlerle amel ederse, bu hâlleri bulur.

Anlatılan makama erince, halkı Hak kapısına davet et. Bu ma kamı bulmadan yapılan davete icabet olmaz. Halkı davet ederken manevi bir vazifen yoksa sana vebal olur, büyük bir hata yapabilir sin. Her yaptığın harekette batar ve her yükselme talebinde inersin.

Senin yanında sâlih kullardan haber yok. Sadece gürültüsün. Dilin var, kalbin yok. Dışın var, için yok. Zahirde bir işler yaparsın, yalnız kaldığında hatalara dalarsın.

Kılıcın kuru ottan, okun kibrit çöpünden ibaret. Korkaksın, ce saretin yok. En ufak bir fiske, seni yere serebilir. Bir kurbağa, senin kıyametini kopartabilir.

Allah’ım, dinimize, imanımıza ve vücudumuza kuvvet ver. Ya kınlığın hakkı için dileğimizi yerine getir.

“Bize dünyada iyilik ver. Âhirette iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!

* * *

Bir kişi ile oturamam, oturacak olsam iki veya üç kişi ile otururum. Onlarında bana uyar olmasına bakarım.

Allah yolcularına katıl, onlarla sohbet et. Onların öyle nazarı vardır ki, himmetlerini bir şahıs üzerinde toplayıp ciddi bir nazar kılsalar, onu manen diriltirler. Bakılan adamın Yahudi, Nasranî ve Mecusi olması onlar için bir önem taşımaz.

Büyüklerin himmetle baktığı kimse, şayet bir Müslümansa, ima nı artar, yakini çoğalır, bulunduğu hâlde sebatlı olur.

Bir kalp sağlık bulursa, nazarları da öyle olur. Kalp sıhhat bu lunca Hak yakınlığı kazanır. Bir kul bakışlarını marifet ve iman çer çevesi dâhilinde yaparsa o bakış Hak’tan olur.

Marifet âlemine geçen bir kulun kalbinde, Hak yakınlığı bulut, bakışları şimşek, yaptığı öğütler ise o yakınlığın yağmurudur. Konuş maları, kalbinde olanı haber verir.

Dili, bazı kere marifet divitine koşar ve ilim deryasına dalmak isler. Sebebi, ilim ve marifet deryasının bizatihi kendi oluşudur. İçin de ateşler yanar, her kelâmı, her bakışı kalbindeki şimşeğin tezahü rü olur. Gerek bakışı, gerekse kelâmı, Hak tarafından geldiği için kavi temele dayanır.

Her kim emirlere imtisal eder, yasaklan bırakır ve Peygamber’i (s.a.v) hoşnut etme yolunu tutarsa dediklerimiz o zatta tahakkuk eder. Bu arada bazı hataları kalsa dahi yüzünü Peygamber’in (s.a.v) yoluna sererse gün olur onlar da gider; ilmi artar ve Hak yakınlığı duygusunu bulur.

Hak Teâlâ’yı gerçekten aramak duygusuna sahip olmak, yapılan iyi işlerin meyvesi sayılır. İyi iş, Allah’a layık olan iştir. İçinde şirk kokusu olmayandır.

İyi iş odur ki, seni Hakk’ın dilediği yola koya. Ve sen, sağ sol gö zetmeden, kalbin, sırrın ve mana âlemindeki adımlarınla yol almaya bakasın. Her şeyden soyunasın; yanında halk, dünya ve ukba olma ya. Yalnız O’nun veçhini dileyenlerden olasın. Hakk’a koşasın; ni çin koştuğun sorulunca da şöyle diyesin: “Yâ Rabbi, razı olasın diye koştum.” (Tahâ, 20/84)

Hak Teâlâ Musa Peygamber hakkında şöyle buyurur: “Biz ona, bundan önce bütün memeleri haram etmiştik.” (el-Kasas, 28/12) Bunun gibi Hakk’ı candan arayana ve O’nun Zât’ına talip olana aynı kelâmın tecellisi zahir olur.

Hakk’ı tam seven kulun kalbine bütün mahlûk şeyler haram olur. İlâhî gayret bunu gerektirir. Bütün sütler boğazında yığılsa damlası geçmez. Bu hâlde, olması muhal işler olur. Bundan sonradır ki; kalbi Yaratan’dan ayıracak şeyler bir bir eriyip gider. O kul, ken dini sevdiğinden ayıracak şeye bağlanamaz.

İman sahibi bu hâlde devam edince Peygamber (s.a.v) Efendimiz ondan razı olur. Kalbini Hakk’a götürmek ister. Ve onun önünde bir talebe olur. Bu hâli taşıdığı içindir ki, o Rasûl, Hak Teâlâ’yâ şöyle yalvarır:

“Bu kulun kalbini sana vardırmam için bana izin ver.” Kul, bu hâlde hizmetini devam ettirir ve bir gün:

“Ey üstadım, beni şaha ilet. O’nun kapısını göster; beni O’nunla olmaya bırak ve O’nun kapısına kadar götür. Elimi kollarına ya pıştır ve öylece terk et. Ve öyle bir yere bırak ki, O’nu göreyim.” der.

Bu talep üzerine Peygamber (s.a.v) onun elinden tutar, kapıya yaklaştırır. Sonra, Peygamber’e bir hitap gelir:

“Ey elçi, ey delil ve muallim, beraberindeki kim?” Buna şu cevabı verir:

“Sana malûm, hayli zamandır bunu yetiştirdim. Bu kapıya hizmet için onu gönüllü eyledim.” Ve sonra o kulun kalbine döner:

“İşte sen ve Yaratan’ın,” deyip onu oraya teslim eder. Nasıl ki, Cibril de onu semaya çıkarırken aynı şeyi söylemişti. Yaratan’a yaklaştırdı ve dedi: “İşte sen ve Yaratan’ın.”

* * *

Ey evlat! Ümitlerini kıs. Hırsını azalt. Sana emanet edilen na mazları vaktinde kıl.

Vasiyetini yazıp başucuna koymadan uyumak, iman sahibine yakışmaz. İman sahibi, her gece vasiyetini yazmalı, öyle yatmalı. Uyanırsa ne âlâ, aksi hâlde ehli onu bulur, faydalanır ve rahmet okur.

Kendini bulunduğun yerde emanet bırakmış gibi gör. Yerken de öyle ol; ehlin arasında varlığın bir emanet gibi olsun. Kardeşlerinle kurallaşman yine öyle olsun. Kalbine, bir emanet olarak gezdiğini tattır. İşini iyiye yöneltmek, kötüye çevirmek gibi şeylere güçlü ol mayan, ancak bir emanet olarak yaşayabilir.

Lehine olan işleri bilen, kendinden zuhur edecek şeylere hâkim olan, ölüm anını sezebilen pek az kimse vardır. Onlar da bildiklerini kolayca açıklamaz, kalp hazinelerine yerleştirirler. Onlar, bu hâllere güneşi görür gibi bakarlar. Siz güneşe nasıl bakarsanız, onlar da ola cak durumlarına öyle bakar, görürler. Şu var ki, dilleri ondan haber veremez.

Olacak bir işi önce sır duyar, sır kalbe aktarır, kalp itminan de recesine eren nefse bildirir ve iş orada saklanır. Nefsin, bu gibi şey lere ehliyet kazanması için hayli zaman terbiye görmesi, kalbe hare ket edebilmesi için de hayli zaman mücadele ve mücahede yolunu tutması, hayli zorluklara dayanması icap eder. Bu sırra eren zat, yeryüzünde Hakk’ın naibi ve halifesidir. Sırların kapısı, ondan açılır. Hakk’ın hazineleri olan kalplerin anahtarı o Zât’ın yanındadır. Asıl hazinelerin sahibi odur. Bu hâl, halkın düşüncesi ötesinde olan bir iştir. Her ne ki zahir olur, onun varlık dağında bir zerrecik, onun var lık denizinden bir katre ve onun güneşinden bir ışıktır.

Allah’ım, ben hâlime mağlûbum, sırlara dair sarf ettiğim kelâm için Sana özür beyan ederim.

* * *

Bazı büyükler şöyle der: “Sakın, sonunda özür dileyecek işi yapma.”

Ama bu kelâm benim için değil. Kürsüye çıktığım an sizleri gö remiyorum. Sözlerimi sarf ettikten sonra kalp canibimde kimseyi bu lamıyorum. Dolayısıyla hata ettiğim, yüzüne bakamayacağım ve özür beyan edeceğim şahsı göremiyorum. Bu yüzden sözlerimi saklama dan söylüyorum ve yalnız Hak’tan özür diliyorum.

Sizden ilk anlarımda kaçmak istedim, ama kendimi aranızda bul dum. İstedim ki, her gece bir yerde geceleyeyim ve bir ülkeden öbü rüne, bir diyardan öbürüne geçeyim. Ve ölünceye kadar garip geze yim. Herkesin gözünden gizli olayım. Bunlar benim arzumdu, ama Hak Teâlâ beni, kaçmak istediğim şeylerin tam ortasına attı.

Bu kalp, iç sağlığını bulur, Hakk’ın kapısına tam durursa, Tek vin sahrasına yerleşir ve o denizde kaybolur. Bu Tekvin sıfatı tecel lisi, bazen söz, bazen öz, bazen de gözle kendini gösterir. Buna sahip olan kalp, Hakk’ın fiil tecellisine mazhar olur. O, hem yok, hem de var edebilir. Bu hâli, sizden az kimse tasdik eder, çoğunuz da inkâr yolunu tutar. Buna iman etmek, yapılan işleri buna göre ayarlamak son merhaledir.

Sâlih kulların ahvaline, yalnız münafık, deccâl ve heves atına bi nenler itiraz eder.

Bu yola girmek için önce sağlam inanç, sonra amel etmek gere kir. Bir kimse, zahirdeki hükümlere göre amel ederse Allah ona ilim ve marifet ihsan eder. İlâhî marifet âlemine ermek ve gereği ile iş tutmak, bu hâli bulanla halk arasındaki bir hüküm olur. Ama ilim işine gelince, Rabb’i ile arasındaki bir mesele olduğunu söyleriz.

Marifet sahibinin zahirde yaptığı işler, iç âlemindeki işlere nispetle bir zerre sayılır. Onun duyguları sakindir, ama kalbi daima ha reket eder. Baş gözü uyur, kalp gözü uyumaz. O uyur, ama kalbi işle ri görür, Hakk’ı anar.

Bazı büyükler, elinde tespih olduğu hâlde uyur, uyandığı zaman onu yine çevrilirken görürmüş. Dilini de Hakk’ı anar bulurmuş.

Bu kalbe ferman gelir, işler tutar. Sırra emir gelir, manevi işler yapar. Onların bu anlatılan işler dışında birçok işleri vardır, o işleri yaparlar.

Kulların zahirde yaptıkları amel, dış duygularla olur. İç âlem den yapılan işler ise, havassın harcıdır. Bu da, kalbin ve sırrın yapa cağı işler meyanındasayılır. Sırrın sırrı asıl kullarla Hak arasında olan bir hâldir. Ayrıca O’na yakın oldukları için korku üzere olmayı bırakmazlar.

Havas kullar, kalbin değişmesinden korkarlar. Hâllerinin, iyi ol mayan başka bir hâl olacağı ihtimali onları üzer. Makamlarından düşme üzüntüsü onları manen yıpratır.

Onları üzen şeyler arasında, kalplerinin kötülüğe kayması, gü neşlerinin sönmesi, aylarının kararması ve ayaklarının yanlış yola sapması en büyük korku hissini îras eder. Bu sebeplerle, Hak yakın lığı kapısının halkasına tutunur. O’nun rahmet eteğine yapışır, dai ma inlerler.

Rabb’imiz, biz dünyayı, âhireti talep etmiyoruz. Bizim arzumuz din yolunda bağış ve afiyettir. Biz iman ve marifetimizin bekasını di liyoruz; onu bize ver. Bize rahmet eteğine yapışmayı nasip eyle. İyi dileklerimizi reddedip bizi meyus bırakma. Hakkında zannımız tam dır; bu isteklerimizi bizim için halk et. Çünkü Sen bir şeye “ol” de meyi arzu ettin mi, o olur.

* * *

Ey cemaat! Allah yolcularına yakın durunuz. Sözde ve işte onla ra uyunuz. Onlara hizmetçi olunuz. Onlara her ne verirseniz, o sizin için onların yanında saklanır. O verdiğinizi yarın size teslim eder. Malınızla, canınızla onlara bağlanınız.

Rızkının geniş olmasını dilersin, hâlbuki sana kısmet olan gelir. Dar rızıklılar arasında yazılmışsan neyi talep edersin? Doğrusu, sa na yazılmayanı talep etmektesin. Bu hâlin için sana azap gelecek.

Dünyalığın ardından daha ne kadar koşacak ve bu yolda hırsa kapılacaksın? Hâl odur ki, yalnız kısmetine yazılanı alabilirsin.

Allah yolcuları daima taat üzere olur. Kalpleri de bir çekinme duygusu taşır, hâlbuki siz isyan bayrağını çekersiniz. Bu durumunuz dan da emniyet hissi duyarsınız. Bu aldanışın ta kendisidir. Sakının ki, kandırılmayasınız.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:

“Her sanatın ehlini bulunuz ve ondan yardım dileyiniz.” Yapılan ibadet bir sanattır; onun ehli ve ustası da ihlâs sahibi kullardır. İhlâs sahipleri, hükmü bilir, işlerini ona göre yaparlar. Hakk’a karşı irfan sahibi oldukları için halk arasına katılmışlardır. Kalp ve sır adımları ile nefislerinden, mallarından, çocuklarından ve Hakk’ın gayri cümle eşyadan kaçarlar. Bünyeleri şehirlerde ve halk arasındadır, ama kalpleri uzaklarda ve yabanlardadır. Onlar, kalplerini terbiye edinceye ve semalara uçmak için kanatlarına kuvvet bu luncaya kadar, o hâlde devam ederler. Onlar, yaptıkları yararlı iş ne ticesi, kalben uçar, himmet bakımından yüce ve daim Hak katında olurlar. Hak, onlar hakkında şöyle buyurur: “Onlar bizim katımızda seçilmiş ve özlenmiş kimselerdir.”(Sâd, 38/47)

İman ki, yakin derecesine çıkar, yakin ki, marifet hâlini alır, ma rifet ki, ilim olur: İşte o zaman, Aziz ve Celil olan Hak’tan güzellik ler gelir. Ve sen dilediğini yapar olursun. Zengin kişilerden mal alır, fakirlere dağıtırsın. Mutfak sahibi olur, kalp ve sır elinle rızıklar ta şımaya başlarsın.

Ey içi bozuk adam, anlattığımız hâli buluncaya kadar hiçbir iyi liğin olmaz. Sana yazık, hiçbir ermişi bulup onun elinde edep sahibi olma yolunu tutmadın. Her şeyi inceliği ile bilen, zâhid, ilâhî ahkâ mı anlayan birini bulup hâlini düzeltmedin.

Yazık sana, karşılıksız bir şey talep eder oldun. Dünya ki, bir sürü yorgunluktan sonra ele girer. Hakk’ın indinde olanları kazanmak nasıl kolay olur? Hele bir düşün. Hak Teâlâ’nın Kur’ân’da anlattığı az uyuyan, çok ibadet eden ve ağlayan kimselerle aranda dağ lar var: “Onlar gecenin azını uyur; seherlerde istiğfar ederler.” (ez-Zâriyât, 51/17)

Hak, gerçek kul olduklarını bildiği için ibadet zamanı gelince on ları ayıktırır; derin uykuda dahi olsalar uyandıracak kimseyi onla ra salar.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Allah, yâ Cibril, şunu uyut, sunu da uyandır, diye emir verir.”

Ayıktır onu ki, kulluğunda gerçek yolu tutar, günahtan kaçar. Ondan ağırlığı al ve uykusunu dağıt.

Uyut onu ki, yalancıdır, içi dışına uymaz. Hep batıl içinde bulu nur. Lanet halkasına takılmıştır. Bütün ağırlığı onun üzerine yık. İbadet için kalkanlar arasında onun yüzünü görmek istemiyorum.

İkinci manası da şudur: Şunu kaldır, o sevgi ehli ve Hakk’a ta lihtir. Sevginin baş şartı yoruluncaya kadar aramak ve bu yolda yo rulmaktır. Öbürünü de uyut. Çünkü o tarafımızdan sevilmiştir. Se vilmenin icabı rahata ermek olur. Uyusun ve istirahat etsin. O ka ranlığı ziya ile açtı, ahitleri yerine getirdi. Ve o sevgi babında gerçe ği buldu. O ki, Hakk’a karşı olan ahdini yerine getirdi, Hak da onun iyiliğini ve hoşluğunu diledi. Çünkü Hak, her darda kalmışa yardım eder.

Allah yolcuları, kalp adımları ile Hakk’a azıcık yol alınca, ayık zamanlarında göremedikleri birçok acayip şeyleri rüyada görmeye başlarlar. Kalpleri ve sırları öyle hikmetli işler bulur ki, O’na ayık hâlde ermeleri mümkün olmaz.

Onlar, oruç tuttu, namaz kıldı. Nefislerinin arzusunu kırmak ve ibadet çeşitlerini yapmak suretiyle cenneti buldular. Bunu ki buldu lar, bir başka emir alırlar. Bundan başka yol lazım onlara ki, o, Hakk’ın yoludur.

Onlar, kulluğu daha çok kalpten yapar, Hakk’a böyle varırlar, O’na vasıl olunca yerli olur, durumlarını açıktan görmeye başlarlar.

Bir kimse, yaptığı işin niçin ve ne olduğunu bilirse, o yolda, gü cünü, kuvvetini harcamaktan çekinmez. Bilhassa Hak yolda ve Hakk’ın taatindeçalışmaktan hiçbir yorgunluk duymaz.

İman sahibi, esas gayesine varıncaya kadar rahat ummasın. Onun gayesi Rabb’i olduğuna şüphe yoktur. Rahat bekleyen, O’na va sıl olmanın yolunu aramalı. Yazık, Beni dilediğini iddia edersin, ama Benden, şenin için zuhur eden şeye karşı tuhaf bir hâl alırsın. Bu hâlde, Benden sana ne fayda gelir? Davanda yalancısın.

Bir müridin, hocası önünde sarık, gömlek, altın ve mal gibi şeyler için bir iddiası olamaz. Yemesi için emir verdiği kabından alır ve yer. Kendinden geçer, efendisinin verdiği emre intizar eder. O bi lir ki, efendisi her işi için emri Hak’tan alır. Her müridin iyiliği efen disinin elindedir ve çözülen bağlarını o bağlar.

Efendini itham etmekte isen, bir daha ona yakın olma. Onu it hama kalkarsan, onunla oturmak artık sana yakışmaz. Bir hasta ki, doktorunu itham eder, doktorun vereceği ilâç onun nesine yarar? Hiçbir işine yaramaz ve hastalıktan da beri olamaz.

Bir kimsenin halk arasında zâhidlik durumu doğru olursa, halk ona rağbet eder. Sözleri halka fayda sağlar, bakışları onlara hoş ge lir.

Halkı Hakk’ın verdiği bilgi ile ölçer, O’nun ihsan ettiği marifet duygusu ile görürsen, onların maddi vasıfları sana görünmez. İns, cin ve melek senin için önem taşımaz. Kalbine bir başka isim verilir. Sır âlemin, keza bütün maddi sıfatlardan soyunur. Vücudun, Âdemoğulları âdeti gereğince bir kabuk sayılır. İlim ve irfanla dolarsan, bü tün maddi yapılar, kalbinden ve sırrından uzak olurlar. Sana hik metler gelir. Üzerine hikmet gömleğini giyer, nefsine ait işleri onun la görürsün. Halka ait işleri ise, Rabb’inin emrine uyarak yaparsın. Daha sonra, rabbânî ve ilâhî bir ilme erer, onları kalbine ve sırrına libas yaparsın.

* * *

Peygamber’in (s.a.v) getirdiğine, yani Kur’ân’a, Sünnet’e devam et, çünkü bir kimse onları bırakırsa zındık olur. Ve İslâm bağından kendini salıverir. Ateşli darlık ve azap onun ileride hakkı olur. Ve dünyada iken umulmadık sıkıntılara düşer.

İrfan sahibi, Hakk’ın yakınlık kapısına vukuf peyda edip hüküm lerin gereğini yapınca, kalbi için Hak tarafından bir başka hâl veri lir. İşbu hâlden sonradır ki: sözü dinlenir ve kendine uyulması caiz olur. Bu sebeple Hak’la arasında bağı olmayana ve ilâhî hükümleri yerine getirmeyene uymak caiz olmaz. Çünkü esas olan, o ilâhî bağa kavuşmaktır. İrfan sahibi, ilâhî bağı, amel ve ihlâsla talikim ederse, Hak katında ona Azim adı verilir.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bu manada şöyle buyurdu: “Bir kimse öğrenir, amel eder ve öğretirse melekût âleminde Azim ismi ile çağrılır.”

Cehaletle uzlet köşene çekilme. Halkı kalbinde taşımak suretiy le uzlet etmek büyük bir fesattır. Peygamber (s.a.v) Efendimiz buyurur ki: “Öğren, hayrını şerrini bil, sonra uzlet et.”

Yeryüzünde bir şeyini ümit ettiğin ve çekindiğin bir kişi kalsa, ibadet köşesinde yalnız oturman doğru olmaz. Senin için korkula cak ve ümit beslenecek tek varlık olmalı, o da; “Allah”!

İrfan duygum yalnız Hak içindir. Ve O’nun yolunda, O’na ya kınlık peyda etmek için çalışırım. O’nun dini için ayaklanır, O’nun rızası için yardım ederim. Bu uğurda başka şeye aklım ermez.

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 61. Meclis -2

Ey evlat! İman babında kuvvet bulursan, marifet âlemine geçer sin. Oradan da ilim deryasına… Oradan fâni varlığını bırakır, halkın mevhum varlığını geçer, halkın, şu veya bu gibi bir varlığın bulun madığı bir âleme göç edersin. Orada ne sen varsın, ne de halk… Yal nız O var…

İşler bu minval üzere devam ederse, senin için keder lafı olmaz. Hakkın Hafız (Esirgeyen) sıfatı, sana hizmet eder. O’nun himayesi altına girersin. Bütün işlerin başarı ile sona erer. Melekler önünde, baş eğer, çevrende yürür. Ruhlar sana gelip selâm verir. Hak, kulları içinde seninle övünür. Bütün işlerin O’nun emri altında yürür; seni yakınlığına cezb eder. Zât’ı ile ülfet ve daima O’na münacat etme zevkini duyarsın.

Hiçbir özür beyan etmeden meclisimi terk eden, çok şey yitirdi.

Yazık sana, makamımı bana çok görmektesin. Hâlbuki Hak ta rafından bana verilen makamı takdir edebilmek, sana hayli güç… Beni darıltmakla eline ne geçer ki? Bu, öyle bir iştir ki, gökten yere iner… Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Hangi şey olursa okun, onun hazinesi katımızda bulunur. An cak ondan malûm bir miktar indiririz.” (el-Hicr, 15/21)

Semâdan yere yağmur yağar, ondan bitkiler biter. İşte bunun gibi yücelerden inen rahmet tecellisi temiz kalplere gelir, geldiği ye ri güzel kılar. Her hayrın nebatını yeşertir. Sırlar büyür. Tevhid ge lişir. Tevekkül âlemi açılır. Hakk’a münacat ve O’na yakın olma hâ li hâsıl olur.

İlâhî rahmetin indiği kalpte, ağaçlar ve meyveler olur. Orada çıplak ovalar, geniş yaylalar vardır. Denizler, ırmaklar da bulunur. Ayrıca dağlar da var. Hâsılı orası bir temaşa yeri olur. İnsan, cin, me lek ve bütün ruhların içtima olduğu yer orasıdır.

Bu anlatılan şeyler akılların ötesine aittir. Yalnız kudret işidir ve ilâhî iradenin tesirinden başka değildir. Bunu bilmek ve anlamak, Hakk’ın, kulları arasından seçtiği fertler içinde bazı kimselere nasip olur.

Sözlerimdeki tuzağa düşmeye çalışınız. Oturmam ve konuşmam birer tuzaktır. Sizden herhangi birinin oraya düşmesini beklerim. Önünüze serdiğim sofra Hakk’a aittir, benim bir şeyim yok.

İlâhî rahmete ermek için davetime geliniz ve bana uyunuz ki, sizi Hakk’ın kapısına götüreyim. Doğru odur ki, Hakk’a çağırır. Ya lancı odur ki, şeytana çağırır.

Hak da görünür, bâtıl da; her biri başlı başına birer şeydir. İman nuruyla nazar eden iman sahibi ikisini de görür ve bilir.

Ey Bağdat ehli, akıllı ve zeki olduğunuzu iddia edersiniz. Hâliniz öyle gariptir ki, yalancı ile doğru birbirine karışır da ayırt edemezsi niz. Hak hangisi, bâtıl nerede, bilemezsiniz.

Hakk’ı tekzip etmenizin cezasını yine siz çekeceksiniz. Benim için bu önemli değil.

Hakk’ı dileyen, cenneti ummaz, cehennemden korkmaz, yalnız Hakk’ı diler. Bu dilek de ona yeter. Hakk’ı dileyen, ondan yakınlık umar ve uzak kalmaktan korkar.

Sen şeytana esir oldun. Boş arzular çevreni sardı. Dünya, hâlini perişan etti. Tabiî arzular seni yıktı. Bunlardan haberin yok. Kalbin kötü tuzağa düştü, ama halâ anlamıyorsun.

Allah’ım, o çaresizi tam manasıyla kurtar; bizi de kötü işlerden halâs eyle.

Biraz gayretli olunuz, kolay işleri bırakınız; size bu yaraşır. Bir kimse, gayreti bırakır, kolay işler peşine takılırsa, yolunu kaybetme sinden korkulur. Gayret sahibi olup, çalışmak, erkeklere hastır; çün kü onda bazı güçlükler vardır. Emir almak ve kolay işlere girişmek ise, kadınlara yarar, çocukların harcıdır; çünkü bunda güçlük yok tur.

* * *

Ey evlat! Ön safa geç. Kahramanlar ve bahadır kişiler orada bu lunur. Geride kalma, orası korkak olanlara has bir yerdir. Nefsini hizmetçi eyle. Onu gayret gereken işlere sok. Ona yük vurmazsan, en ağır yükü o sana vurur. Onun başından sopayı kaldırma. Sopa kalk tığı an uyur ve sırtındaki yükü yere vurur. Ona dişlerin beyazlığını gösterme, gözlerini ona açarken heybet göster ki, bakıp içindeki be yazlığı görmeye. O kötü bir köledir, yalnız sopa zoruyla iş tutar. Onu doyurma, ancak doyurmakla onu azdırmayacağına inanırsan doyur istediği kadar yesin. Yediği gibi iş görmesi de gereklidir.

Süfyân-ı Sevrî, çok yer ve ibadet ederdi. O, midesini doyurduğu zaman bir zenci gibi yerdi. Onu gören doymak bilmeyen bir yaratığa benzetirdi. Sonra ibadete kalkar, sonsuz hazzını ondan alırdı.

Bazı büyükler, Süfyân-ı Sevrî’nin yemek yeyişini gördükleri za man kızdıklarını ve ibadet anındaki ağlamasını, sızlamasını gördük leri zaman da acıdıklarını söylerler.

Sen ona yemek işlerinde uyma; ibadet bahsinde onu izle. Sen Süfyân gibi olamazsın. O nefsini doyurduğu için sen de doyurma. O nefsine hâkim olurdu, ama sen belki olamazsın. Haram işlerden ka çınmaya devam et, helâlin de oldukça azını al. İmanın kuvvet buldu ğu an, her şeye karşı bir yeterlik duygusuna sahip olmaya bak. Hele ikan derecesine gelince bu hâli daha çok taşı. Söylediklerimi yapar san Allah’ın tam kullarından olursun. Zâhidlik hâlin iyi olursa Hak sana, dilerse vasıta ile, dilerse Tekvin sıfatı tecellisi yolu ile vereceği ni verir. Bu durumda maddi bir gayret sarfı olmadan kalp elin ala cağını alır.

Ne konuşursun, henüz Allah’ın has kullarından olmadın ki! Hal kın değil, Hakk’ın has kulu oluncaya dek ses etme. Hele sebepler… Onların da bendeliğinden çıkmak gerek.

Bu yolda sana kolayca söz hakkı tanımaz; tâ ki, dünyaya kul olmayasın. Şehvetler ve şeytanlar çevreni sarmaya. Kulların yanında bir şöhret kapma hevesi seni yere sermeye. Onların varışı ve terki sen bağlamaya. Övmeleri ve zem eylemeleri yolunu Hak’tan çevirme ye. Bu hâller, sâlih kullarda olmaz.

Kalbini Hakk’a bir adım bile attırmadan; nefsinle, değersiz ar zunla oturmakta ve tabiî isteklerine uymaktasın.

Ömrün asra yakın. Bütün ömrü, halka bağlanmak, sebeplere gü venmekle geçirmektesin ki, bu hâlini görmekteyim. Onlara dayan makla daha nice ömür tüketeceksin? Bana gel, onların kaydından halâs yolunu sana göstereyim, öğreteyim.

Ey cahil, kalbin Hakk’ı nasıl görebilir ki, halk onu doldurmuş. Cami kapısını nasıl görebilirsin ki, evinde oturmaktasın. Evinden çı karken yavrularını, ehlini bir yana atar, camiye doğru yol alırsan o caminin kapısını görürsün. Demek ki, bir grubu arkaya atmadıktan sonra ikincisini görmek kabil olmuyor.

Halkla olduktan sonra Hakk’ı görmen mümkün olmaz. Dünyayı gördükten sonra âhireti bilmen nasip olmaz. Bir yanında dünya bağı, öbür yanındaâhiret sevgisi olursa, onların Yaratan’ını bulmayı nice umarsın? Her fâni varlıktan tamamen sıyrılırsan, sır âlemin Rabb’inle karşılaşır. Bu dıştan anlaşılmaz, iç âlemin hâlleridir.

Yapılan iyi işler kalbe yarar, mâna âlemini bulmak sırra hastır, Allah yolcuları, kendi yaptıkları iyi işi görmezler. Yaptıkları güzel işe onlar karşılık beklemez. Şüphesiz bu hâlle onlar, en güzel ma kama erdiler; Hakk’ın fazlı yetişti, onları yüce makama götürdü. O makamda ne bir yorgunluk, ne de bir geçim derdi bulunur. İnsan orada ne kesiklik bilir, ne de bir zayıflama… Orada kazanç derdi ve çalışma yoktur. “O makamda, bize nasab değmez.” (el-Fâtır, 35/35)

Bu âyetteki “nasab” kelimesini, bazı tefsirci zâtlar: “Ekmek gai lesi, onu kazanma derdi ve ayal geçindirme sıkıntısı…” olarak açık larlar.

Cennet, faziletle, hayırla doludur. Rahat, oranın ayrılmaz vas fı sayılır. Orada hesapsız ihsan yapılır.

Bütün mesele, kalbin huzura ermesindedir. Bu huzur, dünyaya âhirete dayanan bir iş için olmamalı. Hele halka ait bir dilek için hiç olmamalı. Kalbin tam huzura varması için ölüm gerek. Hakk’ın zik rinde hakikate varmak lâzım. Hakk’ı zikirde öyle bir hakikat bulu nur ki, neye baksan onu asıl şekli ile görürsün. Herhangi bir şeyi dü şünmek de öyledir. Devamlı ölümü düşünsen, baktığın her şeyde onu görürsün; işittiğin her şeyde onu duyarsın. Asıl ölümü düşünmek ayıklığın tâ kendisidir; bunu da unutma. Ölümü düşününce, şehvet arzun azalır. Herhangi bir aşırı ferah anında duygularına sahip ola bilirsin. Size düşen daima ölümü düşünmek, çünkü ondan kurtuluş yoktur.

Kalp sağlık bulursa Hakk’ın Zât’ından başkasını unutur. Bilir ki, ezelî, ebedî, daimî var olan yalnız Hak’tır; O’nun Zât’ından gayri her şey sonradan yaratıldı.

Kalp sağlık bulunca konuştuğu her kelâm hak olur, doğru olur. Onu kimse reddedemez. Onda kalpten ileri bir kalp konuşur. Sırrın sır rı hitap eder. Açıktan açık konuşur. Mânanın mânası, özün özü, doğ runun doğrusu onun varlığından kelâm eder. İşte bu zattan çıkan sözler, kalplere işler. Onun her sözü yerine ekilen bir tohumdur. O to humun ekildiği yerler, yumuşak topraklı ve mümbit bir arazidir; ona saçılan hiçbir tohum boşa gitmez.

Sağlığını bulan kalpte bir ağaç olur; onun dalları, yaprakları ve meyveleri bulunur; halk ondan faydalanır.

Bir kalbin ki, sağlığı olmaz, o hayvanattaki kalbe benzer… İçi ol maz, dışı olur. İçinde su taşınmayan ibrik o kalbe misal getirilir.

İnsan olsun, melek olsun, sağlam kalbi bulmadıktan sonra, mey vesiz ağaç gibidir. Kuşu olmayan kafes, içi boş eve benzer. İçinde al tın, gümüş dolu olan ve kimseye verilmeyen hazine ne ise sıhhati ol mayan kalp de öyledir. Kalbi sağ olmayanlar, ruhsuz cesede benzer ve kuru taş gibidir. Taşın dış görünüşünden gayri neyi olabilir ki?

Allah’tan yüz çeviren ve Hakk’ı inkâr eden bir kalp esas şeklini yitirmiştir. Allah kâfirlerin kalbini taşa benzetti ve şöyle buyurdu: “O taş gibidir; hayır, ondan da katıdır.” (el-Bakara, 2/74)

Bu âyet-i kerime, Beni İsrail’i anlatır. Onlar Tevrat ahkâmına göre amel etmedikleri için Hak Teâlâ onların şeklini değiştirdi; rah met kapısından uzak etti.

Ey Muhammed ümmeti, siz de Kur’ân’a göre amel etmez ve onun hükmünü benimsemezseniz kalbiniz iyi şeklini yitirir; Hakk’ın rah met kapısından uzak olursunuz. Bildiği şeyler yüzünden sapıtanlardan olmayınız. Allah, birçok kimseleri ilim yolunda şaşırttı; sizi onlara karıştırmaması için dua ediniz.

Her işini Allah için yap. Bir işe kimin için başlarsan neticesi yine onun için olur. İlmini halk için tahsil edersen eline halk geçer. Allah için ilim yoluna koyulursan sonunda O’nu bulursun. Dünyaya dair bilgi toplarsan, dünyayı bulursun. Âhiret işlerini öğrenirsen ona ka vuşursun. Hâsılı neye çalışıyorsan ona nail olursun. Her şey böyle… Yaptığını görür, ettiğini bulursun. Her kap, içindekini sızdırır. Kabı nı neft yağı ile doldurunca, gül yağı akmasını beklemek olur mu?

Sende hayır yok. Dünyada dünya için amel edersin. Dünya oğul ları uğruna çalışırsın, ama âhiret âlemini de talep edersin, olur mu? Bugün bütün işlerini halka tahsis ettin; yarın için de Yaratan’ı bul mak emelindesin; bu nasıl olur? Sana göre olur, çünkü varlığında iyilik kalmamış.

O’na bakmak ve O’na yakın olmak için hiç iyi yönün yok.

Söylediklerimiz dış hükümleri ilgilendirir ve galip olan budur. Ama Hak dilerse, bu hâlinle birçok şeyleri sana ihsan eder, hataların dan geçer; bu O’na ait… Bize göre tâat cennetlik iştir, isyan da ce hennemlik. İşin bundan ötesi sahibine… Hak Teâlâ’ya… Dilerse yapı lan işe karşılık verir; dilerse azap eder. Bizden herhangi birinin Hak tarafından ceza vermek ve dargın yüz göstermek babında işlerimiz bir önem taşımaz. O yaptığımıza bakmadan hem döver, hem de sever. O dilediğini yapar; yaptığından sorguya maruz kalmaz. Şayet o bir peygamberi ve sâlihlerden birini ateşe atacak olsa zalim olamaz; âdil olur. Mal, mülk, hüküm onun olduğuna göre kim karışır? Herkes mülkünde istediği tasarrufa sahip değil mi? Bu hâllerde bize düşen, Hakk’a ait işlerin doğruluğunu tasdiktir. Bizim için, bu nasıl olur, neden ve niçin gibi sözler ve bunun olması caizdir veya değildir gibi laflar yaramaz.

Allah, bir işi yapıyorsa o adalettir ve haktır. “Allah bu gibi işleri yapamaz ve böyle işler olamaz” gibi lafla rın bize ne yaran olabilir?

Sözlerimi işitiniz. Ağzımdan çıkan her kelâmın mânasına akıl er dirmeye çalışınız. Şunu katî bilesiniz ki, ben, evvel zamanda gelip geçen büyük zâtların çocuğuyum. Onların kudreti ve kuvveti önünde dururum. Onların metaını satmaya çalışırım. Bağırmam, çağırmam, onlarını malını satmak için. O mallara hıyanet etmem, kendiminmiş gibi göstermek de istemem. İşlerime onların sözüyle başlarım. Onla rın metaını överim. Yaptığım işlerin bereketini Allah verir.

Peygamber’e (s.a.v) uyduğum, anama, babama iyilik ettiğim için Allah bu işlere beni ehil kıldı. Allah, anamın babamın üzerinden rah metini eksik etmesin.

Babam zengindi, dünyalığı vardı. Fakat ona karşı bir yeterlik duygusuna sahipti. Annem de ona uydu. Yaptığı her işe razı oldu. Hiçbir zaman babamın yaptığına anam itiraz etmedi.

Babam ve annem ehl-i din olup daima iyilik ederlerdi. Kalplerin de halka karşı bir şefkat duygusu vardı. Üzerimde gördüğünüz iyilik onlarındır, başkalarının değil. Allah’ın ve Peygamberin (s.a.v) huzu runa onlarla birlikte varacağım. Onları ben götüreceğim… Zaferimi onların sayesinde bulacağım. Her hayrım ve bulunduğum nimet on ların sayesinde oluyor. Her iyiliğimi onların yanında görüyorum. Hazret-i Rasûl (s.a.v) hariç halkın hiç birinden beklediğim şey yok. Esas Yaratıcı’mdan gayri kendini yaratıcı tanıtanların hiç birinden um duğum bir şey yok.

* * *

Ey bilgin kişi, sözün sadece dilde; kalbinden akıp gelen bir şey yok. Her şey suretten ibaret, için bozulmuş. İçinde yararlı hâl taşıyan kalp, dilden gelen, içsiz sözü bırakır, kaçar. İyi kalbe sahip olan, manasız sözü duyunca âdeta kafese konmuş gibi çırpınmaya başlar. Mü nafık mescitte nasıl darlık duyarsa o iyi kalp sahibi de, o sözleri din lerken o hâli duyar.

Bir mecliste, doğrulardan biri münafık bilginlerden birini gö rürse, hayat emniyetini oradan kaçmakta bulur. İçi temiz ve doğru olan zât, deccâl kılıklı, bidatçi ve Allah’ın, Peygamber’in düşmanı ile nasıl oturabilir? Allah yolcuları içi bozuk münafıkları tanır. Onla rın çeşitli alâmetleri vardır. Allah yolcusu, münafığı yüzünden ve sö zünden tanır. İçi bozuk adam: “Bir sâlih kimseye teslim olup halâs bulmaktansa, aslanın ağ zına yem olayım!” der.

Şayet bir münafık kişi gelecek olsa, sâlihin nuru onu yakar. Me lekler, içi bozukları, sâlih kullardan uzak tutar. Onların, doğrular arasında yeri yoktur. Varsa bir geçici payeleri, o da avam halk ara sındadır. Avam halk, onları belki bir adam sanır, ama Allah yolcuları katında onlar, yırtıcı bir kediden daha aşağıdır, zerre kadar değer ta şımazlar.

Doğru kimse, ilâhî nurla bakar. Baş gözündeki görme duygusu güneş ışığı ve ay aydınlığı onun için önem taşımaz. Güneş ışığı, ay aydınlığı ve gözündeki görme duygusu olmasa da görür. Bu nur, bir nevi umumî sayılır. Bir de özel nur vardır ki, onu ancak Hak, seçtiği kimselere verir. Bu nuru almak için hükümlere uymak, onlara tam iman sahibi olmak Kitab’a -Kur’ân’a-, Sünnet’e -Peygamberin âdet lerine- göre amel etmek gerekir. Hem kim ki, Kitap ve Sünnet’e göre amel etti. Allah Teâlâ ilmin nurunu ona verdi.

Allah’ım, bizi hilmine ve yakınlığına nasip eyle. Âmin!

Ey içi bozuk münafıklar! Allah size meymenet vermedi. Hayret ne kadar da çoksunuz? Bütün telâşınız, halkla iyi geçinmeyi temin için… Dolayısıyla de Hak’la olan bağlarınızı koparmak… Bundan baş ka hiçbir çabanız yok.

Allah’ım, beni o münafıkların başına sal. Tâ ki, yeryüzünü on lardan temiz kılayım. Şu zamanda münafık adamın işareti odur ki: Yanıma gelemeye ve bana selâm veremeye… Selâm vermek zorunda kalsa, ancak zorlukla vere… O içi bozuk adam ister ki, bu dini çökerte.

Allah’ım, din binasını yapmak için bana yardımcılar ver.

* * *

Ey içi bozuklar, bu din elinizle yapılmaz. Sizde onu yapacak iyilik yoktur. Onu nasıl yaparsınız ki, bina işinden anlamadığınız gibi, onu yapacak âletiniz de yok. Ey cahiller! Din evinizi yapınız. Size elzem olan önce bu binadır; sonra başkaları.

Bana düşmanlık etmeyiniz, bunu yapacak olursanız, ben de size yaparım. Sonra felah bulamazsınız. Çünkü Allah’ın, Peygamber’in yardımı bana kuvvet verir. Yapacağım her işi onlarla yaparım. Düş manlık etmeye kalkmayınız: Allah yapacağı her işte galiptir. Hatır layınız. Yusuf Peygamber’i… Kardeşleri öldürecekti; ama güçleri yet medi. Nasıl öldürebilirdi ki, Hak katında o bir şahtı ve hak peygam berlerden biriydi. Doğrulardan bir zâttı. Hak Teâlâ ezelde öyle yaz mıştı ki, halka onun vasıtasıyla iyilikler ola.

Ey şu zamanın münafıkları bu hikâye sizedir. Beni öldürmek is tersiniz, ama bu olmayacak. Böyle bir iyiliği (!) bulmanız kabil değil. Bu bapta elleriniz kusurlu. Ezelde verilen bir hüküm olmasaydı, sizi teker teker hesaba çeker, azarlamayı da bilirdim. Her işin kökü hü kümledir. Ayakta durmak da hükümle olur, ilmin gereğini yapmak da o ezelî hükme bağlıdır.

Allah yolcuları halktan korkmaz. Çünkü onları Allah kefaletine almıştır. Onları Allah saklar ve idare eder, her kötülükten esirger.

Allah yolcuları da buna inanır; bu sebeple halktan gelecek bir yara maz işe aldırmaz. Bilirler ki, yakında halkın eli tutamayacak, ayak ları yürüyemeyecek ve dili de söz edemeyecek. Halkın âciz olduğuna ve yokluk içinde bulunduğuna inanmışlardır. Bilirler ki, halk öldüremez ve bir paye veremez. Bilirler ki halkın elinde ne fayda ne de zarar vardır.

Hak yolcuları mülk olarak yalnız Hakk’ın varlığını bilirler. On dan başkasında güç olmadığına, veren, alan, faydalı olan ve zarar veren yalnız O olduğuna inanırlar. Bu imanlarıdır ki onları şirk yü künden alır.

Onları Hak öz olarak seçmiştir. Dolayısıyla daima huzur içinde ve Zât’ı ile ülfet hâlinde olurlar. Rahatları O’nunladır. O’nun verdiği rahatlık içinde kalır,lûtfuna uğrar, kalpten O’na münacat ederler. Bu hâli bulduktan sonra dünya olmuş veya olmamış aldırmazlar. Âhiret ister olsun, ister olmasın bir şey ummazlar. Hayra şerre aldırış et mezler.

Allah yolcuları kötü işleri bırakmak için ilk zamanda kendileri ni biraz zorladılar. Sonraları Hak onlara acıdı. Kötülüğü terki tabiî kıldı ve bu duyguyu bir hibe olarak verdi.

Hakkın verdiği hedefe varınca, zühdün özüne erdiler. Tabiatın da ne demek olduğunu anladılar. Her şeyi Hak’tan öğrendiler.

Her şeyi o büyüklerden belleyiniz. Şimdilik ibadeti, içinizden gel mese bile zorla yapınız. Kötü işleri terke gayret ediniz. Yasaklara ya kın olmayınız. Bir zaman sonra göreceksiniz ki, zorla yaptığınız işler tabiî bir hâl almış.

Rabb’inizin kelâmını anlayınız; anladığınızla amel ediniz; amel lerinizde ihlâsı bırakmayınız.

* * *

Ey evlat! Sen nefis, tabiat ve boş arzudan ibaret kaldın. Yabancı sıbyanla ve yabancı kadınlarla oturmaktasın. Sonra da “Ben onlara aldırış etmem, kalbim bozulmaz” dersin.

Bunu nasıl dersin bilmem; yalancı oluyorsun. Bu sözlerinde sana ne din uyar, ne de akıl. Yakında konuk olacaksın. Nereye biliyor mu sun? Bir ateşten öbürüne… Bir odundan öbürüne…

Din ve iman evin, İslâm yolunu inkârla ışıldamakta. Bunu in kâr etmeye kimsenin dili varmaz. Hâlin böyle olduğunda herkes itti fak eder. Ve derler ki: “Şunun her yanı inkârla dolu”

Önce iman ve Hak Teâlâ’ya karşı irfan sahibi ol. Sonra Hakk’a nâib olarak halkı tedavi et, onlara tabip ol.

Yazık sana… Yılanlarla geleceksin. Hâlbuki Havva validenin sanatını da bilmezsin. Onların öldürücü zehrine karşı tiryak da ala madın. Bu hâlde halkı nasıl tedavi edersin? Gözü kör olan halkın gözünü nasıl tedavi edebilir? Dilsiz halka nasıl laf öğretebilir? Bilgi den yoksun olan, dinin emirlerini nasıl yerine getirebilir? Şaha kapı cı olmayan, halkı ona hangi hakla götürebilir?

Sen Allah’ı bu hâlinle anlayamazsın. O’nun kudretini sezemezsin; yakınlığını bilemezsin ve halkı idare şekline aklın ermez. Hakk’ın siyasetini ben de bilemem. Onun kudretini benim de aklım zaptede mez. Bunlar ancak teville anlaşılır ki, tevilini de ancak Hak Teâlâ bilir.

Sözlerimi işitiniz ve bana dönünüz. Ben şahın davetçisi ve Pey gamber’in vekili olarak aranızdayım. Halkı dine yerleştirmeye gayret ederim. Allah’ın ve Peygamber’in (s.a.v) emrini yaparken sizden utan mam. Ben onların fermanı ile çalışan bir tahsildarım ve işlerimi on ların kudreti ve kuvveti içinde görmekteyim; intisabım onlaradır.

Şu dünya fena bulup gidecek. Burası âfet ve belalarla doludur. Hiç kimsenin onda geçimi hoş olmaz. Hele hâkim bir Zât’ın onda hiç de rahatı iyi değildir. Derler ki: “Hâkim Zât’ın gözü, dünyada bir an bile aydın olmaz, onun gözü ölümü bekler.”

Bir kimsenin ki, karşısına yırtıcı hayvan dikilir, yaklaşır ve ağ zını açar ondan nasıl kaçılır ve göz yumulup uyunur?

Ey gafiller! Kabir ağzını açıyor. Ölüm canavarı ve ejderhası da ağzını açmış. Şu hanın cellatları kılıcı ellerine almış, emir bekler. Hâl bu iken, nedir bu gafletiniz? Bu işleri tam mânası ile anlayıp gerek tiği gibi ayık olan ancak milyonda bir kişi çıkar.

Bulunduğun hâlden kurtulup ayık kimse olman için bazı şartlar lazım. İlk defa kazanıp yemek için bir sanat sahibi olmalısın. İma nın tam kuvvetini buluncaya kadar bu lazım. Çalışmaya devam eder, sebat bulursan, Hak Teâlâ seni tevekkül yoluna atar; sebepleri bildir meden yedirir ve içirir. Ey sebeplerle Hakk’a şirk koşan, tevekkül yo lu ile alıp yemenin hoşluğunu tatmış olaydın Hakk’a eş koşmazdın. O’nun kapısında oturur, tevekkül eder, kaynaktan akıp geleni alır yerdin.

Dünya geçimi için iki şeye aklım erer: Biri dış sebepler yolu ile çalışmak, öbürü de tevekküle dayanmak. Yazıklar olsun, çalışmı yorsun, halka yük olup gitmektesin. Bu hâlin için utanç duyduğun yok. İşin başı çalışmak, sonrası da tevekkül, yâni işi oluruna bırak mak. Sende ne sonu var, ne de önü.

Ben daima gerçeği söylerim; bunu yaparken senden utanmam. Sözümü işit ve kabul et. Bilgisiz hâlin için benimle çekişme, öyle yersiz çekişme yaparsın ki, görenler, gerçek senin tarafından olduğunu sanacak.

Halktan yana bir yeterlik duygusuna sahibim. Onların elinde olana göz atmadığım gibi övmelerine ve yermelerine de aldırış etmem. Sizden bir şey alacak olsam, benim için değil, başkası için alırım.

Sözlerim tam yerinde ve zamanında söylenir. Hangi sözü eder sem o bana emredilmiştir. Ağzımı açınca, söyleyeceğim sözün gerçek olduğunu önceden kestirmiş olurum. İlâhî hükümleri değiştirecek bi ri olmadığı gibi onun yerine gelmesini önleyecek biri de çıkmaz.

Yazık oluyor sana. Halkın iyi demesi seni aldatıyor. Halk sana iyi der; hâlbuki içinde bulunduğun hâlin gerçeğe uymadığını bilir sin. Bu hususta Hak Teâlâ şöyle buyurdu: “İnsan, nefsini çok iyi bilir.” (el-Kıyâme, 75/14)

Tuhafsın. Avam halk arasında o kadar güzel (!) oluyorsun ki, hepsi seni övüyor. Ama ilâhî nurla münevver zatlar arasında hiç de öyle değil. Onlar senin saklamakta olduğun gerçek yüzü bilir. Öbür tarafta iyi gözüktüğün kadar burada kötüsün.

Ey dünyaya dalıp gidenler ve onunla ferah duyanlar, hâliniz ne reye varır? Dünyaya dalanlar, akıllı olduklarını iddia ederler. Her şeyi iyi kavradıklarını sanırlar.

Yazık oluyor, yapmayın. Siz, Rabb’inizin şu kelâmını duymadınız mı: “Biliniz ki, dünya yalancı oyuncak ve geçici süstür.” (el-Hadîd, 57/20)

Cıncık boncuk, kadınlara, mümeyyiz olmayan yavrulara yaraşır; aklı başında olan erkekler onları neyler ki?

Size anlatmak isterim ki, dünya metaı, aklı kıt olan cahil kişiler için olur. Şunu da anlatmak isterim ki, Hak Teâlâ sizi oyuncak için yaratmadı. Âhiretibırakıp dünyanın geçici işleri ile meşgul olan, öm rünü boşa harcamış sayılır. Dünyalığınızı şehvet, nefis ve nefsin eli ile alırsanız, yılan, akrep almış olursunuz. Âhiret işlerine dönünüz. Kalpten Rabb’inize yöneliniz. Onunla olunuz; sonra onun fazlı ve ihsanı icabı size gönderdiğini de alınız.

Hem dünyayı, hem de âhireti düşününüz, anlayınız; sonra ikisi arasında tercih yapınız.

Öğrendiğini mi sanırsın; ne öğrendin ki? Bende bilmediğin daha çok şeyler var, onları da bellemeye çabala.

Ektiğim şeyler yetişti, kol attı. Seninki, bittikçe yanar.

Akıllı ol, baş olmayı bırak; ayrıl. Yanıma gel, cemaatimden biri gibi şurada otur. Sözlerimin, kalbinde yeşermesi için böyle yap. Aklın olsaydı sohbet için yanımda otururdun. Benimle yetinmiş olsaydın, her gün bir lokmacık alır ve sert sözlerimi sabırla dinler, fayda bulur dun.

Her kimin ki imanı var, o yanımda oturur, sözlerimi dinler ve her kimin ki imanı yok, o da kaçar.

Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 61. Meclis -1


Bu konuşma, medresede yapıldı.

Konuşma tarihi: Hicrî, 20 Recep 546, Milâdî 1151.

Geylânî Hazretlerine biri, hatıradan sordu. O da: “Hatıraların neler olduğunu sana ne anlattı?” diyerek devam etti:

Sana gelen hatıralar, şeytandan, tabiattan ve boş arzular dan. Hangi şeyin lüzumuna inanırsan ona gayret sarf edersin. Dolayısıyla hatıraların, uğruna gayret sarf ettiğin şeylerden ibaret kalır. Hakk’a dair hatıralar, sivâdan -Hakk’ın gayrından- hâli olan kalbe gelir; işlerini orada görür. Nasıl ki, Yusuf Peygamber’in ağzından şöy le buyrulur: “Biz metanınızı kimde bulursak ancak onu alırız.” (Yûsuf, 12/79)

Bunun gibi o temiz kalp kimde olursa Hakk’a dair hatıra onu sarar. Hakk’ın fikri, zikri sende olursa kalbin Hak yakınlığı ile dolar ve şeytanî arzu, heves kaçar gider. Dünyalık şeyler de sende kalmaz.

Her şeyin kendine göre hatıraları, düşünceleri var. Dünyanınki ayrıdır. Âhiretin de kendine has düşündürücü şeyleri var. Malın, mülkün, nefsin ve kalbin de hatıraları var. Hak Teâlâ’nın hatırası hepsinden üstündür. Ey candan Hakk’a talip olan, bütün hatıraları atıp Hak hatırası ile kalmaya muhtaçsın.

Nefsin verdiği kötü düşünceden, boş arzulardan, vehimlerden, şeytan tarafından gelen iğvadan, dünya ve âhiret işlerine ait bazı ev hamdan halâs bulursan, meleklere has bir hatıraya kavuşursun. Sonra bu da geçer, Hakk’ın hatırası seni sarar. Bu hâl, son olur ve işin neticesi sayılır.

Kalbin sıhhat bulunca, gönlüne düşen hatıranın yanına dur ve sor: “Sen nesin, kimden geliyorsun?” de.

Ben şu ve şuyum; Hak’tan geldim, doğru bir hatırayım, diye cek. Daha sonra şöyle diyecek: ”Ben Hak’tan gelen bir öğütçüyüm. Aziz ve Celil olan Hak Teâlâ seni seviyor, ben de O’nu seviyorum. Ben Hak’tan gelen sefirim ve peygamberliğin manevî hâlinden senin için aziz bir duyguyum.”

Ey evlat! Kendini ilâhî marifete arz et, çünkü bütün hayrın te meli ondandır. Marifet âlemine geçmek dilersen tâat ehli ol; o sana marifet hâlini verir. Bu mevzuu teyit için Peygamber (s.a.v) Efendi miz’in şu hadîs-i şerifini zikredelim: “Kul Yaratan’ına tâat kılarsa, Hak Teâlâ ona karşılık marife tini ihsan eder. Kul tâati bıraktığı zaman, Hak Teâlâ o hâli geri al maz, kalpte bırakır. Kıyamet günü oldukça tâatsiz kula şöyle der: Seni marifet hâli ile kullar arasından ayırdım, birçok ihsanda bulundum. Bu hâlleri sen de bildin. Bilginin gereğini niçin yerine ge tirmedin?”

* * *

Ey evlat! Nifakınla, fasih konuşmanla, dilden gelen güzel sözler le, yüzün sararması ile olmaz. Ve bu hâl, yamalı libâsın başa çekil mesi, omuzların birleştirilmesi ve bel bükmekle elde edilmez. Bu gibi şeylerle, anlattığımızı alacağını sanıyorsan aldanıyorsun. Böyle bir zanla yaptığın işlerin nefisten, şeytandan, halkı Hakk’a ortak koş mandan ve onlardan dünyalık beklemenden, geldiğini bilesin.

Nefsini tahkir et. İç âlemine dair oları işleri gizli tut. “Rabb’inin nimetini anlat!” deninceye kadar gizlilik hâline devam et.

İbn-i Şem’un, elinden manevî bir keramet zuhur ettiği zaman:          “Bu şeytanî bir duygudur.” derdi. Tâ ki, ona Hak tarafından: “Sen kimsin, baban kim? Hepsi bizim, üzerindeki nimetleri
anlat.” deninceye kadar o manevî hâline sahip çıkmaz, gizlemeye ça lışırdı.

Musa (a.s) bazı münacatında Hak Teâlâ’dan talep etti: “Yâ Rabbi, bana bir tavsiyede bulun.” Buna karşılık şu cevabı aldı: “Sana, Beni ve Beni talep etmeyi tavsiye ederim.” Musa (a.s) Peygamber talebini dört defa tekrarladı, hepsinde aynı cevabı aldı. Ona, ne dünyayı arama emredildi, ne de âhiret tav siye edildi. Bunun mânası şuydu: “Sana tâatimi tavsiye ederim. Bana isyan etmemeni isterim. Yakınlığımı aramanı arzu ederim. Beni tevhid etmeyi, gereği ile ameli dilerim; bilhassa Zât’ımdan gayri her şeyden uzak durman ge rektiğini bildiririm.”

Bir kalp ki, sıhhat bulur ve irfan sahibi olur, o, Hakk’ın Zât’ından başka her şeyi bırakır. O’nunla ünsiyet eder… İstirahatını ancak Hak’la bulur.

Allah’ım, şahit ol, kulların ıslâhı için vaazlarıma aralıksız de vam ederim.

* * *

Bilesiniz ki, içinde bulunduğum hâl, beni gurura kaptıramaz. Ben, o hâli bilmiyorum bile… Az değişik olarak siz, ondan nasıl yaya iseniz, ben de ondan ayrı dururum. Mâna ve sır âlemi cihetiyle hâlim böyle. Hakk’ın tasarrufu beni sararsa, bende bana has ne kalır; hepsi O’nun.

Ey mabetlerde ve gizli yerlerde ibadete dalanlar, geliniz, bir harf dahi olsa sözlerimden tadınız. Benimle bir gün veya bir hafta arka daş olursanız yıllarca faydasını bulacağınız şeyi öğreneceğinizden eminim.

Sizlere yazık oluyor; çoğunuz heves içinde… Hevesle dolusunuz. Bulunduğunuz ibadethanenizde halka kulluk edersiniz. Bu yüce hâl ler, gizli yerlerde cehaletle kalmakla elde edilemez ki…

Yazık oluyor sana, bu hâlden kurtulmak için yürü. Bu yürüyü şünde, ilmi, ilim sahiplerini ve ilmi ile âmil olanları ara. O kadar ara ki, aranmadık yer kalmasın. Yorulasın ve oturasın… Dizlerinde ta kat kalmasın. Yorulduğun o dem otur, sırrınla yürü, sonra kalbinle, mâna âleminle yürü. Bu yürüyüşle yine önceki gibi güçten düştüğün dem, Hak yakınlığı seni bulur.

Bu yolda kalp adımlarının kuvveti kesildiği, tümden kuvvetin gittiği an, yakınlık bulunmuş demektir. Zaten yakınlığın alâmeti, gücün, kuvvetin gitmesidir. Bu hâlinde, sana gereken teslimdir. Tes lim ol; onun önünde seril. Düşünme öteyi. O dilerse yeryüzünde sana bina inşa eder ve dilerse bir harabe yerde oturursun. Dilerse mamur bölgelerde sana yer ayırtır; dünya, âhiret, insan, cin, melek ve bütün ruhlar âlemi de hizmetine koşar.

Bir kul için Hak yakınlığı doğru olursa ona velayet hâli gelir ve şaha nâib olma hâli nasip olur. Hazinelerde saklı cümle eşya ona gös terilir. Yer, semâ ve onlarda yaşayan cümle halk ona şefaatçi olur. Çünkü o, mülkün sahibidir ve iç âlemi paktır. Sırrı temiz, kalbi nur ludur.

Çalış. Çalış ki, İslâm ve iman yanında emanet durmaya. Emanet iman taşımadığın belli olursa, namazından hâsıl olacak nur artar. Orucun bereketini bulursun ve Hak’tan çekinme duygun arttığı için uyanık olursun, hatalı işlere kolay yakın olmazsın.

İşte bundandır ki, Allah yolcuları, yüzlerini çevirmeden yırtıcı ve zehirli yaratıklara karıştı, vahşi hayvanlar arasına çekinmeden daldı, yer bitkilerine büründü ve onlara katıldı. Onlar, gün ışığını geceye alâmet saydı. Ay ve yıldızlar, onlara lâmba, gece karanlığı gün oldu.

Boş lafları bırakınız. Dedikodu ile uğraşmayınız. Malınızı boş ye re harcamayınız.

Ortada mücbir sebep olmadan konuşmayınız. Yakınlarınız, dos tunuz ve tanıştığınız kimselerle fazla oturmayınız. Sebepsiz yere on larla olmak bir hevesten ibarettir. Lüzum hâsıl olmadan onlarla ol mak yalan söyletir ve gıybet ettirir size. İki kişi birleşince hatanın ve gıybetin şartı tamam olur ve iş başlar. Ama yalnız hâlinde bu olmaz. İnsan, yalnız başına kimseyi çekiştiremez, gıybet edemez.

Zaruret olmadan evinizden çıkmayınız. Her biriniz, kendinin ve evinin zarurî ihtiyacını gidermek için çarşıya, pazara çıksın.

Çalış, çalış ki, söze ilk başlayan sen olmayasın. Sözün cevaptan ibaret olsun. Herhangi bir şey sorulduğu zaman sana ve sorana fay dası varsa cevap ver, aksi hâlde verme.

Allah yolcuları, Yaratan’dan korkarlar. Bütün hâllerde çekin dikleri şey yapacakları bir hata yüzünden, Hak Teâlâ’nın dargınlığı na uğramaktır. Onlar, ellerine geçen her şeyi dağıtırlar, kalpleri uçar. İmanlarının bir emanet gibi durması, onları çok korkutur; bu yüzden bütün gayretlerini onun yerleşmesi için harcarlar. O yolcuların hep si Hak Teâlâ’nın tam yakınlığını bulmuş sanmayınız; onların da için de ayırmalar olur. Hakk’ın nimetini tam olarak belki binde biri an cak alabilir. Ve Hak yakınlığına kalplerini dâhil edenler bazı fertler dir. Pek az kısmı, ilâhî yakınlığa geçmek izni alabilir. O makama gi ren için artık korku yok sayılır. Onlara Hak sahip olur, ülkelere şah kılar. Onlar velî kul olur. Onların her biri peygamberlere bedel ve hal kın gözbebeği sayılır.

Hak Teâlâ, o büyük insanları kulların büyüğü, sultanı eyler. Yer yüzünde bir nâib olarak bırakır. Ve Zât’ına halife kılar. Bu büyüklük, önce seçilen sevgili kullar arasından birkaçına nasip olur. O nasibi alınca, seçmenin seçmesi olurlar. Hak Teâlâ bilgi hazinesinden onla ra ilim ihsan eder, hikmetiyle konuşturur. Keremi, kerameti ve ver diği kuvvetle onları konuşturur. Leh ve aleyhlerine olan cümle şeyi onlara öğretir. İman ayağını onların kalbine yerleştirir. İman başla rına marifet tacını kondurur. Kader onlara hizmet eder. İns, cin ve melekler, onlara kıyam durur. Bütün vukuat önlerine serilir. Her hâ dise, sırlarına ve kalplerine geçer.

Onların her biri, nefsine hâkimdir. Ve nefsi ülkesine şahtır. On ların her biri özel tahtına oturur, memleketin idaresine el atar, as kerlerini yeryüzüne yayar. Bu sayede halkın ıslâhını temin etmeye çalışır. Ve iblisin işlerini bozmaya bakar.

* * *

Ey cemaat! Allah yolcularının izine uyunuz. Bütün kastınız, yemek, içmek, giymek olmasın. Dünyalık toplamaya koşmayınız. On lar, bu gibi bayağı işlere önem vermezler. Onların bütün gayesi Al lah’a kul olabilmektir. Onlar âdet olan birçok şeyi bırakır.

Hakk’ın kapısını arayınız; bulunca orada otağınızı kurunuz. Bu yolda bazı tecrübe yollu belalar gelince kaçmayınız. Hak, sizi onlarla gafletten uyandırmak ister. O’nun, bela, âfet, açlık ve çeşitli hastalık lar göndermesindeki hikmet, sizi Zât’ından ayırmamak ve gaflet çu kuruna düşürmemektir.

Yeryüzünde, Hakk’ın arzusunu bilmeden gafil gezen kimselerden olmayasınız. Onlardan Hak Teâlâ ne ister; bunu hiçbiri bilmez.

Hakk’a ibadet yoluna önce giriniz, sonra o yolda ihlâs sahibi olmaya bakınız. Hakk’ın ne buyurduğunu duymadınız mı? O hâlde dinleyiniz: “İnsanları ve cin tayfasını ancak bana kulluk edeler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 51/56)

Artık bu gerçek hepinizce malum, o hâlde neden kulluğu terk edersiniz? O’nun yolunda niçin böbürlenirsiniz?

Her kim ki Yaratan’ına kulluk etmez; o, hilkat sahibini bilmiyor demektir. Hak ve hakikat üzere olanlar, yaratılışlarındaki hikmetleri bilirler, ibadet için yaratılmış olduklarını anlamışlar. Onlar ölür, sonra dirilirler. Herhâlde onlar kullukta tahakkuk etmişlerdir.

* * *

Ey evlat! Sonra iç âleme ait işler başlar. İç âlem Hakk’a vasıl olmadıktan sonra açılmaz. O’nun kapısına vasıl olmayınca manevi bir hâl beklemek yersiz temenniden ibaret kalır. Bu yolda tek olanların yani seçilmişlerin ve tevbe yolu ile Hakk’a bağlı olanların yeri O’nun kapısıdır.

Hakk’ın kapısına varır, iyi edeple orayı beklersen, boynunu eğer O’ndan gelecek emre intizar edersen, O’nun yüce kapısı kalp yüzüne açılır. Ve cezbe işlerini elinde tutan kalbine bir kıvılcım atar. Kalpleri zatına yaklaştıran senin kalbini de yaklaştırır. O âlemlerin hoşluğunda uyutmaya güçlü olan sana da atlı uykular verir. Kalpleri süsleyen O olduğu için kalbini süsler, kalp gözüne sürmeler çeker ve tatlılık ihsan eyler. Ve ferah emniyet konuşma duyguları verir. Çünkü bunları vermek O’nun elindedir.

Ey gafiller, siz neredesiniz. İşaret ettiğim şeye sizin kalbiniz ne kadar uzak duruyor? İşi kolay sanmaktasınız. Yapmacık hareket, zorlama ve nifakla elde edilir kanaatindesiniz. Hâlbuki öyle değil.

Bu anlatılan hâlin elde edilmesi için kader çekici altında sabra ve doğruluğa ihtiyaç vardır.

Kendini bir dene. Hâline bak. Hakk’a muhtaç olmadığını sanan sıhhatli ve O’na isyan eden biri olsan da sonradan tevbe edip hatalara nadim olsan istediğin hemen verilmez. Hakk’ı aramak kastı ile sahralara düşsen yine O’nu elde edeceğini sanma. Bu hâllerinde sana tecrübeler gelir. Bela ve afetler her yanını sarar. Bunlara da dayanmak kolay değil. Allah’ın kolay ettiğine kolaydır. Tecrübe edildiğin zaman nefsin içinde bulunduğu dünyalık şeylerin hiçbirini talep etmemelisin. Ancak böyle olursa bir şeyler elde etmen kabil olur. İmtihan günlerinde nefsin hiçbir arzusunu kabul etme ve ona bir şey verme. Bu uğurda sabrı elden bırakma. Sabra devam eder, nefsini alıştığı kötü itiyatlardan alırsan, dünya ve âhiretin mülkü senin olur. Nefis sabrını kaybettiği an hepsini kaybeder, çektiği zahmetli işler boşa gider.

Ey tevbekâr! İbadetlerinde sebat et, ihlâslı ol ve nefsini şuna alış tır: Hâdiseler değişebilir, belalar gelebilir.

Ve nefse şunları da öğret ki; Allah, geceyi gündüz ve gündüzü de gece yapar. Evdeki çocuklara, komşulara, dostlara ve irfan sahiple rine nefis hakkında çeşitli vukuat koyar. Dilerse hiçbirine nefsi sev dirmez. Hiç kimseyi yakın etmez. Her şey, ama her şey O’ndan kaçar. İşte, bunları nefse söyle. Olması mukadder olan bu işlere alışsın. Ve desin: “Evet, bunlar olur, kabul ediyorum.”

Eyyûb (a.s) Peygamber’in hikâyesini işitmedin mi? Hak Teâlâ, onu, Zât’ına has kılmak ve sevgi yönünden hakikate erdirmek iste mişti. Ve dilemişti ki, o peygamber için Zât’ından gayrisi kalmaya… Dinle ki, onu nasıl ehlinden ayırdı, malını yok etti, çocuklarını kaçır dı. Bir mezbele köşesine bıraktı; yanında yalnız hanımı kaldı. Onun için ne mamur şehir vardı, ne de başkası.

O kadıncağız gündüzleri hizmetçilik eder; kazandığı para ile ko casının gıdasını temin ederdi.

O peygamberin eti, derisi ve kuvveti yok olmuştu; yalnız gözü, kulağı ve kalbi sağdı. Hakk’ın acayip kudretini görür, dilden zikreder, kalbi ile de Hakk’a münacat ederdi.

Hak Teâlâ ona kuvvet ve kudretinin hikmetli yönlerini gösterdi.

Melekler ona salât eder, her zaman ziyaretine gelirdi. O, insan larla ilgisini kesti; Hak’la ünsiyet etti. Sebeplerden, güçten, kuvvet ten elini çekti. Hak sevgisinin esiri oldu. O’nun kaderine uydu. O’nun iradesine tâbi oldu. Ezelde yazılan yazıya bağlandı. Hakk’ın ona emri, yalnız: “Sabret” olmuştu.

O, bunu yaptı. Sonrası açıktan belli oldu. Öncesi acı idi, sonra tatlı oldu. Çektiği bela içinde bir hoş geçim vardı. İbrahim Peygam ber’e de aynısı olmuştu; ateş içinde hoş şeyler bulmuştu.

Allah yolcuları bela anında sabra sarılırlar. Sizler gibi bağırıp ça ğırmazlar.

Belanın çeşitleri vardır, her zaman değişik, muhtelif şekillerde gelir. Bazen insanın vücuduna gelir, bazen kalbine… Bir kısım bela halkla olur, bir kısmı da Yaratan’la… Gelen bela bir yönden gelmediği gibi tek şekilde de görülmez. Onun gelişinde hikmetler vardır. Sab retmek, dayanmak gerekir. Belayı görüp onun zahmetine katlanmayanda hayır yoktur. Belalar, Hak Teâlâ’nın kapışılması gereken ni metleridir. Âbid, zâhid ve takva yolunda olan kimseler için bela dünyada en büyük keramettir; bu zâtların öbür âlemdeki nimetleri cen net olur.

İrfan sahipleri için en büyük ganimet, inandıkları gibi kalmak tır. Onlar için dünyada bundan büyük nimet olmaz. Öbür âleme ge çince ateşten halâs bulurlar. Orada her arzuları yerine gelir; istedik lerini önlerinde bulurlar. Bela güçlüğü onlar için ne önem taşıyabilir ki? Hak tarafından onların kalbine bela anında şöyle denir: “Sakin ol, bunda ne var ki… Bulunduğun hâlde sabit kal…
Sende iman var, her hâlinde iman nuru parlar. İman sahipleri sen den nur almaya, imanlarını canlandırmaya koşarlar. Burada hâlin böyle; öbür âleme gidince şefaatçi olursun; sana da zaten şefaat edil miştir. Sözün tutulur. Halktan çok kişinin nârdan kurtulmasına sebep olursun. Şefaatçilerin efendisi olan peygamberin elinde durursun. Belanın gelmesine üzülüp onunla meşgul olma. Bunlar imanın yer leşmesini sağlar. Marifet hâlini geliştirir. Sonunda da selâmet gelir. Peygamberlerin yolunda yürümüş olursun. Rasûller arkadaşın olur. Doğru kimselerle sohbet sana nasip olur. Onlar halkın gözdeleridir.”

Yukarıdaki kelâm, irfan sahiplerinin kalbine defalarca söylenir. Her tekrar ancak onun çekinmesini, korkusunu edebini çoğaltır. Ve fazlaca şükretmesine sebep olur. Allah yolcuları, Hakk’ın buyurduğu şu yüce âyetleri bilip anlarlar: “Allah dilediğini yapar.” (el-Hac, 22/14)

“O yaptığından sorumlu olmaz; hâlbuki cümle kullar, sorum ludur.” (el-Enbiyâ, 21/23)

“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (et-Tekvîr, 81/29)

Ve o Hak yolcuları bilir ki, Allah ancak kendi dilediğini yapar, kulların dilediğini değil… Ve o, her an bir şan alır. Hemen yapar, sonraya bırakır. Yücelere çıkarır ve düşürür. Aziz kılar, zelil eder. İstediğine velayet verir ve dilediğini azleder. O hem öldürür, hem de diriltir. Zenginlik ve fakirlik O’nun elinde bulunur. Vermeyi ve al mayı O yapar.

Allah yolcularının kalbi için karar yoktur. Hepsi Yaratan’ın kudretindedir. O dilerse değiştirir tebdil eder. Yakınlık verir ve uzaklara atar. Ayağa kaldırır ve oturtur. İzzet sahibi kılar ve zillete düşürür. Aniden bütün feyzini keser ve birden yine verebilir.

Allah yolcularının hâli daima şekil değiştirir. Ama hâl ne olursa olsun onlar ibadet ayağını hakikati takipten geri almazlar; edepli ve başları eğik olurlar.

Allah’ım Zât’ında iyi edepli olmayı bize nasip eyle. Hele seçme kullarına karşı edebimizi hiç bozma. Sebeplerle ilgilenmek ve onlara dayanmak hâlini bizden uzak kıl. Tevhid hâlimizi senin için sabit eyle. Sana tevekkülümüz tam olsun. Seninle zengin olalım. Her der dimizi sana açma duygusunu bize nasip eyle. Sözümüzle, işimizle bizi belaya atma onlar için bizi sorguya çekme. Bize kereminle muamele et. Hatalarımızdan geç ve müsamaha ile karşıla. Âmin!

* * *

Hak yolda, halk yoktur. Orada sebebin lafı bile olmaz. Orada ma lûm olan bir nesne de yoktur. Orada ne kapı, ne de bir yön bulunur. Halkın varlığı diye bir mefhumun sözü edilmez.

İnsanın dış yapısı dünyadan, kalbi öbür âlemden, sırrı Mevlâ’dan ayrı olmaz. Bunların biri nerede ve ne ise öbürü de onunla ve odur. Sır kalbe, kalp itminan derecesine çıkan nefse ve bu dereceyi bulan nefis ise bütün bünyeye, yâni duygulara hâkimdir. Duygular bu yol da sıhhat bulurlarsa bütün halka hâkim olurlar.

Anlatılan hâller, bir kulun benliğinde mevcut olursa, ins, cin ve melek onun kudret ayağı altına serilir. Her şey ona kıyama durur. Hâlbuki o, Hak yakınlığını bulmuş olur ve yakınlık eli onu ayakta tu tar.

Ey içi bozuk adam, bulunduğun hâlle bu gibi işleri elde edeceği ni sanma. Nifak hâlinde, yapmacık hareketlerinle, anlatılan yüce iş leri elde edeceğini sanmayasın.

Sen kendine göre bir şeref payı saydığın işi geliştirmeye bakar sın. Halka kendini kabul ettirmeyi bilirsin; onların gelip elini öpme lerini beklersin. Sen nefsini dünya ve âhirette kötülük içine attın. Terbiye etmekte olduğun kimseleri de aynı yola atmaktasın.

Terbiyesini üzerine aldığın kimsenin sana uymasını emredersin. Hâlbuki sen, deccâl, gösteriş meraklısı ve sanki halkın mülküne tah sildarsın. Bu hâlinle bilmen gerekir ki, hiçbir çağrına icabet olmaz ve doğruların kalbi sana yer vermez. Allah seni ilim yolu ile dalâlete attı. Yakında kasırga diner, bindiğin eşek mi, yoksa at mıdır, görür sün. O toz dindiği zaman Hak erlerini at üstünde bulur ve sen, topal eşek üstüne binmiş, onları arkadan takip ederek, uzaklarda kaldığını anlarsın. İşte o zaman, iblislerin ve şeytanların kapanına kapıldığını daha iyi bilirsin.

Çalışınız, tâ ki, kalbinize O’nun yakınlık kapısı kapanmasın. Akıllı kimselerden olunuz. Şu anda içinde bulunduğunuz hâl, hiçbir işe yarar değil. Aklı başında olan, büyük kimse ile olunuz. Allah’ın hükmünü bilen ve O’nun bilgisine inanmış olan zâtla sohbete devam ediniz. Felahı bulmuş kimseyi görmeyen, felah yolunu bulamaz. O kimse ki, âlim ve ilmi ile âmil olan zâtlarla olmaz, o ancak bir kesek ten -kurumuş çamur parçasından- ibarettir. Onun ne önderi, ne de bir ana merkezi vardır. O ki, Hak ile sohbet eder, onu bulunuz.

Sizden kim olursa olsun, ortalığı gece karanlığı kapladığı zaman, halkın sesi çekildiği ve uyudukları anda kalksın. Abdest alsın ve iki rekât namaz kılsın. Ve desin: “Allah’ım, kullarından sâlih olan, Zât’ına yakınlık bulan birini bana göster. O, beni Sana iletsin ve Zât’ına varan yolu göstersin.”

Her biriniz anlatılan zamanda kalkmalı ve bu duayı okumalı. Çünkü sebep gerek. Sebepsiz yol, alınmaz. Bununla beraber Allah, ku luna peygambersiz ve öndersiz doğru yolu nasip eder. Akıllı olunuz. Bulunduğunuz hâlin hayrı yoktur. Dalmakta olduğunuz gafletten ayık durunuz.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse kendi görüşü ile yetinirse yoldan sapar.”

İman çehrene ayna olacak birini ara. Bir aynaya baktığın zaman yüzündeki rengi, başındaki amâmeyi -dinî kisveyi- ve saçlarının akını, karasını gördüğün gibi o imanlı kimsenin de yüzüne baktığın da iman hâlini öylece görürsün. İşte o iman sahibini ara.

Akıllı ol, bu heves neye? “Benim muallime ihtiyacım yok” dersin.

Hâlbuki Peygamber (s.a.v) Efendimiz herkesin bir öğreticiye mut laka muhtaç olduğunu anlatmak için şöyle buyurur: “Bir imanlı, öbür imanlı için aynadır.”

Bir iman sahibinin imanı kemal bulursa, cümle halka ayna olur; din çehrelerini onda görürler. İmanlı, bir konuşma yapsa, halk, ona yakın oldukça kötü hâllerini iyiye çevirebilirler.

Bu nasıl arzudur ki, her yanınızı sarmış. Her an Allah’tan dile diğiniz, yemek, içmek, giymek ve evlenmek… Allah’tan daim bunla rın artmasını ister oldunuz.

Hele rızık babındaki talepleriniz, hiç de yerinde bir hareket de ğil. Bir defa bu, ne artar ne de eksilir. Yeryüzünde duası kabul olan herkes bu hususta duaya sizinle beraber katılsa, rızkın, ne zerresini artırmanız kabil olur, ne de aynı miktar azaltmanız! Bu işin sonu gelmiş. O baptaki yazı yazılmış, kâtip istirahata çekilmiş. Sizin meş gul olmanızı icap ettiren şimdiki şey emir ve yasaklardır. İşte, onla ra koyulun, emri tutun, yasaklardan kaçının.

Mutlaka gelmesi mukadder olan işlerle neden meşgul olursunuz? Hak Teâlâ gelmesi gereken işte kefilinizdir. Kısmetler, belli zamanla rında gelir. Onlarda, hem acı, hem de tatlı vardır. Sevmediğiniz veya sevdiğiniz şeylerin hepsi, belli anlarda kendiliğinden gelir.

Allah yolcuları namazlarını öyle bir hâl içinde kılar ki, orada ne bir talep ne de bir dilek var. Onlar iyiliğin gelmesi için bir talepte bulunmazlar. Onların duası bir emir icabıdır. Bu emir kalp cihetin den gelir. O emre uyar, bazen halk için bazen de kendileri için dua ederler. Onlar, yaptıkları bu duada kendilerinden geçmiş bir hâl için dedirler, yaptıkları duadan haberleri olmaz.

Allah’ım, bütün hareketlerimizde, Sana karşı iyi edep sahibi ol mayı bize nasip eyle.

Oruç, namaz, zikir ve bütün tâat, Hak yolcusunun varlığına iş lenmiştir. Bu hâller, onun etine, kanına karışmıştır. Bu hâli bulduk tan sonra Hak onu cümle hâlinde esirger. Hüküm bağı o kulu bir an bile bırakmaz. O, bu hâlinde her şeyin ötesinde yaşar. Sanki o, hük mün gereğini taht yapıp üzerine oturmuş, Hakk’ın kudret denizinde yüzüyor. Evet, o kul, âhiret, lütuf denizi sahiline ve yakınlık iline va rıncaya kadar böyle devam eder.

Bu yolculuğunda o kul bazen Hakk’a döner, bazen yaratılmışla ra… Kullarla uğraşır, yorulur. Yaratan’a dönünce de rahat bulur.

Yazıklar sana, ey münafık; anlatılan işlerden senin haberin bile yok… Yaptığın işlerin hiç birinde bu hâlleri bulamıyorum. Ey ibadet hanelerinde tek duranlar, hâlbuki halkı kalbinize doldurdunuz. Le hinizde ve aleyhinizde söylediğim hiçbir sözü duymaz oldunuz. Dil siz ve sağırsınız. Kalkınız, bana geliniz. Yapmakta olduğunuz edep dı şı hareketler dolayısıyla sizi sorguya çekmem. Allah’ın izni ile ve O’nun verdiği duygu gereğince size şefkat gösteririm; çünkü siz hasta sınız. Sert sözlerim sizi korkutmasın ve sohbetimden kaçırmasın; bunlar benden değil, O ne konuşturursa onu konuşurum.

* * *

Ey evlat! Allah yolcuları karanlığa ışıkla girerler. Onların ışığı, Hakk’a kulluktur. Onlar korku ve çekinme içinde olurlar. Sonlarının kötü gelmesi ihtimali onları korkutur. Hakk’ın ilmi acaba neyi ge rektiriyor, malûmları değildir. Sonları nice olur, bilmezler. Bütün bunları düşünerek karanlığı ibadet ışıkları ile delmeye çalışırlar. Çe kinme, bazı zor işler, ağlamak, onların hâlidir. Namazlarını, oruçları nı, haclarını ve bütün ibadetlerini gerektiği gibi yaparlar. Hem dil­leri, hem de kalpleri ile Hakk’ı zikrederler. Dünyadaki hâlleri böyle geçip gider. Sonra öbür âlemin en güzel yeri olan cennete giderler. Orada Hakk’ın rahmet yüzünü görür, iyiliğini bulur, bu hâllerine şükür ederler: “Allah’a hamd olsun, bizden kederi giderdi.” (el-Fâtır, 35/34)

Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar üstat sayılırlar. Ayrıca bun ları yetiştiren şahlan, reisleri, emirleri, sahipleri de vardır. İşte bun lar, hep birlikte yukarıda beyan edilen duayı, öbür âleme göç etme den burada da okurlar.

Hak Teâlâ’nın o yüce kulları O’nun kapısına vardıkları zaman kapıyı açık bulurlar. İlâhî süvariler onları orada bekler. Hepsi o yüce kulların gelmesini gözetliyordu zaten… Görünce selâm verir ve o sevgili kullar önünde baş eğer, emir beklerler.

Sâlih kullar, o kapıdan içeri girince hiçbir gözün görmediği, ku lağın işitmediği, beşer kalbinin hatırlamasına imkân olmayan kutsî varlıklar görür, şöyle duaya başlarlar: “Allah’a hamd olsun; Zât’ından ayrı kalma üzüntüsünü biz den aldı. Aramızdaki perdenin verdiği kederi kaldırdı. Bizi Zât’ı için seçti, yakınlığına erdirdi. Bilhassa Zât’ından gayri şeylerle meşgul ol ma derdini bizden aldı. Bizi bütün fâni varlıklardan beri edip Zât’ı ile olmayı nasip ettiği için Allah’a hamd olsun; Rabb’imız hem Gafûr, hem de Şekûr’dur. Yaratan’ımız, hatalarımızı bize göstermeden siler
ve yaptığımız az kulluğa karşı bol iyilik eder.”

%d blogcu bunu beğendi: