ZİKİRDEN AHLAKA YOLCULUK

Son yılllarda ülkemizde hatta dünyamızda giderek artan, çok da rahatsızlık duyulan bir mesele konuşulup durmaktadır. Adam öldürme – kaçırma, cinsel istismarlar, hırsızlık, yalancılık, dolandırıcılık, işe hile karıştırmak, riyakârlık, kin ve nefret kaynaklı düşmanlık, bencillik, saygısızlık, ayak kaydırmak, vs… Bilumum haber kaynaklarında sıkça yer alan vahşet içerikli ve kötü kokulu haberler. Yani son yılların giderek çaresizleşen eski bir hastalığı. Asırlardır yer yer iyileştirip yine nükseden hastalığı. Zamanın kocaman çıbanı; AHLAKİ ÇÖKÜNTÜ VE YOZLAŞMA.

Bu durumdan bir çıkış yok mu? Feryadına ilgili, duyarlı çevreler yürekten sesler, cevaplar vermekteler. Biz de bazı büyüklerin kapısını ‘tık’latıp, onların gözlüğünü takarak, Kur’an ışığında bu yolda yürümek istiyoruz. Yolumuza Kur’an’la başlarsak;

‘Kim Rahmân’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.’ (Zuhruf S. 36.ayet)

Evet kim Rahman’ın zikrinden gafil olursa der Rabbimiz. Çözümü ise tek kelime ile ifade edersek şudur: ZİKİR.

Zikir nedir? Zikir Allah’ı anmak, yaratılan her mahlûkta Allah’ı görmek ve Onu duyurmaktır. Ve Allah’ı unutmamaktır. Allah’ı andığın, Onunla beraber olduğun her hal zikirdir.

Maneviyat ehli büyüklerimiz buyururlar ki; ‘Besmele’de 19 harf, Onu da taşıyan 19 melek vardır. Bu da demektir ki, her besmele çekişimizde hem bu meleklerle beraberiz hem de bir nur halesi gelip kalbimize yerleşir.

Diyelim ki ’la ilahe illallah’ tevhidini zikrediyoruz. Sadece bu mübarek zikri çeken bir melek topluluğu arasına katılıyor ruhumuz, biz farkında olsak da olmasak da. Ruhumuz onlarla beraber olurken kalbimizde yine bir nur halesi yerini alıyor.

Esmaül hüsnanın her bir esması, ayrı bir topluluk. Ve nice zikirler. Yapılan her zikirle kalbe gelen nurlar. Kalpler nurlanmaya, cilalanmaya başlıyor. Kötü ahlakın yol açtığı karartılar silinip, iyi ahlak yer ediyor insanın kalbinde ve davranışlarında; Doğruluk, hoşgörü, adalet, ahde vefa, başkasının elindekine göz dikmemek, kardeşlik duyguları, cömertlik, emanete sahip çıkmak, iffetlilik, dedikodudan kaçınmak, karşılıksız iyilik yapmak, zandan, kibirden, haset, kin ve kıskançlıktan kaçınmak… Ve sabır, elbette…

İyi huylarla bezenen insan, fert olarak ailesine, komşularına, akrabalarına ve giderek genişleyen çevresine bir güneş misali ışık oluyor. Aynı zamanda zikirle beslenen kalp cilalana cilalana bir ayna haline geliyor. Rabbinin tecellisini insanlara aksettiren bir ayna oluyor. Onun yanına gelenler, Allah’ı hatırlayıp huzura ererek, sıkıntılarından kurtularak ayrılıyorlar meclisinden.

Enbiya Suresi 50. ayette; “İşte bu (Kur’an) da, bizim indirdiğimiz hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?’ buyrulur. Kuran okumak da bir zikirdir. Gerçek manada bir okuyucunun kalbinde bu kez Kuran’ın nuru yanar. Ve Kuran ahlakı ile ahlaklanırız.

Allah’ı hatırlayıp Allah tarafından hatırlanan bir insan, doğru bir nesil yetiştirir. Dünyadaki yaşamı boyunca çekilen hiçbir sıkıntı ağır gelmez o kullara. Çünkü onlar Allah’a dayanmışlardır. Yani cinnet, yolsuzluk, adam öldürmek, dolandırıcılık, yalancılık, hile gibi kötülükler uzaktır onlara… Onlar, şimdilerde moda olan tabirle “Depresyona” girip agresif de olmazlar. Zira her sıkıntıda çekilecek bir zikir, okunacak bir ayet, Allah’a giden bir yol vardır.

Böyle kişiler her halükarda Allah’ı anarlar. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru !” (Al-i İmran–191)

Aynı zamanda Allah’ı anan bir insan dünyadan beklentiler içine de girmez. Kısacık ömrünü uzak arzuların peşinden hırsla koşturarak geçirmez. Bilir ki hırsla hiçbir yere varılmaz, kötülük valizini çoğaltmaktan başka. Büyüklerin buyurdukları gibi, şu ana kadar rüzgârın peşinden koşup da onu yakalayabilen bir insan olmamıştır. Bu dünya da, dünya hayatı da insan için peşinden koşulan ancak yakalanamayan rüzgardır esasında..

Tabii, bu tembellik yapıp da, bir köşeye çekilip sadece zikirle uğraşmak demek değildir. Gündüz arslanlar gibi dünya için, gece de abidler gibi ahiret için çalışan insan; çağımızın en büyük hastalığı olan ‘depresyon’ hastalığının çözümünü bulmuş ve iyileşmiş insandır. Zira insanoğlu üzerine düşen vazifeyi yapmak zorundadır. Bir zamanlar Rabbine söz verip dağın taşın yüklenmekten çekinip insanın yüklendiği emanete, sahip çıkması gerektiği gibi-.

Mesela, doktorsa mesleğini en iyi şekilde yapmalı, itfaiyeci, polis, avukat, terziyse.. ya da ev hanımıysa. Her halükarda işini en iyi yapıp zikirden bağını koparmayan insan, en mutlu insandır. Böylelikle insan üzerine düşeni yapmıştır, o halde Allah’ın da kendi üzerine düşeni zaten en iyi şekilde yaptığını, yapacağını bilmesi ve beklemesi yeterlidir..

‘Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı, yalnızca Allah’ın üzerinedir. Allah o canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekanı bilir. (Bunların) hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuz’da) dır. ‘(HudS. 6.ayet)

Buna tevekkül eden, zikirle parlayan bir kalbe sahip olan kişi, kötülük yapabilir mi? Onun bunun koltuğuna, zenginliğine, malına, evladına, karısına göz dikebilir mi? Ya da hayırdan uzaklaşıp, cimrilik yapıp, insanları ezebilir mi?

“Onlar öyle kimseler ki, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) harcarlar” (Hac S.35.ayet)

Bu kişilerin ahlakı; Kur’an ahlakı, Peygamber ahlakı yani Allah’ın ahlakı olmuştur.

Kur’an bize güzel ahlaka kavuşulan her türlü reçeteyi yazmıştır. Peygamber efendimiz(s.a.v.) bunu bizzat yaşamış ve örnek olmuştur. Kitabında en doğruları yazan, elçisine vahyedip, insanlığa örnek gösteren Allahu Teala bizi garip bırakır mı? Allah bunları yıllar, asırlar boyunca muhafaza edip bize öğretmemiş midir?

“Ey inananlar! Allah’ı çokça zikredin.’ ‘Ve O’nu sabah-akşam tesbih edin.’ (Ahzap S.41-42.ayetler)” buyurmamış mıdır? Asıl sorun, bizim Allah’ın ipine ne kadar sıkı tutunduğumuzdadır. Zayıf halka isek her zaman kopmaya mecburuz.

Tüm bu anlatılanlardan sonra, zikirle başlayan ferdi çalışma bir çığ misali büyüyerek öncelikle kendimizi, evlatlarımızı ve netice de çevremizi düzeltmemizi sağlayacaktır. Artık haberlerde kokuşmuş haberleri değil, gönle huzur veren haberleri dinleyeceğiz, göreceğiz. Çünkü toplum düzelecektir.

İşte başta da belirtildiği gibi ilaç belli, alınacak ve yutulacaktır. Ancak biraz yutulması sıkıntılı, zira sabır ve teslimiyet istiyor. Şanslıyız ki bu bedeni yaratan Allah, aslında bizi bu ilacı kolaylıkla almaya göre yaratmıştır. İnanırsak eğer, sıkıntı gibi görünen herşey gerçekte en doğru ve en güzel olanıdır. Mesele samimiyetle, yürekten inanmaktan ve sebat etmekten geçiyor.

O halde elele verip dünyamızı maddi açıdan korumaya çalıştığımız gibi, kalplerimizi zikirle besleyip, toplumumuzu ve dünyamızı ahlaki çöküntüden kurtaralım. Ve biz Âdemoğulları, Allah’ın en güzel kulları olup her iki dünyayı da saadet içinde yaşayanlardan olalım.

Yolumuza Abdülkadir Geylani Hazretlerinin çok sevdikleri bir dua ayetiyle son vermek istiyoruz:

“Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahİrette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru” Âmin..( Bakara Suresi, 201. Ayet).

Vesselam.

Yazan:Mimar Seyyide Rana Kübra

DÜŞLER ÖTESİ SEVGİ

Allah’ı sevmek…Nasıl sevmek?…On dört milyar yıl önce Rab nurundan güneşi, ayı, yıldızları yarattı,…Ve parçalandı o nur; parçalandıkça parçalandı,parçalandı,…Nur öyle bir hale geldi ki, Rabbi ona bir elbise giydirdi,

Bedendi bu elbisenin adı, -İNSAN- dı bu nurlu elbisenin tamamı.

Evet Allah, on dört milyar yıl önce başlayan bu süreçte bizi en son yaratarak, bu büyük mucizeyi adeta bir imza ifadesiyle, mahlukatın en şereflisinde –İNSAN- da tamamlamıştı.

Hani deriz ya evladımıza;’Benden bir parçasın, ciğerparem, senin için canım, herşeyim feda olsun… Peki biz kimden bir parçayız?

Belki de bu yüzdendir ki, başımız her sıkıştığında, dara düştüğünde, gider alınlarımız secdeye, kalkar ellerimiz duaya. Çünkü aslımıza rücu ederiz, istesekte istemesek te. Hilkatimizin gayesidir bu, iman etmek, Allah’ı bilmek ve O’nu sevmek.

Aslında bedenimiz ve ruhumuzla biz bir ferdiz. Gayelerimizle, koşturmamız, uğraşımızla, hüznümüz, sevincimizle, ailemiz, dostlarımızla… da çok şeyiz. Kibrimiz, gururumuzla hele sığmayız hiçbir yere,

Ülkemizde sıradan bir vatandaşız, dünyamızda sıradan bir dünyalı. Çıkalım daha yukarılara, galakside yokuz, galaksiler ötesi uzayda yok artı yokuz. Ve kâinatta ise sadece kocaman bir ‘HİÇİZ.’

Ama Hz.Ali buyuruyor ki; “hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
herdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen “

Evet biz O’nunla varız, O’nunla birşeyiz, insanız. Bu yüzden değil midir ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.’Birisinin kalbinde taht kurmak, sevgisini kazanmak istiyorsanız, öylesine sevmelisiniz ki, benliğinizi bırakıp adeta ‘o’olmalısınız.’ der Hz. Mevlana.

Sana yöneldim, kurduğun tahtına, aciz kulunun bu kalbine gel Allahım! Beni sev Allahım! İrademe bir kıvılcım attın ki, Senin sevgini, Seni sevmeyi diliyorum. Sen sevmesen zaten sevdirmezdin Allahım!

Nasıl olacak bu sevgi? Seni sevenleri sevmekle, Seni sevdirecek şeyleri sevmekle, Senin sevdiklerini sevmekle.

Ali İmran 31’de,  De ki;’Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.’buyuruluyor. Yani, yüce sevgiliyi sevmek ve itaat etmek emrediliyor. O sevgili elçi de (s.a.v.) şöyle buyurur;’Allah’ı sev ki, O da seni sevsin. Allah’ı seversen, Onu her zaman yanında bulursun. Birşey isteyecek olursan Allah’tan iste. Yardıma ihtiyacın varsa O’na başvur. Şunu bil ki insanlar biraraya gelip sana fayda vermeye çalışsa ancak Allah’ın senin hakkında yazdığı kadarını yapabilirler. Zarar vermeye kalkışsalar yine Allah’ın senin aleyhine yazdığından başkasını veremezler.’

Derler ki; Allah sevgisinin alametlerinden birisi devamlı olarak kalp ve dili ile Allah’ı hatırlayıp, O’nun azametini düşünerek O’nu zikretmektir. Zira bir şeyi çok seven onu çok anar. Demek oluyor ki, Allah’ı sevmenin alameti; O’nun zikrini sevmek, kelamı olan Kur’an’ı sevmek, peygamberlerini ve O’na nispet edilen herşeyi sevmektir.

Ve yaratılanı sevmek, hoşgörmekle.

Büyüklerden duyduğum bir söz vardır ki, hala çınlar kulağımda;’Gönlün okyanuslar kadar engin, imanın dağlar kadar güçlü olsun.’İşte ulvi kul olmanın sırrı, bulanmayan bir gönül, yıkılmayan bir iman. Yine ;’Dövene elsiz, sövene dilsiz gerek.’Çünkü ‘yaratılanı severim Yaratandan ötürü.’

Sevgili Peygamberimiz(s.a.v.) bir hadisi kutsi de;’Kulumu bana yaklaştıran şeyler arasında bana en sevgili olanlar, ona farz kıldığım şeyleri yapmasıdır. Kulum nafile ibadetleri yapmakla bana o kadar yaklaşır ki onu çok severim. Onu sevince, onun duyan kulağı, gören gözü ve tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Her istediğini veririm. Benden yardım isteyince, imdadına yetişirim.’(Buhari)

Allahım bizim ilmel-yakinle başlayacak sevgimizi, Hakkal-yakine ulaştır! Bizlere Rahman, Rahim, Vedud, Veli,… isimlerinle tecelli et.! Elimiz, ayağımız, gözümüz, kulağımız Sen ol Allahım! Âmin.

Yazan:Mimar Seyyide Rana Kübra

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s