Tasavvuf ve Teslimiyet- M.Sıddık Haşimi Hazretleri

Üstadımız ile bir sohbet meclisinde otururken evlatlar bakın size bir hikaye anlatayım diye buyurdular ve Osman Magribi Hazretlerinin Aşk Yoluna girmesine vesile olan şu kıssayı anlattılar;

Ebû Osman hazretleri önceleri zengin idi. Ava çok meraklıydı. Bunun için kendisine çok iyi alışmış olan köpekleri vardı. Geceleri süt içmek âdetiydi. Bir gece yine süt içecekti. Fakat süt çok sıcak olduğundan, soğuması için başucuna koydu. Beklerken uyuyuverdi. Kendisine çok bağlı olan av köpeği de orada idi. Uyandığında sütü içmek için kaba uzandı. Fakat köpek üzerine saldırıp sütü içmesine mâni oldu. Buna bir mânâ veremeyip, süt kabına tekrar uzandı. Köpek hırlayıp yeniden saldırdı. Bu hâl üç defâ tekrar etti. Nihâyet köpek fırlayıp, süt kabının içine başını sokup bir miktar içip çekildi. O, hayretler içerisinde bakarken, köpek birden şişmeye başladı ve biraz sonra da öldü. Meğer Ebû Osman hazretleri uyurken, büyük bir yılan süt kabının içine başını sokup zehirini akıtmıştı. Köpek de sâhibinin sütü içmesine bunun için mâni olmak istemiş, mâni olamayınca da efendisine sadâkatından dolayı sütü kendisi içmişti. Böylece efendisi için kendisini fedâ etmişti. Ebû Osman Mağribî bu durumu anlayınca, kendisinde bâzı değişiklikler olup çok ağladı ve tövbe etti.

İşte kul, Rabbine köpeğin, sahibine bağlılığı kadar bir muhabbet ve teslimiyetle bağlanırsa maksatına ulaşır. Teslimiyet, bizim yolumuzun esas kaidelerinden biridir. Bildiğiniz üzere bizim yolumuzun düturu üç şeydir. Birincisi teslimiyet, diğeri ihlas ve en sonuncusu ise muhabbettir.

Tasavvuf yolunun yolcusu, edep kapısından saygı ile girmeden önce; bildiğini zannettiği herşeyi kapının kenarına bırakmalıdır. Akıl kabını saf ve boş bir şekilde mürşidinin eline teslim etmelidir ki, o boş kap ilahi sırlar ve ulvi hikmetler ile doldurulsun. Kabım dolu diyenlerin, kaplarına ne doldurulabilir ki? Eğer dervişlik iddiasında iseniz, teslimiyette bir ölünün, kendini gasalla teslim ettiği gibi mürşidinize teslim etmelisiniz.

Unutmamlı ki; aklın sınırı dar ve kısıtlıdır. Sınırsızı anlama ve idrak edebilme onun vazifesi değildir. Onun için “İslam dini akıl dini değil, nakil dinidir.” demişlerdir. Bir Miraç hadisesi, Ay’ın ikiye bölünmesi, ölülerin dirilmesi, parmakaların arasından suların akıp, susayanların ihtiyacının giderilmesi, Nil’in ikiye ayrılması hakeza ve hakeza…. daha binlerce mucizeyi anlamak, aklın kavrayacağı işler değildir.

Bu yolun büyükleri akıl dini değildir derken, akıl terazisinin kaldırmayacağı yüklerin olduğu anlatmak istenmişlerdir. Yoksa aklın idrak sınırları içerisinde kalan işlerin tefekkür edilmesi bizzatihi Alemlerin Yaratıcısı Olan Allahımız’ın ilahi emirlerindendir. Misalen Al-i İmran Suresi, 191. Ayeti Kerimede Yüce Yaratıcımız kullarına rızasının içinde olduğu tefekkürü şöyle tarif etmiştir; “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru.”

Konumuza tekrardan dönecek olursak. Hakkın yapmış olduğu işlerdeki ilahi hikmet ve maksatları tam manası ile teslim olmuş bir kalp ancak anlayabilir. İşte bu yüzden Peygamber kıssaları, Alemlerin Rabbine teslimiyetin abideleşmiş ibret vesikalarıdır. Onların hayatlarını okurken, eski dönem hikaye veya masallarını okuyormuş gibi değil. Onun altında verilmek istenen mesajı anlamak hakikattir.

Misalen Musa Aleyhisselam’ın Tuva Vadisinde almış olduğu ilahi emir ile, zulüm altında ezilen İsrailoğullarını yaşamış oldukları sıkıntıdan kurtarmak için devrin süper gücü Mısır’a hiçbir korku ve endişe duymaksızın kardeşi Harun ile yalın kılıç yürümeleri. Alemlerin Rabbine olan teslimiyetlerinin en büyük göstergesidir.

İlahi emir ile biricik yavrusunu suyun, yiyeceğin, hatta kimsenin bulunmadığı bir diyara annesi ile yalnız bırakıp. Ardından Bir başka İlahi emir ile bıçağın altına yatıran İbrahim Aleyhisselam’ın ve ona itiraz etmeksizin bıçağın altına sırf Rabbin Rızası için yatan İsmail Aleyhisselam’ın bu ruh haline girmesininde temelinde de, Rablerine olan teslimiyet yatmaktadır.

Hakeza sahralar dolusu sürüsü hırsızların talanına uğrayan, deprem neticesinde evlatlarını kaybeden ve en sonunda bedenini istila eden kurtlara karşı sabır gösteren Eyüb Aleyhisselamı da, bunca sıkıntıya karşı isyan cümleleri kurmaktan beri kılan şey de, Rabbine olan teslimiyetidir.

Zaten İslamı kabul etmiş kişiye bildiğiniz üzere Müslüman denmektedir. Müslüman isminin kelime manasına bakacak olursak “teslim olmak” anlamına gelir. Yani islam elbisesini giyen kişi otomatik olarak Alemlerin Rabbi’ne teslimiyetini arz etmiş demektir.

İlahi ilme teslim olan bir kalp asla sıkıntı çekmez ve onun vermiş olduğu manevi rahatlıkla sıkıntılardan kurtulur. Tam tersine aklın kılavuzluğuna başvuran bir kalp ise, sürekli sıkıntı çeker en küçük bir hadisede dahi tarif edilmez korkular yaşar. Bunun misali güvenli bir gemide seyahat eden adamın sırtındaki onlarca kilo ağırlığı emanete bırakıp fazla ağırlığın külfetinden kurtulması gibidir. O güvenli gemide sırtındaki ağırlığı emanete teslim etmeye çekinen ve kendini boş yere sıkıntıya sokan adama ne kadar akıllı diyebiliriz.

Bu yolun yolcusu, kendini mürşidine teslim ederken onun ten elbisesinin arkasından hal ve hareketlerini kontrol edenin Hz Peygamber olduğunu hissetmeli ve kendini Hz Peygamber’e teslim ediyormuşcasına bir muhabbetle bırakmalıdır. Bizler, mürşidimizin Huzuruna çıkarken. Hiçbir zaman Mahsenli Ali Efendinin, huzuruna çıkıyormuş gibi çıkmadık. Onun Makamında, hep Hz Peygamberi hissettik ve kendimizi onun şevkatli kuçaklarında gördük. Hz Peygamberinde kime teslim olduğu gün gibi ortadadır. Yani biz, üstadımızın sözünü dinlerken vesileler arkasından konuşanın Rabbimiz olduğu bilinci ile hareket ettik ve huzur bulduk.

Eğer bu ruh halini yakalarsanız; seçkinlerinde seçkinleri olan kullar mertebesine ulaşır. Sonzuluk makamının merdivenlerini tırmanmaya başlar, Rabbin yüzünün her an görüldüğü Vesile Cennettinin sahibi olursunuz. Bir yanınızda Şehitler, bir yanınızda Peygamberler ve üzerinizde Sıddıkıyet elbiseleri ile, Alemlerin Rabbi’nin misafiri olarak mücevherlerle süslü tahtlar üzerinde İlahi sohbete nail olursunuz…… vesselam.

Seyyid Talha Yasin

2 thoughts on “Tasavvuf ve Teslimiyet- M.Sıddık Haşimi Hazretleri

  1. Sofi Kimdir?Çoğu insan zanneder ki sofilik çok ilim ve menkıbe bilmekle olur. Öyle değildir. Bunları bilmenin elbette faydası vardır ama esas olan bildikleriyle ahlâkını güzelleştirmektir. Sofi, mürşidinin kemalâtından aldığı ölçüde olgunlaşır, iyi olur. Allah Tealâ buyurur: “Erkek ve kadın mümin olarak kim iyi bir amel işlerse onu mutlaka güzel bir hayatla yaşatırız.” (Nahl, 97) Şu halde Allah yolundaki sofinin yetişmişliğinin ölçüsü, terazisi vardır. Herkes kendini o terazide tartsın. Allah’ın ilminden, büyüklerin kemalâtından kendisinde ne kadar güzel sıfat ortaya çıktıysa iyidir. Güzel vasıflar oluşmamış, günahı hayrı karıştırmış ise aldanmıştır. Onun için “Yirmi senelik, otuz senelik sofiyim!” demekle olmaz.

    Sofiliğe girdiğinde yüz çeşit günahın varken bunu otuza, yirmiye indirebildinse sofilik olur. “Kâmil şeyh buldum!” demekle de her şey hallolmaz. Böyle olsaydı peygamberlerin oğulları peygamber, gavsların oğulları hep gavs olması gerekirdi. Hatırlamak lazım, Nuh Aleyhisselam’ın oğlu Kenan babasının gemisine binmemiştir.

    Allah, kâmil sofinin kemalâtını, yemeye, içmeye, çaya, sohbete, ilahiye değil, amel-i salihe, itaate bağlamıştır. Tasavvuf büyüklerinin söylediği gibi yeme, giyme, evlenme, barınma ihtiyaç oranında olursa dine uygundur. İslâm’ın hakikatine aykırı değildir. Bu dünya hazlarından uzak kalmak mümkün olsaydı, insan onları terketmeyi, faydalanmamayı fırsat bilirdi. Lakin insan, bedeninin gücünü, sıhhatini korumaya muhtaçtır.

    İnsan, yemekle, içmekle, uyumakla sıhhat kazanır. Bedene iyi bakılırsa Allah’a itaat ve ibadetini de güzel yapar. Beden tıpkı bir binek gibidir. Bakılmaz, harap bırakılırsa dünyaya da ahirete de yaramaz. İslâm’a uygun şekilde yemek içmek, evlenmek, barınmak makbuldur. İslâmî ölçülere uymazsa vebal olur. Kişinin kendisini ilgilendirmeyen işlerden, mevzulardan uzaklaşması da güzel müslüman oluşundandır. Kendisini ilgilndirmeyen boş meselelerle ömrünü tüketenler ziyan içindendir. Kendisini ilgilendiren İslâm hükümlerine göre hayatını tanzim etmesi gerekir.

    Müslüman, aile hukukuna bu hükümlere göre dikkat eder. Rızkını kazanması, kimseye muhtaç olmaması onun en büyük saadetidir. Muhtaç olanlara yardım etmek ise müminin yapacağı en güzel işlerden biridir.

    Sofi iyi bilmelidir ki, işin esası yaratılışımızdaki nefsi terakki ettirmektir. Eğer nefsler terakki etmeseydi Allah bizi bununla mükellef kılmazdı. Nefsi terakki ettirmek, nefs-i emmareden levvameye, mülhimeye vs. geçmekle olur.

    Nefs, evin kirliliği gibi süpürgeyle temizlenmez. Nefsin sıfatlarını değiştirmek gerekir. İnsan nefsini güzel ahlâk, ibadet ve taat ile temizlerse terakki eder. Nefs, yaratıldığı sıfatla kendi haline bırakılırsa ahsen-i takvim (en güzel yaratılış) sırrından uzaklaşır, esfel-i sâfilîne (aşağılar aşağısına) düşer.

    Allah Tealâ buyuruyor: “… Bir toplum kendilerinde bulunan özellikleri değiştirinceye kadar, Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. …” (Ra’d, 11)
    unun gibi, insan kötü ve çirkin hallerini değiştirip Allah’ın rızasına uygun hale getirmedikçe sofi olmaz. Kalb-i selime ulaşmanın birinci yolu da gayret etmektir. Dinini kendi aklına göre değil, ilmihal kitaplarında alimlerin bildirdiği gibi yaşayıp, tasavvuf ilminin de usullerine göre vazifelerini yerine getirmektir.
    RABBİM BİZE VERİLEN KULLUK VAZİFEMİZİ MANASI İLE YERİNE GETİRME NASİP KILSIN AMİN …. SELAM VE DUA İLE

  2. MUHABBET

    Mürşidi malından, mülkünden, çoluk çocuğundan ve hatta kendi nefsinden daha fazla sevmek, ona değer vermek ve ona güvenmektir.

    Bu yolun büyükleri demişlerdir ki: Gerçek muhabbet, sevgilinin arzu ve isteklerini, kendi nefsinin arzu ve isteklerine tercih etmektir. Kâmil mürşide gösterilen bu muhabbet, esasında Yüce Allah içindir. Bu muhabbet derecesine tasavvufta “fena fiş’-şeyh” denir. Manası, şeyhin muhabbetinde fani olmak demektir. Bu hâli elde eden insanın bütün arzusu, mürşidinin sevdiği şeyleri yapmak ve devamlı onun istekleri doğrultusunda yaşamak olur.Kâmil bir mürşidin Allah rızasından başka bir arzusu yoktur. Hak yolunda ona tabi olmak Allah ve Resûlüne tabi olmak demektir. Bunun için samimiyet ve çok safi bir
    sevgi gerekir. Bu muhabbetin devamı ve bir ileri derecesi Hz. Resûlullah (Selamun Aleykum.v) Efendimizi bütün benliği ile sevmek ve bütün davranışlarında sünnetine uygun hareket etmektir. Buna tasavvufta “Fena fi’r-Resûl” denir.

    Resûlullah (Selamun Aleykum.v) Efendimiz, kendisinin ne derece sevilmesi gerektiğini şöyle belirtmiştir:

    “Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, ben bir kimseye ailesinden, çoluk çocuğundan, anne-babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kimse gerçek manada iman etmiş olmaz.”

    Muhabbetin en üst derecesi, kalbi Allahu Teala’ya bağlamak ve O’na hakkıyla kulluk yapmaktır. Bütün zikir, fikir, ibadet ve hizmetlerin hedefi Allah sevgisidir. Bu doyumsuz ve ölümsüz sevgiye ulaşma hâline arifler “Fena fillah” mertebesi demişlerdir. Manası, kendi iradesini Yüce Allah’ın iradesine tabi etmek, O’nun emirlerini noksansız yerine getirmek, hep O’nun sevdiğini sevmek, ilahi sevgi içinde kendini kaybetmektir.
    Mürşide muhabbet, mümine güzel ibadet yapma şevkini kazandırır. Güzel ibadet, insanı kâmil yapar. Kâmil insanın hediyesi Yüce Allah’ın muhabbeti ve cemalini seyirdir. Bundan daha büyük bir nimet var mıdır?

    Şunu da belirtelim ki; muhabbet zorlama ile olmaz. Allahu Teala’dan samimi muhabbet istemelidir. İnsanın iradesiyle yapabileceği şey edep ve saygıdır. Kâmil mürşidler terbiye için edep ve saygıyı yeterli görürler. Yeter ki mürid edepli ve sabırlı olsun. iHLAS
    Mürşidi sırf Allah rızası için sevmek ve ona karşı samimi olmaktır. Bunun gereği, irşad ve terbiye için tabi olduğu mürşidine bütün varlığı ile bağlanmaktır. Şöyle ki, bütün alem gavs, kutub, mürşid ve büyük velilerle dolu olsa, mürid, hidayet ve manevi nasibinin sadece kendi mürşidinin yanında olduğunu bilmeli, kendisine sevgiyle tabi olmalıdır. Mürid, ulaştığı bütün ilahi ilim, feyiz ve nurun kendisine mürşidinin üzerinden geldiğini, Cenab-ı Hakk’ın onu vesile ettiğini bilmeli ve kalbini tamamen ona çevirmelidir. Kısaca gönlünü ve gözünü mürşidinde toplamalıdır. Şüphe müride zarar verir. Bu yolun piri Hace Nakşibend Hz.lerinin şu hâli, anlattığımız konuda güzel bir örnektir: Hace Nakşibend Hz.leri mürşidi Seyyid Emir Külal Hz.lerinin ziyaretine gidiyordu. Yolda önüne Hz. Hızır Aleyhisselam çıktı ve Nakşibend Hz.lerini kendisiyle meşgul etmek istedi. Nakşibend Hz.leri ona hiç iltifat etmedi. Hz. Hızır (a.s) ısrar etti fakat fayda vermedi. Sonunda Hz. Hızır (a.s) kendisini tanıttı. O zaman Nakşibend Hz.leri:

    “Ben sizin Hızır olduğunuzu biliyorum. Fakat size ayıracak ne vaktim ne de sevgim var. Benim bir kalbim var onu da mürşidime verdim. Başkasına verecek ikinci bir kalbim yok!” dedi ve yoluna devam etti. Mürşidinin huzuruna çıkınca Seyyid Emir Külal Hz.leri yoldaki olayı kendisi hatırlattı ve Hz. Hızır’a verdiği cevaptan memnuniyetini belirtti.

    Bütün Allah dostları, hiç ayırım yapmadan Allah rızası için sevilir, bu imanın gereğidir. Ancak kalp terbiye için sadece bir mürşide bağlanır. Bu da terbiyenin gereğidir.TESLiMiYET

    Mürid Allah yolunda tabi olduğu mürşidine içi ve dışıyla, kalbi ve diliyle, her şeyi ile teslim olmalı, acı tatlı her hâlde kendisine uymalıdır. Onun emir, tavsiye ve tercihlerinin kendisi için en hayırlı olduğuna inanıp gönül hoşluğu ile emirlerine sarılmalıdır. Bir ölü kendisini yıkayan kimseye nasıl hiç itiraz etmez ise, mürid de mürşidinin önünde bu derece bir teslimiyet göstermelidir. Böyle yaparsa manevi kirlerden temizlenmesi, kötü hâllerden kurtulması kolay olur.

    Teslim olan kimse tez zamanda ilerler, kemale erer. Aksi takdirde olduğu yerde durur, itiraz ve şüpheyle yolunu kaybeder. Sadat-ı Kiramın zahiren ve batınen tasarrufları altına girmek ve kendilerinden tam fayda görmek için onlara son derece itimat etmeli ve kendilerine teslim olarak üzerimizde sanatlarını icra etme imkanı vermelidir. Teslim olmayan tabi olmaz, tabi olmayan yol alamaz.

    Büyük arif İmam Gazâlî’nin (rah) belirttiği gibi; manen hasta bir müridin mürşidinden tedavi olup fayda görmesi için şu üç şey çok önemlidir:

    1-Mürid önce kendisinin hasta olduğunu kabul etmeli, sonra kâmil bir mürşidin elinde irşat olma ve manevi hastalıklarından kurtulma arzusunda samimi olmalıdır. Kendisini hasta kabul etmeyen kimse doktor aramaz, arayışında samimi olmaz, bu kimse doktoru bulsa bile teslim olamaz.

    2-Mürid kalbinin doktoru olan mürşidine güvenmelidir. Onun manevi tedavi işinde ehil olduğuna kesin olarak inanmalıdır. Çünkü kâmil mürşidin bu işteki ehliyeti önceki mürşid tarafından tasdik ve ilan edilmiştir.

    Mürşid ümmetin önüne çıkmadan önce çok ciddi bir terbiyeden geçmektedir. Nefsin bütün sıfatlarını tanımakta, onun hastalıklarını ve tedavi yollarını bilmektedir. Kendisi nefsin mutmainne makamını geçerek Allahu Teala’nın sevgili bir kulu olmuş ve bundan sonra kendisine irşat izni verilmiştir.

    3-Mürid mürşidinin verdiği manevi reçeteyi aynen uygulamalıdır. Mürşide güvendiği gibi onun verdiği ilaçlara da güvenmeli ve nefsine acı da gelse onları sabırla ve gönül hoşluğu ile devamlı içmelidir. Bu şartlara uyan kimse -inşaallah- derdine derman bulacak, kalbi Allah ile huzura kavuşacaktır. SELAM VE DUA İLE

    Mürşidi sırf Allah rızası için sevmek ve ona karşı samimi olmaktır. Bunun gereği, irşad ve terbiye için tabi olduğu mürşidine bütün varlığı ile bağlanmaktır. Şöyle ki, bütün alem gavs, kutub, mürşid ve büyük velilerle dolu olsa, mürid, hidayet ve manevi nasibinin sadece kendi mürşidinin yanında olduğunu bilmeli, kendisine sevgiyle tabi olmalıdır. Mürid, ulaştığı bütün ilahi ilim, feyiz ve nurun kendisine mürşidinin üzerinden geldiğini, Cenab-ı Hakk’ın onu vesile ettiğini bilmeli ve kalbini tamamen ona çevirmelidir. Kısaca gönlünü ve gözünü mürşidinde toplamalıdır. Şüphe müride zarar verir. Bu yolun piri Hace Nakşibend Hz.lerinin şu hâli, anlattığımız konuda güzel bir örnektir:

    Mürşidi sırf Allah rızası için sevmek ve ona karşı samimi olmaktır. Bunun gereği, irşad ve terbiye için tabi olduğu mürşidine bütün varlığı ile bağlanmaktır. Şöyle ki, bütün alem gavs, kutub, mürşid ve büyük velilerle dolu olsa, mürid, hidayet ve manevi nasibinin sadece kendi mürşidinin yanında olduğunu bilmeli, kendisine sevgiyle tabi olmalıdır. Mürid, ulaştığı bütün ilahi ilim, feyiz ve nurun kendisine mürşidinin üzerinden geldiğini, Cenab-ı Hakk’ın onu vesile ettiğini bilmeli ve kalbini tamamen ona çevirmelidir. Kısaca gönlünü ve gözünü mürşidinde toplamalıdır. Şüphe müride zarar verir. Bu yolun piri Hace Nakşibend Hz.lerinin şu hâli, anlattığımız konuda güzel bir örnektir:

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s