Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -7

Allah Teâlâ’nın Zât’ından haberiniz var mı? Vallahi yok. Siz dünyanın aşığısınız, onun peşindesiniz. Ve o dünyanın süsüne aldanırsınız.

Eğer davanda sadık olsaydın, dünyadan koparacağın bir zerre için çeşitli hile yollarını tutmazdın.

Nefsini kader denizine at. Orada işler yolunu bulunca Hak yakınlığındaki baş dereceni bulursun. İşler böyle olunca dünya ve âhiretin en güzeli seni karşılar. Hak’la aranızdaki sevgi bağı tamam olur. Aranızdan perdeler kalkar, vasıtalar kalkar. Hakk’ın kader vadisinden nefsin yardım sesini işitirsin ve oraya emaneten bıraktığın nefsi teslim almaya hak kazanırsın. Ve o zaman sana yaptığım yardım yeter.

O nefis sana oradan şöyle bağırır: “Ben burada mahpus oldum.”

Bu iş hem iyiliğin için, hem de zararın için olabilir. Ona göre dikkatli ol Hareketlerini ayarla.

Nefis yardım talebinde bulunmaya başlayınca sana yakınlık derecesi verebilmek suretiyle ona şefaat edilir, isteklerine cevap verilir. İşte o cevabı aldıktan sonra, hikmet eli sana uzanır. İlim eli seni kendine celp eder, aynı zamanda nefsini de bütün darlıktan kurtarır.

Nefsine muhalefet etmeden, tabii arzuların aksini yapmaya başlamadan bir şeyler beklemen, sana sadece mahrumiyet doğurur. Dediklerimi yapmadan kendini Hakk’a yakın olan kullardan sayman, aldatıcı bir mahrumiyet peşinde sürüklendiğini gösterir. Hakk’ın sevgili kullarından olmak için iradenin bile üstüne çıkman gerek.

Eğer için ilâhî nurla parlamış olsaydı, dünya tarafından parçalanacağını bilseydin ondan yine bir şey istemezdin. O zaman, dünya senin için daha iyi olurdu; çünkü talep etmeden, kendiliğinden gelirdi.

Dünyanın şarabı zehirle doludur, ama o tatlı gözükür. O ne şekilde gözükürse gözüksün, ne olduğunu bilmeden acılığını översin. Çünkü aslını bilmiyorsun.

Sen onun kötülüğünü bilmeden övmeye bakarsın. Kalbine girer, iki kanadının arasına alır, öyle bir inkılâp yapar ki, oraya zehir saçar ve seni öldürür.

Eski büyükler, inzivaya çekilmeden önce hatıralarını ayırt ederlerdi. Sizin hâliniz n’olacak, ey nefsin, şeytanın iğvâsını anlamayanlar? Bu hâlinizde kalplere gelen iyi hatırayı nasıl anlayabilirsiniz? Küfürle, isyanla bir sürü hatıralarla, nefsin ve şeytanın dürtmesini nasıl kesebileceksin? Küfrün direğini nasıl yıkacak ve isyan kırıntılarını nasıl temizleyeceksin?

Meleklerden ilâhî sesin duyulması için taat lazım, yararlı iş gerek.

Biri, asılan zata -yani Hallac’a- yanaştı ve tavsiye istedi. O zat, şu tavsiyelerde bulundu:

“Nefsine dizgin vur ve bin. Aksi hâlde o sana yüklenir. Bir gün olur, sultanlarla işret âlemi yaparsan, ayıldığında sahralara kaç. Gizli yerlere kapan. Ta sarhoşluğun geçinceye kadar orada kal. Ta ki, onların sırrını ifşa etmeyesin. Onlar, sırlarının açığa vurulduğunu duyarlarsa, seni helak ederler. Onlarla oturmaktansa ayrı kalmak daha iyidir. Bu ayrılıkta, isterlerse seni tan etsinler. Rabb’ine kavuşmak istiyorsan şu dünya kervanına katıl. Ona yol buradan gider. Burası öyle yapılmıştır.”

Din hükümlerini yerine getirdikten sonra halvet âlemine geçmek, Hakk’ın kapısını bulmak sayılır. Bir iş için yardım talep edip azimle sarılmak icap eder. Sebebi peşinden gelir. Hakk’ın kapısı böyle bulunur.

İlmin kapısına hükümlerin yolundan gidilir. Hükümler, emir ve yasaklardır. Hükmün, bizde olan emrini kabul ederiz. Onu işitir itaatkâr oluruz. Bunları yaparken de afetler çevremizi sarar. İşte böyle anlarda, kulun yıkılmaması için bilgi sahibi olması gerekir.

İçimizden biri çıkıp bize şöyle diyebilir: “Benim kusurum ne, taat kılıp kulluk ettiğim hâlde başım dertten kurtulmuyor?”

Bu zata cevap veririz:

Sana az da olsa ilim gerek. Hikmet sahipleri, daima yığar; ilim sahipleri ise, halka faydalı şeyleri ihraç ederler. Zâhidler, hükümle olur. Doğru zatlar da ilme bağlanırlar. Sevilmiş zatlar; Hak’la ünsiyet eden erenler, ilme daha fazla önem verirler.

Zâhidlik verilen hükme bağlıdır, sevgi ise ilme. Bunların biri insanın dert ortağı öbürü akıl hocasıdır.

Zâhidlik yoluna ilk giren, sıtma nöbetine tutulmuş gibi olur. Tam zâhid olanın belki ateş ciğerlerine işlemiştir, belki ciğerleri de çürümeye başlamıştır. İrfan sahibi için dirilik, ölümden sonra başlar.

O ki, yeni yeni zâhidliğe başlar, şehvet yollarını bıraktığı için nefsi ateşli hastalık nöbetine tutulur. Tam zâhid olan, nefsini bir yana attı, her kötü şeyden elini çekti. Nefis onun bu hâline dayanamadı ve verem oldu. Ona göre dünya öldü. Bu duygu sonunda o zat, kendini Allah’ın lütuf sergisinde buldu. Vezâhid kişi zühd kapısına tam yerleşirse, taamı, ilim ve hikmet olur. Dağ başlarındaki libaslar bir başka olur. Ve o zat, lehinde olacak işlerin tümünü ikmal etme den dünyayı terk etmez.

Kâfir zümresi, asi güruhu, aradıkları şeyin hiç birinde isabet sa hibi olmadılar. Daima haram şeyleri aldılar. Ama o zâhid zat, öyle yapmaz. Dikkat eder. Dolayısıyla Allah onu bir başka hâlde diriltir.

Onun etleri yok olmuş, kemikleri zayıflamış, cildi incelmiş, nefsi eriyip gitmiştir. Boş arzularını bir yana atmış, tabii istekler, artık mağlûp olmuştur. Kalbine gelince, orada marifet, tevhid, mana ve ruh vardır.

Her tamam olan mülkün peşinden bir manevi âlem başlar; o işlerin cümlesini Hak idare eder. Hak, onu ölümden sonra diriltir. O kulun maddi olan şehveti, lezzeti, manevi ölümle yokluğa gömülmüş tür.

İrfan sahipleri için ölümler çeşitlidir. Bir ölüm vardır; ilâhî bilginin gereğidir. Bir ölüm vardır ki, o sıddîklara hastır. Ne şekilde olursa olsun, hepsi Hakk’ın elindedir. O, istediğini dilediği şekilde öldürür, sonra diriltir. Burada öldürür, zati varlığında neler vardır onları gösterir, sonra da diriltir.

Bir kimse, varlığını O’nun kapısına atarken bütün irade ve isteklerinden geçerse orada neler görmez ki? Bol hikmetler ve sırlar. Askerler ve tebaalar. Orada bulunan Hakk’ın mülkünü gördükten ve oranın sırrına muttali olduktan sonra ruhu ile cesedini Hak birleştirir. İçi ile dışını bir araya getirir. Ve sonra, Zati varlığı ile var eder. Sebebi, bu âlemdeki kısmetini alması…

O zâhid kişi, bu hâlden sonra rahatla kısmetini alır, yer. İlâhî sırları sezmeden önce bütün kâinatın kısmeti önüne serilse, bir zerresini dahi kolay kolayalıp yemeye cesaret edemez.

Allah tarafından gizli bir irade gelir, evliya, enbiyâ ve havas kullar arasında dolaşır. Onların iç âlemlerinde gezer. Şahsi arzularını perdeler. Kötü isteklerini eritir. Hak’tan gelen irade, o büyük insan larda irade ve arzu namına tek şeyin bakiyesini dahi bırakmaz. Dolayısıyla onların iç âlemi, Hak Teâlâ için saf ve temiz bir hâle gelir.

Şayet Hak Teâlâ onlar için yapılacak bir işi diliyorsa, yeniden bir varlık verir, yapacakları işi ikmal ettirir. Buna misal olarak İsa Nebi’nin hayatını alabiliriz. O evlenmedi, dünyada hiçbir mülke sahip olmadı. Ama âhir zamanda gelecek, Kureyş neslinden bir kadınla evlenecek ve bir çocuğu olacak. Allah Teâlâ’nın arzusu budur.

İrfan sahibi, ilmi hükümlerden sonra alacağını alır ve yer. Ayrıca zühdü bırakmaz. O alıp yediğini sizden ayrı bir yerde yemez, sizinle beraber yer. İstekli olduğu şeyleri, şüpheden beri bulduğu zamanlarda kabul eder. Şüpheli şeylerin şüphe durumunu bilirse ona ne mutlu. Soğuk su ve güzel yemek, bazı zâhidler yanında domuz eti yemek ve şarap içmek kadar hatalı sayılır. Ama bu hâl, bütün zâhidler de te celli etmez. Birçok zâhid vardır ki, onun yaptığı zühd hâli, Hakk’a karşı perde olur. Birçok arif geçinen vardır ki, marifet hâlini görmesi ve ona güvenmesi Hakk’a nazar kılmaya mâni olur. Bizim tam istedi­ğimiz irfan sahibi ve tam zâhid azdır. Her hatadan salim olan zat galiptir.

Gerçek budur ki, dünya oğullarına ne kadar yakın olsan kalbini onlara kaptırsan, Hak’tan o kadar uzak olursun.

Senin için en dürüst yol; âhirete dair işleri yapman ve taat hâlini bulmandır. Necatın bu yolda umulur. Dünyadaki kısmetin, gelmek istemese de gelir.

Hak Teâlâ, tabii ahvali bırakmanı ve yerine dini ruhsat verilen bazı işleri almam diler. O işleri de ortadan kaldırır; yavaş yavaş onların yerine kendini biraz güç olan işlere vermeni emreder. O güç işlere dayanabilir, sabrı kazanırsan Allah sevgisi sarar. O sevgi benliğinde yer tutunca velayet hâli gelir.

Eğer aklın varsa, kendini, ehl-i nârdan say. Kendini hatalı sayar san bu hata için ateşte yanacağını duyarsın; iyilik yapmak zorunda kalırsın. Sonra böyle yapmakla bir zararın da olmaz. Şayet cennet ehli olduğun meydana çıkarsa, şükrünü taatla eda etmiş olursun.

Evinden ayrıldığın zaman kendini diyar-ı harbe giden birisi farzet ve bir daha hanene dönmeyecekmiş gibi bil. Allah’a yakın olmak için maddeden bu kadar soyun.

Allah’ın seni çalışmanla bir iptilâ yoluna koyduğunu bil. Onun kudreti, çalışmadan da sana erzak salar, buna da tam inan.

İman sahibi, bir an gelir, dağlar gibi olur ve bir an gelir, esen yelden bile titreyen damara benzer. İlâhî kaderin esen rüzgârı önün de bir dağa benzer; imanı sarsılmaz. Hak Teâlâ ile sohbet âlemine geçince, titreyen bir damar gibi olur. O, kader esintisi geldiğinde dağlar gibi olur; bela ve afetle, zerresi dahi bölünmez.

Ey cemaatimiz, risâlet ve nübüvvet sizden önce geldi geçti ve onu kaçırdınız. Dikkat ediniz, hiç değilse velayet hâlini kaçırmayasınız.

Mevhum varlığına bürünüp padişahla sohbet etmen kabil olmaz. Kendini bütün maddi varlıktan soyacaksın. Sanki gözün yok, bir şe yi göremiyorsun. Sanki su ihtiyacını bitirmişsin ve bir daha içmeye muhtaç değilsin. Ve bir ölüsün, hareketin yok.

Kendileri ilâhî nurdan yana mahcup oldukları hâlde bu hâllerini sezemeyenlere yazıklar olsun.

Senin bir hayır işlediğin yok. Hayır işleyene yardımda da bulunduğun olmuyor. Sen sadece şersin. Dünyayı seversin, âhirete aldırış ettiğin yok. Dışın var, ama için yok. Bu durumda senin dünya salta natın ve zengin oluşun ne tayda sağlayabilir? Arkadaşların sana ne yaran dokunabilir ki? Hiç. Yakında öleceksin ve zelil bir duruma düşeceksin.

İzzet arayanlar varsa o izzet, Allah’ın, Rasûlü’nün veli kulların, sâlih zatlarındır.

Dünya bir denizdir, din yolu onun gemisi, gemici ise Allah’ın lütfudur. Bir kimse, din yolundan ayrılırsa, dünya denizinde boğulur. Bu denizde dine sarılan kurtulur ve kaptana vekil olur. Orada her ne ki var, hepsini teslim alır.

İşte bunun gibi bir kimse, dünya meşgalesini kalbinden atar, İslâm yolunu tutarsa, tuttuğu yolun sahibi tarafından sevilir. Buna ermek için ayrıca bilgi yolunda emek harcaması ve gelecek ufak yollu ezaya sabırla karşı koyması gerekir. Böyle olursan Allah’ın lütfu yetişir ve seni her ezadan kurtarır. O’nun marifeti gelir sana has olan bir hil’at giydirir.

Elinden bir şey çıkarsa üzülme, şah kendi mülkünde tasarruf ediyor. Kul ve elindeki cümle emlâk, efendinindir. O, bugün senden bir şey alır, yarın verir.

İlâhî emirler gereğince amel eden için yarın cehennem ateşi: “Ey iman sahibi çabuk geç, nurun nârımı söndürüyor!” diyecek.

Bu hâl, dünyada da böyledir. İman sahibinin imanı kuvvet bulursa, kalp yoluna afet ateşleri gelir, durur. Mücahede ateşi de Allah’ı dileyenlerin yoluna durur. Onlarda bulunan bazı dünyalık hâlleri yakmak için ateşe tutulurlar, fakat fazla yanmadan: “Ey iman sahibi geç artık, sendeki nur nerede ise ateşimizi söndürecek.” diye feryat eder.

O ateşler, iman sahibinin kalbinde arta kalan dünya arzusunu ve halkı görmeyi eritip bitirir.

O iman sahipleri, kale ardında durur. Bu sebeple dünyadan atılan oklar, onlara zarar vermez.

Öyle işlere koyulun ki, o işler sizi dünya ve âhiretin ateşinde yakmasın.

Allah’ın bir kısım kulları var ki, onlara tabipler adı verilir. Allah, onları afiyet içinde diriltir, öylece öldürür ve afiyet içinde cennetine koyar.

Her kim ilâhî irfana sahip olursa kötü arzuları ve basit dünya tadını bir yana atar, onlardan kesilir. Ancak onun dünyadan alacağı nasibi varsa, onun ifası zaruridir.

İman sahibi için önce komşu hâsıl oldu. Sonra bu dünya evinde mübarek hâle sahip oldu. O, şahtan, bulunduğu hâlde yerli kalaca ğına dair söz aldı. Şah ona şöyle dedi: “Sen bugün bizim mülkümüzde, yerli ve eminsin.” (Yûsuf, 12/54)

Bir kimse ilâhî irfana sahip olursa Hakk’ın mülkünde olanlara göz atmaz ve onun için bezenip gelene baş kaldırmaz.

Nefis, güzelliğini bulduktan sonra taam ve şarabını şahın yakınlığından alır. O, bütün arzularını, isteklerini Hakk’ın katında bulur. Nefis, taat ehli olunca, kalple birlikte erir, esas varlığa geçer. Yine kalbin emrinden çıkmaz ve tabii hâller ona zindan olmuşken kalp ona bir durak olur. Nefsi, kalp bu hâle getirdi. Onu bu hâle getirirken bir zindan hayatı yaşamıştı. Şimdi o hayattan kurtuldu, bir başka âleme geçti.

Kalp hatalardan temizlenip her türlü kirden beri olduktan sonra şah:

“Onu bana getirin!” (Yûsuf, 12/54) buyurur.

Huyu iyi, edebi hoş olduğundan, Hak Teâlâ onu iyi şeylerle karşılar. Ona yakınlık verir, Zât’ına yakın kılar. Her türlü ihsanı yapar ve rütbeler, nişanlar verir. Bu hâlden sonra ona, “Sen bugün bizim yanımızda emin ve yerlisin!” (Yûsuf, 12/54) buyurur. Bu hitabı ona vasıtasız yapar. Artık Zât’ından başkası ile meşgul olmaz.

Geylâni Hazretleri bu arada şiddetli bir ses çıkardı ve üç defa “Yâ Allah, yâ Allah, yâ Allah!” dedi. Sonra öğütlerine devam etti:

Sevgili görünmez, gaiplerde. Bir ayak ki, O’nun yolunda meşgul oluyor, onu Hak’tan gayri şeyler meşgul edemez.

Kalbin Hak’la olan sohbet âlemi hayli zaman devam eder. Bu ara da önce katettiği yollarda hâsıl olan yorgunluk hâli de gider. Cihad yolunda eriyen eti, yeniden biter. Kemiklerine kuvvet gelir. Oradaki geçimi hoş olmaya başlar. Bir heyecanı ve korkusu varsa, o da geçer.

Ve artık Hakk’ın sırdaşı olur. Hak Teâlâ işlerini onun eli ile görmeye başlar.

Onu veli tayin eder. Emirlerini onun vasıtası ile yağdırır, bendelerine onu sultan kılar. Ülkelerine şah eyler. Denizlere salar, boğulan varsa ve kurtulması mukadderse, onunla kurtarır. Kara ormanlara salar, yırtıcı hayvanların ağzında yenip yutulmaya hazır büyükleri ve yavruları kurtarır.

Vakta ki, o kalp kendi tabii yuvasından çıkıp kurtulmuştu, işte o zaman Hakk’a vekil ve O’nun sırdaşı olmaya hak kazanmıştı.

Hak Teâlâ, benliğini bir yana atıp manevi bir hâl almaya istidatlı kulların kalbine, yüksek rütbelerle nişanlar takar. Nasıl ki, aynı rütbeleri, nebilerin ve Rasûllerin kalbine de takmıştı. O büyük zatların lakabı; evliya ve ebdal’dir.

Ey tebaalar, burada şahın sırdaşları var. O’nun Zât’ına haber ulaştıran büyükler bulunur. -Bunu söylerken mecliste bulunan velileri işaret ediyordu- Hakk’ın melekleri burada hazır. O’nun birtakım kulları var ki, onlar da burada. Ama onları kimse bilemez. Biri şöyle sordu: “Bast hâli, ne zaman kabza döner ve hezel -ciddiyetin zıddı- ne zaman ciddiyete çevrilir. Yani, ruhi genişlik ne zaman daralır ve insan için oyalanma faslı ne zaman aşılıp ciddiyete geçilir?”

Şu cevabı aldı:

Hak, senin derununda bir açıklık isterse, kendiliğinden olur. Fakat bir genişlik hâlin varsa, o da güç bir şekle inkılâp edebilir. Çünkü benliğinde pencere açıldı, bazı şeyler sezmeye başladın. Daha ileri gitmek için çalışacaksın. Dolayısıyla rahatın kaçacak ve yorulacaksın. Artık, hiçbir kolay işin kalmaz. Hepsi çok çalışmaya, çabalamaya kalır. Buna katlanırsan, fazilet ve ülfet âlemine geçersin. O zaman da hiçbiri olmaz; ne yorulmak, ne de yorulmamak. Her şey den mücerret bir iç âlemi olur, hatta çalışmaktan bile. Senin bu durumundaki hâline bir misal gerekse şöyle deriz:

Bir zat var, önüne bir sofra seriliyor. Önce bir kısmını yiyor, sonra şöyle bir emir duyuyor: “Ondan bıkarsan şu odaya geç. Orada sana hazırlanan diğer sofradan yemeye bak.”

Ruhsat, kolaylık kabiliyeti az olanlar için olup, azimetler ise, olgun iman sahipleri için olur. Mülk sevdası ise, fâniler içindir.

Burada kaldığım yer, geçmişte gelen büyük zatların makamıdır. Hâlim budur. Onların oturduğu yeri arar bulurum; oradan başka yeri arzu etmem. Şu anda huzurumda olanlar ise, bunu yapmaz oldu. Geçmişin hâllerini arayan kalmadı.

Ben şu anda, hâlinin anlatılmasını arzu etmeyen kimselerin için deyim. Şu iki şeyde iyi edep sahibi olanı artık göremiyorum: Biri, dünyalığı almak. Öbürü de, terk etmek. Ne dünyalık almanın ede bini bilen var, ne de almamanın.

Sende cahillik hâli devam ettikçe halvet âlemini bulman kabil değil. Sen, o halvet tabir edilen safiyet hâlini, ahlâkını bezemedikçe bulamazsın. Evvelâ, hayrını şerrini bil, fıkıh ilmini belle, sonra başka hâle geç.

Sen, daha ne zamana kadar bu meclise devam edecek ve bir kelime ile dahi amel etmeyeceksin?

Birçokları veli kula rastladı, yaptığı nasihati dinledi, amel etti. Bu sayede bir beyzade oldu. Sana gelince birçok eserleri incelersin, zikir meclislerinde bulunursun, bununla beraber bir adım dahi ilerlemen mümkün olmaz. Yazık sana. Ayakların, sanki yere çakıldı. Her ne zaman yol sana açılsa, tehir edersin. İşitmedin mi? “İki günü eşit geçen zarardadır.”

Uyan, uyan da Allah sana merhamet eylesin.

* * *

Dünya bir anlık sözden ibarettir, ona dayanma.

Bir takım cemaat var ki, onları heybet zayıf düşürdü ve duygularını bağladı. Onların kalbini, halktan yana bir dehşet sardı. Bu yüzden, onlar, bütün hâllerini bir yerde kalmaya icbar ettiler. Her şeyi bırakıp bir izbeye çekildiler. Onların kısmet alma zamanı gelince Hak Teâlâ, lokma vereni gönderir.

Ne geçmişte, ne de gelecekte bu kula itiraz edecek bulunmaz. (Hazret, kendini kast ediyor.)

Din başını sakla ve esirge, aksi hâlde, seni ne yoluma uğratırım, ne de izime.

Cahil olma; evinde oturur birtakım hezeyanınla avunursun.

Biz, birtakım şifa ilâçları aldık, mana dolduk.

Sizi, mana bakımından denemeden geçen şeye delâlet ediyorum. Oğulların ve malın fayda vermeyeceği bir gün gelecek; ondan sakınınız. Mal nedir ki?

Sen helâl kazancından birçok mal topladın ve onun yarın faydalı olacağını sandın. Zengin olmanın, sana bir imtiyaz sağlayacağına aldandın ve yarın oğullarının seni o gün içine dalman muhtemel azaptan kurtaracağını sandın. Bunu geçmişteki cahil Arap kavmi de iddia ediyordu; Allah şöyle buyurdu: “O gün, malın ve evladın faydası olmaz; ancak selim kalbi taşıyanlar kurtulur.” (eş-Şuarâ, 26/88-89)

O kalbin sahibi özünü, malına ve evladına baktırmadı. Kalbini onlara vermedi. O, malın ve evladın Hak tarafından vekili olarak ya şadı, gitti. Yaratan’ın emrine uyarak onlarda yaşadı. Ve kalbini, malın ve evladın şerrinden korkarak Hakk’a teslim etti.

Burada bir temsili hikâye anlatmak gerek.

Bir zat, haber aldı: Şah, ona bir cariyesini nikâh etmek ve o cariyenin eli ile onu öldürmek istiyordu. O zat, kendi kendine şöyle diyordu: “Ben kaçacak olsam, o askeri ile bana yetişir. Ona muhalif hareket edecek olsam, kuvveti beni ezer. Şayet uyacak olsam, cariyesi vasıtasıyla beni öldürür, ne yapmalıyım?”

Vah, bugün benden uzak durana ve yazık o zavallının hâline.

Burada en uygun iş, iyi edep sahibi olmak ve kalbi korumak şartı ile şahın fermanına boyun eğmektir. O zat da böyle yaptı. Sonra dedi: “Emrini işittim, itaat ediyorum.”

Şahın huzuruna girdi ve nikâhı, hediyeyi kabullendi. Zifafa girdiği gün korunma zırhını aldı. Kalp gözüne ayıklık sürmesini sürdü.

O cariyenin bütün hareketini takip için yapıyordu. Sabah olunca sevinci tazelendi; çünkü o gece ayık durmuştu. Hâl böyle iken, çevresinde bulunan hizmetçiler, onun bulduğu şeyle sevindiğini ve aldandığını sanmışlardı. Gün ağardığı zaman onu zehirlenmiş bulmadılar. Çünkü Hak Teâlâ’nın tavsif ettiği “selim kalbe” sahipti.

Dünya, o öldürücü zevcedir. “selim kalp”in sahibi gaflete dalıp onunla uyumadı ve onunla gizli âlem yapmadı. Bu yüzden öbür âleme göçerken, takva hâli sökülmemiş ve din gayreti sönmemişti. İşte selâmet yolu!

İşte irfan sahibi bu âlemde zâhid geçindi; bütün gücünü öbür âleme verdi. O irfan sahibi saf ve temiz bir hâlde idi. Bilgi elçisi geldi ve şu haberi verdi: Allah Teâlâ dünyadan bir kısım zatları emrine vermek diledi. Ve devam etti:

Sen o doğruların kalbine hayat olacaksın. Bu bir nevi meşgale, yorulma ve kederdir. Bu âlem bir iltifattır. Bak, nasıl iş tutacaksın ve kalbin selâmetini nasıl sağlayacaksın? Sır ayılırsa, kalbi de ayıltır; birlikte şahın kapısına varırlar. Ve şöyle derler:

Ey şahımız, bizimle ne yapmak arzularsın, bizi zatından mahcup etmek mi dilersin, kapından kesmeyi mi arzularsın? Yoksa bizi bu hoş hâlimizden kedere mi daldırmak istersin? Bu durumda, zatından bir ahd ve ferman olmadıkça buradan ayrılıp gitmeyiz.

Bunu söylerler ve Hak Teâlâ’dan: “Korkmayınız, ben sizinleyim, görürüm ve işitirim!” fermanını alırlar.

Bundan sonra onlar dünyaya döner. Çevrelerinde bekçiler ve muhafızlar bulunur. İşte bu vasfa sahip olan kalp ve sır, gösterişten, riyadan, nifaktan ve her türlü maddi afetten beri olan bir “selim kalp” olarak anlatılır.

* * *

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s