Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -8

Ey mürid ve ey kader ovasında varlığını yitiren, seni aldatan şeyleri ortadan kaldırman gerek. Kalbine altın, gümüş, cevahir koyma. Orayı temiz tut; kilitle ve anahtarını cebine yerleştir. Kalbini dünyalık işlerden fariğ kılman icap eder. Şehvet, lezzet ve yaramaz hâllerin oraya girmesi doğru olmaz. Orayı zikre, fikre vermelisin. Bilhassa ölüm ve sonrası düşüncelerini oraya yerleştirmelisin.

Orada az ümitli olmanın kimyasını bulmaya bak. “Ben şu anda dünya hayatını bırakıyorum; gözümü açıkta bırakan şey yok!” diye bilmelisin.

Yapılan işlerin safiyete ermesi, boş emellerin kısılması ile hâsıl olur. Şayet, uzun emelli olursan, gösteriş yaparsın; içinde olanın ak sini göstermeye kalkar, nifaka belenirsin.

Ümitleri haddini aşmayan için her şey, kalben bir yana atılmıştır. O her şeyi keser. Zühd ve fena libasını giyer, sonra marifet hâline bürünür.

Peygamber’imiz şöyle buyurur: “Bana altı şeyi yerine getireceğinize söz verin, cennete girmenize kefil olayım:

1- Hanginiz olursa olsun, söz ederken yalan katmasın.

2- Verilen emanete hain gözle bakmasın.

3- Yaptığı vaadi yerine getirsin.

4- Elinizi yasaklardan çekiniz.

5- Gözlerinizi haramdan alınız.

6- Cinsi varlığınızı kötülükten koruyunuz.”

Bu hadis-i şerifi İmâm-ı Taberânî rivayet etmiştir. Bunun bir başka şekli de şöyle rivayet edilmiştir: “Bana altı şeyi yapacağınıza söz veriniz; cennet için size kefil olacağım:

1- Söz ettiğiniz zaman, yalan söylemeyiniz.

2- Size verilen emanete hıyanet etmeyiniz.

3- Bir vaatte bulunursanız, dönmeyiniz.

4- Elinizi.

5- Gözünüzü.

6- Ve cinsi duygularınızı yanlış yollara dalmaktan alıkoyunuz.” İç âlemin temizlenir, ittihat âlemine geçerse, Rabb’inin sana çağrısını duyarsın. Bu duyuşta vasıtanın lafı olmaz.

Korkun ve ümidin bir olunca, Mevlâ’nın sana hitabı gelir.

* * *

Ey oğul, önümde akıncıların dönüşü görünmektedir. Onlar ya seni ezecekler yahut da dokunmadan geçecekler.

Bir kimse Allah yolunda telef olursa, onun yeniden var olmasını Allah sağlar.

O akıncılar seni geçerse, onlara takılmaya bak. Onların peşinde giderken Hakk’ın kader okuna hedef olursan üzülme. Onun hedefe attığı ok, mutlaka gelir. Korkma, o oklar öldürmez, bir kaşıntı verir, o kadar.

Ey anlatılan iyi şeylerden boş olan, kendini iyi et. Yaptığın iyi işlerin yenisini yapmaya bak. Her şeyini yenile ve güzel şekle koy. Her şeyin kötü taraflarına vur. Ben burada oturup konuştuğum zaman evde yalnız başına oturmana tevbekâr ol. Velayet hâlleri burada, dereceler bu yolda. Orada tek başına oturmaktan ne faydan olacak? Buraya gel, bir şeyler al ve hâl sahibi ol.

Ey ayal derdine düşen, zahirdeki çalışman ailen için olsun, fakat kalbin Rabb’in için.

Allah yolcuları birkaç kısma ayrılır. Onların kendi hâllerine gö re helâl bildikleri yollar vardır. O büyük zatların bir kısmı, çalışır, kazanır. Helâlin bu yolda olduğunu bilir. Diğer bir kısmı ise, alacağını dua ile elde etmeye çalışır. Helâlin bu olduğuna kanidir. Bunlardan başka bir kısım vardır ki, halktan istemeden gelen şeyi alır. Bunu bir nimet bilir ve helâl olduğuna inanır.

Bunların dışında bir cemaat kalır ki, onlar bir nevi dilencilik hâlini taşırlar. Onların bu hâli, riyazet hâlidir; devam etmez, çabuk geçer.

Birinci derecede anlatılan şahıslar çalışır. Bu sünnettir. Bundan sonra, ikinci derecede anlatılan ise, bir nevi zafiyet hâlidir. Daha sonra üçüncü derecede bahsedilen ise, azimet, zorluk içinde yaşar. Birinci kısımla ikinci kısma nazaran bir kolaylık yoludur. Hiçbir şey yemeden beklemek, bir güç hâldir ki, Hak tarafından gönderilen bir fitnedir. O hâli ile tecrübeye tabi yaşamaktadır. Dayanabilirse âlâ, aksi hâlde fena!

Diğer riyazet hâli süren ve dilencilik eden zata gelince Peygamberimiz’in aşağıda anlatılan hadis-i şerifinde geçen derin ve ince manaya dayanarak kurtulur. Peygamber (s.a.v) Efendimiz buyurur: “Gece dilencilerini ters çevirmeyiniz. Onlar ne insan, ne cin tayfasındandır; Hakk’a mensup kimselerdir. Onların vasıtası ile Cenâb-ı Hak, içinde bulunduğunuz hâli dener.”

İşte bu manaya göre, Hak Teâlâ o kulunu sana gönderir ve bir şeyler istetir. Elinde bulunan bol nimetle ona neler edeceğine bakar.

Ulema meclislerine devam et. Kabirleri çok çok ziyaret et. Sâlihleri ara bul. Umulur ki, bu vasıtalarla kalbine dirilik gelir.

Büyük zatlar, emri tutup yasakları bıraktıkça, kader yollarını açık bulurlar. Meselâ Abdullah b. Zübeyir (r.a) haftada bir defa yemek yerdi.

İçin ve dışın bir olmayınca tam istikameti bulman kabil değildir. Bu zatın hâli, kaderde çizilen müsait yola dayanır.

İçindekini daima temiz akıtan bir kalp olmalısın.

Önce içinde ne varsa onu dışa atmak için benliğinden bir yer açmalısın, sonra onu kapatmalısın. İçinde Hızır Nebi’nin bulunduğu zavallılara ait gemi, sana bir misal olabilir. O önce bir hata deliği açmıştı, sonra eski hâline çevirdi.

Bir hâl var, ona cem tabirini kullanırlar. Bir hâl var, ona da fark derler. Bir hâl var, onun adı azlıktır. Bir başka hâl de var ki, ona çok luk, tabir ederler.

Her kim elimde yetişse; sonra bir hatası için cehenneme gitse, mutlaka ona ilâhî merhamet yetişir.

Allah’ım, bizi bağışla. Sır saklamayı nasip et. Sebat ver. Rızanı nasip eyle.

* * *

Hakk’a vasıl olunca, farzları eda etmenle iktifa edilir.

Padişahın aşçısı ihtiyar oldu. Aklı gitti. Göremez oldu. Kulağı işitmez oldu. İşareti anlamaz hâle geldi. Bundan sonra onun Hakk’a karşı olan bilgisi hüküm sürmeye başlar.

Ey sadık yolcu, ne zamana kadar kendi bencil hâline kapılıp gideceksin? Kuvvetini bilip ne zamana kadar kendini komşundan üstün tutacaksın? Ne zamana kadar, abana, sarığına aldanacaksın ve daha ne vakte kadar kıldığın namazla arkadaşlarına üstünlük taslayacaksın?

Şu gördüğün Allah yolcuları, tabii arzularını, nefislerini ve hevâ larını yok ettiler ve içtiklerini de bırakıp manen ölüp gittiler. Onlar manen fena buldular, kader eli ile idare edildiler. Kader yıkayıcısı onları bir sağa, bir de sola çevirir. Kıtmîrleri de ayak uçlarında bekler. Onların kıtmîri, nefislerinden kalan bakiyedir.

Duyguların tedavisi, akla uygun olmayan, dine aykırı olan kötü işleri bırakmakla olur.

Elini hırsızlık etmekten koru, kimseyi onunla dövme. Ayaklarını batakhanelere gitmekten esirge. İnsanoğlundan maddi bir talep için ayaklarını devrin maddi sultanlarına koşturma. Şu göz var ya, onu, aslında iyi olmayan, güzelliğe özenenleri iyi görüp şerrine kapılacağı şeylerden beri etmek gerek.

Nefis iyilikten yana uyudu. Esas hükme karşı cahil kaldı. Ama kalp, sevgili yolunda uçar oldu.

Allah Teâlâ’nın veli kulları, iyi edep sahibi olurlarsa peygamber vasfına bürünürler. İlâhî hüküm, tabii işlerle ilim arasında yürür, bir ona varır, sonra döner öbürüne. O, bir nevi şöyle emir verir: “Peygamber’in getirdiğini alınız; yasak ettiği şeyleri bırakınız.” (el-Haşr, 59/7)

İlâhî hüküm, kalbe gelir. Aradığın ne? Ben seninleyim. Hizmet ediyorum. Seni yormadan arzularını yerine getiriyorum. Sana gelince, şahla bilesin.

Gece, o büyükler için padişah otağı sayılı. Gizli hâli onlar, bir gelin odası sanırlar. Gündüz olunca sebeplere dalar, bir oyalanma hâline düşerler. Musibetler onlarda gizlenir. Ve bir emir: “Yavrucuğum, gördüğün rüyayı kardeşlerine anlatma.” (Yûsuf, 12/5) Onlar arasında senin için bir azizlik var.

Kitap hükmünü icra edinceye, yazılan yazı sonuna varıncaya kadar çalışınız, arayınız.

Ölünce, kabre girersin; münkir nekir gelir. Beni onlara sor. Onlar, benden sana haber verirler.

İsmin günahkâra çıktı. Adın, muhasebeye ve münakaşaya otu racak kimseler arasında yazıldı. Ve sen, kabirde perişan bir hâle geleceksin.

Bilemezsin, cennet ehli misin, yoksa cehennem ehli mi? Sonun müphem. Bugün belki bir temiz adın olabilir, ama aldanma. Yarın adın kimlerin arasında okunur, bilemezsin.

Yavrucuğum, sabaha erince, akşama kalacağını nefsine vadetme. Akşamı yapınca da sabaha çıkacağını ona söyleme.

Dün geçip gitti, iyiliğine ve kötülüğüne dair olan şeyler orada kaldı. Onlar sana şahitlik edecek. Yarına çıkıp çıkmayacağını da bilemezsin. O hâlde sen, bugünün adamısın. Bulunduğun günü iyi kapamaya bak.

Seni hangi şey gaflete itti? Tam bir gafil olmanın delili, bir sürü gafille oturup kalkmandır.

Ey ahmak, mademki üzerinde bir gerçek işareti bulunmuyor, o hâlde onunla neden arkadaş olursun? Temeli, bir hiç üzerine atılanla sohbet etme; hem onunla sohbet ne lâzım. Dışına baksan, mühürlü; içine dalsan ayıpların yerleştiğini görürsün. Ve daima, Hakk’a karşı geldiğini anlarsın.

Gelmesi arzu edilen iyi hâller, omuz büküp oturmakla olmaz. Gözlere ayıklık sürmesini çekmeden bir sürü süs sürmek mana taşımaz.

Halk çevreni sararsa aldanma; o hâlde bir hikmet bekleme. Zor işleri yapmakla da bir şey ele geleceğini umma.

Ey aklı kıt, bizim işaret ettiğimizi temenni edersin; şu tarafa da döner dilencilik yaparsın. Halkın, çevreni sarmasını istersin. Topladığın şeylerin daha da artmasını umarsın. Bu hâlinle nasıl senin için felah ümidi olur?

Nedir bu hâlin? Şaha bir kapıcı olsaydın, onu arayanlara, yerinde olduğunu haber vermek şerefini kazansaydın, olmaz mıydı? Ve soranlara onun hikâyesini nakletseydin, olmaz mıydı? Onun vahdet âlemini bulsaydın, olmaz mıydı? Halkı bir aile ocağın sayıp onlardan ayrı bir yerde yaşasaydın; kapına geldikleri zaman kendilerine yarar eşyayı bulup alsalardı, olmaz mıydı?

Senin için ev, halkın gözünden uzak olan âlemdir. Senin için yuva, kalbindir. Senin için yer, iç âlemdir. Senin için yurt, Rabb’inle sohbet, emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçmaktır. Ve O’nun kader icabına, ettiğine uymaktır.

Yaptığın duada ve sarf edeceğin gayrette halkın nasibi vardır. Olur ki, bir göz için bin göze ikram edilir.

Gizli olarak büyük, kerîm zatlara iyilik edersen, Rabb’ine tâat etmiş olursun. Allah yolcularına ikram eder, nefsini ortaya atmazsan, sana kerîm sıfatı verilir. Sen kerîm olursan, hürmetine bin göz kurtulur. Aile efradına bela inmez. Hatta, senin hürmetine komşuların, bulunduğun ülke halkı bile kurtulur.

Artık nasibin, olmayacak işler peşinde koşmak oldu; durmadan zahmet çekici oldun. Ömrünün sonuna kadar kapı kapı dolaşacaksın. Senin nasibin bu! Hâlin böyle! Ya senin için ne zaman zahmet çekilecek? Halk, ne zaman sana koşacak ve manevî gıdasını talep edecek? Halk, senden manevî bir fayda almak için ne zaman kapını aşındırmaya başlayacak? Senin için ne zaman ağyara veda edilecek? Ne zaman çevrende çadırlar kurulacak? Ne zaman şahın katına bezenip varacaksın? Temizliğin, ehliyetin, liyakatin ne zaman açığa çıkacak? Şahın huzuruna alınmaya ne zaman lâyık olacaksın? İlâhî hazineden ne zaman lakabın çıkacak? Hakk’ın seninle iftihar ettiği ne zaman belli olacak? Ne zaman Peygamber’in temiz sülâlesine tertemiz olarak katılacak ve onun bereketini almaya lâyık olacaksın?

İlim sahipleri, sözde, işte, hâlde, Peygamber’in (s.a.v) vârisleridir. İsim ve şöhretle ona vâris olmak olmaz; yalnız isimle, ondan sırf maddî bir lakap kapmakla işler yürümez.

Nübüvvet bir isim olup, risalet ise, ilâhî bir lakaptır.

Ey cahil, sen nübüvvet ve risalet hâlini bulamazsın. Bedel olmaya, gayp erlerinden olmaya bak.

Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: “Siz âhiretten geçip, dünya hayatına razı mı oldunuz?” (et-Tevbe, 9/38)

Dünya hayatı, nefsin, tabiî hâlin ve kötü arzularındır.

Bu dünya hayatı yok denecek kadar geçicidir. Şehvet ve kederlerle doludur. Ve senin de, onda bir kısmetin vardır. Dünya odur ki, bütün duygularınla sarılır, alırsın; ama hiçbir şey ebedî senin olmaz. Hiçbir mülke sahip olman kabil olmaz. Dünyada mutlak ve katiyetle gerekli hemen hiçbir şey yok gibidir. Bütün şehvet alanı senin olsa ne önemi var? Sahip olmak istediğin şeylerin çoğu da bunlar gibi.

Dünyada senin olacak bir yuva olmaz. Her bakımdan seni örtecek bir libası, doyuracak ekmeği bulamaz, sükûneti verebilecek bir zevceye eremezsin.

Dünya hayatı denince, Hakk’ı bir yana atıp halka yüzünü çevirmek akla gelir.

Hevâ adı ile anılan boş arzu ve aslı olmayan şeylere bağlanmak, imanın, ibadetin tam tersidir.

Sebeple, onu yaratan arasında tam bir tezat vardır. Dış âlem, iç âlemin zıddıdır.

Zahirdeki işlerini tahkim ettikten sonra, manevî işleri yapmakla emrolunursun. Verilen hükümleri yaptığın işlerle kavi kılarsan, Hakk’ın kulu olursun; Hakk’a uyar ve onunla manevî sohbet hâlini bulursun. Ve sen tabiî hâlinden ayrılan yeni bünyeli bir zat olursun. Seni ilim bağları sarar, ilân-ı aşk eder. Ve sen, iki ruh arasında bir ruh olursun. Padişahla veziri arasında perdedarlık edersin. Artık dünya da seni sever, âhiret de. Hak Teâlâ da sever, halk da, melekler de. Kalplere bir şenlik olursun.

Bizim bazı hâlimiz var ki, o hâl, şu anda sizden çok uzakta. Davûd Nebî bir gün oğlu Süleyman’a şöyle bir sual sordu:

“Oğlum, iflâstan sonra ve ondan beter ne vardır?”

Cevabını yine kendisi verdi: “Bundan daha beter olanı, bir adamın ibadete devam etmesi, sonra da onu bırakıp boş işlere dalmasıdır.”

Davûd Peygamber’e, Süleyman Peygamber’e ve bütün peygamberlere, meleklere, velî ve sâlih kullara selâm olsun.

“Âhiretten beri durup, dünya hayatına razı mı oluyorsunuz?” (et-Tevbe, 9/38)

Dünya hayatı, senin içinde bulunduğun maddî varlığın olup âhiret ise bundan yok olmaktır.

Himmetler değişir, sırlar değişir. Avam halk değişir. Havas kullar değişir. Bunların her birinin kendine has bir hâli vardır. Bunları anlayabilmek için fena âlemine geçmen gerek.

Dünya, işte bu dıştan görünen sayılır; âhiret ise, içinden açılıp gelen âlemlerdir. O âlem önünde açılınca, aklın ermediği çeşitli şeyler görürsün. Onları ayan olarak görünce hayret edersin.

Sana herkesin düşündüğü şeyleri yaptıran akıl, dünyadandır; akılların aklını bulduran derin düşünce ise, âhiretten.

Derinliğine dal, oradan ne alırsan âhirettir. Dışında olup bitenler de dünya. Dünyalık hâller Hakk’ın zatından gayri olanlardır. Âhirete gelince, bu âlemindedisini kodusunu bırakıp Mevlâ’ya bağlı olmaktır. Hatta denir ki, âhiret, övülmeyi, sevilmeyi, sövülmeyi ve üzüntülerle geçen günleri eşit görmektedir.

Senin için önemli olan nedir? Bunu anlamak kolay! Bize göre Hak Teâlâ olmalı. Ama sen bunu düşünmüyorsun. Düşün; önemli bildiğin ne? Kastın neye yönelmiş ise, önemli bildiğin odur. Hak ise, Hak; gayri ise, gayri!

Hakk’ı dilemekte sağlam iradeye sahip olabilirsen, o senin elinden tutar. Kader âlemindeki sohbete erdirir. İraden sağlam olursa, adımların Âdem Peygamber’in adımı kadar uzun olur. Bu hâli bulabilmek için komşunun dedikodusunu duymaman, iyi edep sahibi olman gerek.

* * *

Tüh sana zavallı cahil! Hakk’ın fazlını ve onun kullarına verdiği nimeti bilmediğine tüh! O iyi kullar, Hakk’ın emrini kalpten duydular, itaat ettiler.

Kul, kulluğunda kâmil olunca, levh-i mahfuzdaki kısmetini görür. Sonra bununla yetinmez, ehlinin orada olan nasibine bakmak ister. İçinden bir ses gelir. Hâline hayret edilir. Hak bir emir verir: “Ona dokunmayın, o bil kuldur ki, kendisine in’am ettik.” (ez-Zuhruf, 43/59)

O kullar, Hak Teâlâ’nın bilinmesini dilediği her şeyi bilirler. Onları anlatan şu âyet-i kerime var: “Onlar, katımızda seçilmiş ve özlenmiş kimselerdir.”(Sâd, 38/47)

Bu anlattığımız hâli bulmak için ezelde belirtilen kabiliyet esastır; sonra ise, büyük bir zata uyup peşinden gitmek gerek.

Geylânî Hazretleri bir vecd hâlinde idi. Uzaktan bir kâğıt uzattılar. İçinde dinî bir mesele vardı. Yeni bir mevzu açmak için cemaati hazırladı ve devam etti:

“Nikâh vacip midir, değil mi?” Bu mesele üzerinde muhtelif fikirler ileri sürülmüş. Her imam, Kur’ân ve hadîs-i şerifin aydınlığında görüşünü açıklamıştır. Onlardan bir kısmı vacip olduğunu, diğer kısmı sünnet olduğunu belirtmiş. Bir kısım zatlar da nafile ibadetle meşgul olmayı, ayal derdine girmemeyi iyi bulmuşlar. İmam-ı Şafiî ve İmam-ı Ahmed’e göre nefsine hâkim olmayan için nikâh nafile ibadetten iyi. Ebû Hanife hazretleri ise, ne olursa olsun, nikâh nafile ibadetten daha iyi. Onlara göre böyle.

Ama bizim fikrimiz daha başka. Sen, bir Hak yolcusu olduğuna göre, ibadetle meşgul olman daha iyi. Şayet Hakk’ın talip olduğu bir kulsan, o zaman hepsini bırak. Hak seni dilediği yana çevirir. Dilerse, evlendirir. Dilerse evlendirmez, başka şeylerle meşgul eder. Kısmetin bir tutam ot dahi olsa seni bulur. O kısmet gelir, eteğini tutar ve Hakk’a şöyle yalvarır: “Allah’ım, sen beni bu zata nasip ettin; hâlbuki o benden kaçmakta. Hakkımı ondan al. Ben ne yapabilirim; o beni bırakıp gidiyor?” Hak Teâlâ da onun bu duasını kabul eder, sende mevcut olan hakkını öder.

Bir Hak yolcusu için evlenmek haramdır. Tabiî, bu manevî âleme göre. Bir yolcunun fazla gömleği mi olur? Onun dört parmaklık yeri mi olur? Hak yolcusu neyler bunları? O bir seyyahtır. Bugün burada, yarın başka yerde. Onun ne yeri olur, ne de yelesi. O ev eşyasını neyler ki? O her şeyden beri durur. Maksuduna vardığı zaman yolculuğu bitmiş olur. O zaman şahı, dilerse ev, eşya, mülk verir. Kaybettiği şeyleri buldurur.

Ahmakla sohbet eden de bir nevi ahmaktır. Hakk’a karşı irfan bakımından yaya olan dünya hayatına dalar, âhiretten geçer.

* * *

Ey evlat! Kısmetin var ya, onu başkası alamaz. O hâlde, tabiî ve boş arzunla yeme. İşine, şeytanın elini karıştırma. Bir an bekle, cennet yurduna gir,Rabb’in yakınlığını bul. Senin olan o zaman daha iyi olur.

* * *

Biri ayağa kalktı, Geylânî Hazretlerine şöyle dedi:

“Benim çocukluğumdan şimdiye kadar devam eden bir virdim var. Hâlâ da aynı işi yaparım. Vaktimin bir anında geçer, ibadet ederim.” GeylânîHazretleri cevap verdi:

“İş bununla olmaz. Ezel gözünün işaret vermesi gerek. Senin için bu işaret, bir gerçek erin nazarı olmalı. O nazar, seni Hakk’a vardırır.”

Geylânî Hazretleri, onun hâlini hoş buldu, arkadaşlarına dönerek şöyle buyurdu: “Bunu aranıza alın.”

Sonra vaaza devam etti:

Allah Teâlâ’nın yaşadığınız zaman içinde bazı kudsî tecellileri var; ayık olunuz ve kendinizi o tecellilere arz ediniz.

İşler anladığın gibi değil; kalbin ihtiyar oldu. Şahı, onu yakınlığı kapısına oturttu. Dış cephesi zayıf olmuş ne çıkar, iç âlemi kuvvetli olduktan sonra. Kalpte kemik yok, bu sebeple onun kemik zafiyeti olmaz. Onun cildi inceldi. İlâhî gayret ve ilâhî minnet onu sevindirdi.

Kalbin, Rabb’inin kapısını buldu ve gördü. Yakınlık duygusu onu sardı ve bayılttı.

Kalbin esirgenmesi için her şeyi varlığı ile meşgul eden zattan, bir meşgale bulmak gerek. Kalple yapılan zerre miktar ibadet, zahirde yapılan nice ibadetten hayırlıdır.

Mademki farz ibadetleri, sünnetleri eda etmek sana yazıldı, onları yap. Onlardan kurtuluş mümkün değil. Sonra, yapsan ne mahzuru var?

Bir gün Cüneyd’in yanına birkaç kişi geldi ve ona: “Hudrî değirmen taşının üstüne çıkıyor; yemeden, içmeden onunla beraber dönüyor.” dediler.Cüneyd bunun üzerine: “Namaz zamanında nasıl tavır aldığına baktınız mı? O zamanki durumu nasıl oluyor?” deyince şöyle anlattılar: “O zaman sakin oluyor ve diyor ki: Ondan kurtuluş yok.”

Büyük zatların birçoğu, doğuşundan ölümüne kadar ibadeti bırakmaz. Bir kısmı da zayıflayınca nafile ibadeti bırakır.

Manevî olan kerametler, Hak yakınlığından olursa, ilmî bir değer taşırsa, müşahede ehlinin tasdikini alabilirse bir zararı yoktur. Aksi hâlde o hâller, şeytanın azdırmasıdır. O hâller şeytandan olabilir ve azdırır. Nefisten ise, seni ezer.

Verilen hükümlerin gereğini yapıp onlara sahip olmak bir ilim doğurur. Bu hâle devam eden zatlar için iç âlemleri neticeye bağlanır. Ve o büyüklere sırların kapısı açılır. Bunlardan haberin var mı?

Şahsî arzularından geç. Hak arzu edince sonra birleşirsin. Birleş, sonra vuslat âlemini bul.

Vay, hırs, aldanış ve boş ümit dükkânlarında oturup geçinenlerin hâline! Sen de böyle yapıyorsan, yakında iç âlemin ölür ve kalbin kararır.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyurur: “Şu kalpler var ya, onlar muhakkak kirlenip paslanır. Onların cilâsı Kur’anokumaktır.”

Allah’ım bize hidayet yolunu göster ve doğruluğu nasip et. Bize merhamet eyle ve o duyguyu bize aşıla. Bize irfan duygusu ver ve benliğimize anlat. Her nerede bulunursam mübarek kıl.

* * *

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s