Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -9

Varlıkla bir olmaya alış, ayrılmak istersen ayrıl, sonra yine vuslat âlemine geç. Her şeyi öğren, sonra onu bırak, başkasına bak. Cehaletle ibadet olmaz. Cehalet hâli ile kim ibadet etmeye kalkarsa, yıktığı, yaptığından çok olur.

Rabb’in çizdiği yolun lambasını al, yolunu onunla aydınlat. Hükme boyun eğ, o seni ilim yoluna kavuşturur. Sebepleri kalbinden kes at. Arkadaş ve komşu sevgisini iç varlığına sokma. Sadece, sana gelen kısmetleri al; onlardan perhizkâr olmak doğru değildir.

Zevceni kalbinden bir yana at. Kısmetleri de öyle at. Zâhid olmaya çabala. Maddî olan her şeye karşı kalpten gına duy. Daha sonra neyin varsa mezadaarzet.

Aç kimseler gibi gördüğün her şeye sarılma. Edebini iyi kıl. Hak Teâlâ’nın zatından gayri cümle eşyadan ayrıl. Ağyarı bırak, sebeplerde gerçek tesiri görme. Elinde bulunan lambanın sönmesi ile karanlıkta kalmaktan kork. Bunları yaparsan, Hak Teâlâ lambana yakıt gönderir. Bildiklerinle sana nur verir. Her kim bildiği ile âmil olursa, Hak Teâlâ ona bilmediğini verir. Bir kimse Allah için kırk gününü iyilikle geçirirse, hikmet kaynakları kalbinden fışkırır, diline gelir.

Kul, iyi işleri yapmaya devam ederken Musa Peygamber gibi Hakk’ın yaktığı şuleyi aniden görür. Vakta ki o, şuleyi görmüş ve ehline demişti ki: “Siz burada kalın; ben bir ateş gördüm.” (Tâhâ, 20/10)

Bu arada sır âleminden coşup kalbe gelen bir ses şöyle diyordu: “Muhakkak, ben senin Rabb’inim.”, “Ben Allah’ım!”, “Kulum ol.” (Tâhâ, 20/12-14)

Benden gayriye zillet gösterme. Zât’ıma karşı irfan duygusu taşı, gayrımı bırak. Benimle birleş ve Zât’ımdan gayriden kesil. Beni ara, başkasından irâz et. İlmime yönel, yakınlığıma dön. Mülküme katıl. Saltanatıma bağlan. Bu hâller sende tamam olursa, Hakk’a kavuşma hâsıl olur.

Bundan sonra olan oldu, Hak Teâlâ: “Kuluna vahyedeceği kadar vahyetti.” (en-Necm, 53/10)

Perdeler kalktı. Nefis şahin oldu. Her şey yerine geçti. Lütuflar erişti. Ve Firavun’a gitmek zamanı geldi; ona git.

Ey kalp, sen de nefse, şeytana ve hevâya dön. Onların yolunu bana, Zât’ıma çevir. Hidayetimi göster, cemaatini başına topla ve de ki: “Ey kavmim, bana uyunuz; sizi kurtuluş yoluna götüreyim.” (el-Mü’min, 40/38)

Birleş, ayrıl, sonra yine birleş, en sonunda vuslat âlemini bul ve kurtul.

Sana gelince ey zavallı, yakında kuvvetin gidecek. Gücün kalmayacak. Kalabalığın eriyecek. Dostların seni kovacak. Dünyanın fakirlik hâli, öbür âlemin de azabı seni saracak. Kabir sana dar gelecek. Kaburga kemiklerin birbirine girecek, Münker ve Nekir’e cevap veremez hâle geleceksin; dilin tutulacak. Kabrinde şiddetle azap edilecek. Cehennemde sana bir kapı açılacak. Sana oranın sıkıntısı ve zehri gelecek.

Ey cemaatimiz, bu dünyada iyi edep sahibi olunuz; ancak bu şekilde selâmete erilir. İçiniz ve dışınız, Hakk’ın kıyamına ancak böyle durabilir. O kez gözünden perdeler kalkar. Dilinden kir, pas gider. Kulağından perdeler açılır.

Hak Teâlâ sana lokmalar yedirir, kuvvet üstüne kuvvet bulursun. Basiret üstüne basirete erersin. Bir hayattan diğer hayata kavuşursun. Bir beka biter, öbürüne geçersin. Bu rızkın ötesinde bir başka rızık alırsın. Çalışman hoş olur. İyi edebin övülmeye başlar. Adına âkil, din ehli, sabırlı dendikten sonra şâkiradını alırsın. Hak, senin bütün kötü hâllerini değiştirir. Hak, insanlardaki istidada göre hâllerini değiştirir. Bir âyet-i kerimede bu hâle işareten şöyle buyrulur: “Onlar, kendilerinde bir değişiklik yapmadıkça, Allah onların hâlini değiştirmez.” (el-Enfâl, 8/53)

Büyük insanlar, İslâm dininin emirlerine uyarak yaramaz huylarını değiştirirler. Sonra ilme geçer, daha sonra da kader âlemine girer ve bütün hâllerini değiştirirler. Bu güzel hâlleri, onlara Hak nasip etmiştir.

Sanki onlar, yaramaz ellerini, ayaklarını ve diğer duygularını kötülükten almak için gizli bir âleme dalmışlar. Onlarda, bu değişme anında maddî bir hareket görmek kabil değil. Yemek yerken, sanki yiyen onlar değil de, içlerinde bir yiyen var. Onlar, olur olmaz sözleri, niçin, nasıl gibi lafları bilmezler. Onlarda beşerî akıl yok olur. O gizli âlem geçtikten sonra akılları yerine gelir. Hak Teâlâ’dan lütuflar iner. Ve değişik hâlleri kendini gösterir.

O değişik hâl öyle bir hâldir ki. Açlık sonunda taam verilir. Susuzluktan sonra su verilir. Her şeyden soyununca bir başka kisve giydirilir.

Mademki, bir yolcusun ve bu yolda yürüyorsun, azla yetinmen gerekir. Bu azla yetinme hâli, şehevî uygunsuz arzuların sönünceye kadar devam etmeli. Verilen bu emrin hükmünü eda etmelisin.

İslâm dininde yapılması bildirilen işleri ele al ve yap. Yasakları bir yana at ve onlardan kaç.

İçinde bulunduğumuz bu günler geçmekte. Ve her gün, aydın olduğunda, gecenin karanlığı geldiğinde, adım adım Hakk’a yaklaşmaktasın.

Her zatın kendine has yolculuğu var. Senin yolculuğun onlarınki ile kıyas kabul etmez. Bazı zatların yolculuğu bir günde, bazısının yolculuğu bir aydadır; diğer kısmın ise, seneler sürer.

Zamanını, niçin, nasıl olacak gibi laflarla harcayıp bitirme. Orta hâlli bir yol bul ve onu kuvvetlendir.

İyi amel sahibi ol. Onun varlığı evinde yapılan iyi işler, seni Zât’ına has kılar. Bu hâli bekleyebilirsin. Belki de, onun özel cariyelerinden biri sana âşık olur ve seni ona nikâh eder, evlenirsin. Şeklin değişir. Küfen ve testin pazara atılır. Ve sen orada koca bir çiftlik sahibi olursun. Belki daha ileri gider, ülkeleri emrin altına alırsın. Hatta bunumda aşar, şaha nâib veya vezir olursun. İlâhî bir marifete sahip olan zat için bu hâller ve bu vergiler çok sayılmaz.

Hakk’a vuslat bulduktan sonra iştihan açılır. Yaptığın zâhidlik ve fazlayı terk irfan sahibi oluncaya kadardır; sonrası elinden çıkar. Sen bir şey yapmaya kadir olamazsın. Yaptığın her iş O’na vasıl oluncaya kadar ve kendi adını, kim olduğunu ve lakabını bilinceye kadar… Sonrası tam varlık.

Kul marifet âlemini bulup, olup bitenleri anladıktan sonra, bütün arzuları verilir. Elbisesi, kumaşı, evi, ehli, yavruları ve komşuları ona iade edilir.

O irfan sahibi, bütün hâllerinde bir vasat yol bulmuştur. Bir adımı ileri atsa, öbürü geride kalır; dengeyi temin eder. Onun için hazlar ikiye ayrılır. Biri ümit, öbürü de korku.

Cahilin her şeye takaddümü nasıl olur? Bu bir irfan sahibi için düşünülür. O lehine ve aleyhine olan şeylerin cümlesini bırakır. Bunları bir yana attığı an, kendini sultanın kapısında bulur. Hâlbuki o, böyle bir şeyin olabileceğini bilmiyordu. Bu cehalet boştur.

O, bu hâlinde şahın kapısına varır; onun gılmanı ve hurileri ile olur. Bu işler olurken korkar, bir yandan da ümit besler. Çünkü bu işlerin oluşunda şah onunla neler yapmayı diliyor, bilemez. Hâlbuki padişah ona bakmaktadır. Onun bütün işlerini bilir. Ve gılmana emir verir: “Bunu her şeyden üstün tutunuz.”

Ve o kul, bundan sonra daimî bir meşguliyet âlemine geçer, Hakk’ın tecellisine zamanla bir perdeci olur. O’nun katında teklerden sayılır. Sırlarına vâkıf olur. Nişan alır. Önünde ilâhî merasim çalgıları çalınır. Nutukları söylenir. Ve saltanat tacı giydirilir.

Sonunda aile efradına mektuplar yazdırılır ve davet edilir: “Ehlinizi toplayınız ve bana geliniz.” (Yûsuf, 12/93) Bu emri gönderirken, Hak Teâlâ’dan: “Senin bu hâlini değiştirmem” vaadini almıştır.

Bundan sonra O’nun daimî sohbetçisi olur. Daimî dostluk kazanır. Artık bu marifet hâlini bulduktan sonra zühd vs. kalmaz; ama bunu bulan milyonda bir olur. Bu işler, ezelî kabiliyetin, ilâhî bilginin ve bir kader çizgisinin neticesidir.

Allah’ın yemin ederek: “Levvâme nefis” (el-Kıyâme, 75/2) diye ayırdığı kimselerden olma.

* * *

İman sahibi daima şöyle der: “Söylediğim sözle neyi istiyorum? Attığım adımla nereye gitmek niyetindeyim? Yediğim yemekten kastım ne?”

Böylece nefsi karşısına alır ve hesaba çeker: “Bu işi niçin işledin ve neden yaptın? Bu yaptığın işler kitaba uyar mı?”

Nefsini hesaba çekmeye alıştıktan sonra yakîn derecesini bulmaya bakınız. Yakîn imanın özü ve hulasasıdır. Farz olan ibadetler ancak yakînle edâ edilir. Dünyadan gönül çekmek için yine yakîn gerek. Bu hâli Hak Teâlâ’dan talep et. Yapacağın her duanın icabet bulması için; sükûn ve bir nişan gerek. Duan kabul olmadığı takdirde, itiraz edersin, ama bu hatadır.

Doğru zatlardan ol. Onların baş alâmeti, her işte Hak Teâlâ’ya dönmektir. Şayet hâllerinin gizli kalmasını arzu ederlerse halka karışır, alış veriş yaparlar. Onların kalbi Hak’la olduğu hâlde, dış hâlleri halka karışır.

Bu âlemde insanoğluna gereken bazı işler vardır. O işlerin başında şunlar gelir: İlk defa insanoğlu, kötü tabiatını düzeltmeli. Sonra nefs şeytanı, boş arzuları, hevâsı ile cihad etmeli. Ta hayvanî duyguları atıp insanî duyguları benliğinde toplayıncaya kadar böyle devam etmeli.

Seni önce topraktan, sonra sudan yaratan, daha sonra insan kılan Rabb’ine küfretmektesin. Seni bu hâle getirene vereceğin karşılık küfür mü olmalı? Ona kafa tutmak mı olmalı?

Bir hata işlediğin zaman, insanların görmesini arzu etmezsin, utanırsın. Hâlbuki Allah seni her an görür, ama O’ndan utanmazsın.

Ey velayet iddiasında olan, bu iddian dışta! Hakikatte böyle şeye sahip olduğun yok. İçin Hakk’a isyanla dolu. O’ndan utanmazsın.

Hâlbuki o bütün sırrına vâkıf ve seni görmekte. Dinini dünya ile satmaktasın.

Nedir bu hâliniz, biraz ayıkınız ve anlayışlı olunuz. Harcamakta olduğunuz bütün nimetler Hakk’ın. Hani, O’na şükrünüz?

* * *

Ey evlat! Bir defa da olsa Yaratan’ı itham etme. Hataya düşebilirsin, doğru da yapabilirsin. Kabahati yalnız özünde bul ki, işlerin düzele.

İyiliğin ve kötülüğün şeklini İslâm çizer, yalnız akılla bulunmaz. Bunlar da zahire taalluk eden şeylerdir. Bir de iç âlemin düzelmesini âmir olan şeyler var ki, o da kalpten gelir. Onları da kalp emreder. Kalbin vereceği fetva din âliminden gelen fetvadan daha ağır olur. Din âlimi içtihat eder, ona göre fetva verir. Ama kalp, kolay yollara sapmayı istemez, biraz ağır şart koşar. Ama bu kalp bütün hatadan beri olursa… Ki böyle bir kalp, Hak Teâlâ’nın bizzat rızasını ve muvafakatini ister. Kalbin verdiği fetvaya uymak, ilmin hikmetle karışık fetvasıdır.

Siz önce, hükümlere bağlanınız. Sonra ilme bakınız; her şeyin aslını belleyiniz. İlmin kölesi olsanız da, esas hükmü mana cihetiyle elden bırakmayınız.

Daima Hakk’a boyun eğiniz. O’nun emirleri önünde benliğinizden geçiniz. Bu zahir şekilde beyan edilen ilmi alınız ve hikmetler âleminde sohbete giriniz.

Hangi hakikat olursa olsun, İslâm dini onun gerçek oluşuna şahadet etmezse, o bir şaşkınlıktır.

Hakikat ehlinin yanına girdiğin zaman oturdukları yere oturmalısın ve yediklerini yemelisin.

Gizlide ve aşikârede Allah Teâlâ’ya şükrediniz.

Ey şu ülkenin halkı, sizin içinde bulunduğunuz hâl, benim için kötüdür, ama siz de benim hâlimi kötü bilmektesiniz. Biz, birleşmesi güç olan iki zıt gözükürüz. Aranızda, semâvât sahibinin kudret ve kuvveti ile yaşarız. Kalplerimiz için karar yok oldu, bir yerde duramaz oldu.

Gençliğin, Hâlık’ı darıltmakla geçip gitti. Hanımını, çocuğunu, komşunu ve zamanın sultanını hoş tutmayı istersin, hatta yaparsın. Ama melekleri, Aziz ve Celil olan Hakk’ı darıltırsın. Hâlbuki yolculuk O’nadır.

Ölüm emrine icabet senin için kafidir. Orada babalara analara rastlayacaksın. Eşini, dostunu ve sultan olarak yaşayanları orada bulacaksın. Onlardan tek kişi size: “Kıyamet ne zaman kopar?” diye sormaz; çünkü her ölünün kıyameti de beraber kopmuştur, Allah’ın velî kulları O’nun yakınlığında olur ve Hakk’a izafetle yaşar.

O büyük zatlar, bu âlemde birçok yönden öldüler. İlk defa haram işlere girmekle öldüler. İkinci defa da şüpheli işleri bıraktılar. Üçüncü olarak mubah olanı bıraktılar. Dördüncüde, helâl olanı attılar. Beşincide ise, Mevlâ Teâlâ’dan gayri her şeyi bir kenara atmak suretiyle benliklerinden geçip gittiler.

Bu maddî eşyayı bırakıp kaçan ölüler, onlara bir daha talip olmaz, yakın olmak bile istemezler. Sanki onlar, manen bir başka hâle geçmiş ve suretleri yok olmuştur. Sonra onları Hak diriltmiştir. Onların ruh âlemlerindeki akışı ve duruşu, Allah’ın yüce adı ile olur.

Kalpler kader denizinde yüzmeye devam ederse, durak yerleri, O’nun yakınlığına ve ilim otağına varır.

Ayıklık bir hizmettir. Uyku bir vuslat âlemidir; bir kul namaz anında uyursa, Hak Teâlâ onu meleklere överek gösterir.

Bu bünye bir kafes, ruh ise onun içinde bir kuştur.

Halkın cümlesi, bir irfan sahibi katında sinek kadar küçük, ufak bir arı kadar hafiftir. Ve ipek kurdu gibi tartısızdır. O büyük zatların ahvali kolay anlaşılır cinsten değildir. Onları anlayabilmek için çok akıllı olmanız icap eder.

Hak Teâlâ’ya kim kafa tutar? O’nu yok etmeye kim yanaşır? Böyle şeyi aklına alan akılsızdır, ahmaktır. Yahut helak olmaya mahkûmdur.

Bir kimse sana gelir: “Neyin varsa, Allah yolunda dağıt!” derse o senin dostundur.

Daimî bir fakir sayılan şu halkın malına göz atmayana yakın ol.

Çalış, ileriye geçmeye bak. İslâmiyet’in mücerret manasını taşımanla sana yeter, denmez.

Ne zaman gerçeği yapacak ve gerçek yolda çalışacaksın. Her ne zaman bende bir hareket görseniz, kalbime ateş düştüğünü anlayınız. Ve şu kudsî hadisi hatırlayınız: “Ey dünya, dostlarıma ilk anlarında acı ol; ta ki, seni sevmeyeler. Son demlerinde ise hizmetçi ol; seninle uğraşıp yorulmayalar.”

İsa Peygamber’in yanında kıyametten söz edildiğinde, yavrusunu yitiren ana gibi bağırır, ağlardı ve şöyle derdi: “Sessiz oturmak yakışmaz.”

Senin içine hiç aşk ateşi düşmedi. Aşk yoluna girmeye yanaşmadın. Sende his namına kalan hiçbir şey yok; yokluk içindesin.

Büyük zatlar, dünyada fazla kalmaktan korkar. Çünkü sonucun nereye varacağını bilmezler. Bugün iyi sayılan hâlin, yarın değişmesi ihtimali onları korkutur.

Hacetini halkla bitirme hevesine düşme hâli, Rahman olandan kapalı olmak; boş arzuların, nefsin, tabiî isteğin ve şeytanın insan benliğine galip gelmesi sonunda olur.

Her kim bu dünyanın mekrinden emin olur, ona tapılanırsa büyük bir bilgisizlik içindedir, cahildir.

* * *

Ey evlat! Hakk’a karşı ayık ol, hata edersen O’ndan kork. En çok korkulması gereken O iken, nasıl emin olunur? Böyle şey olabilir mi? Ömrüme yemin olsun ki, Hak sana yakınlık verir. Zât’ına yakın kılar. Seni tahsis eder. İlâhî lokmalar yedirir. Sırlarına ıttıla peyda ettirir. Müşahede âlemine geçirir. Rahmet kapılarını sana açar. Fazilet sofrasına oturtur, her iyiliğini önüne serpiştirir. Fakat bir şey talep eder: Kalbî hüzün. Çünkü burası hüzün diyarıdır.

Bu arada biri kalktı, bir şey soracaktı, ama sözünü işittiremedi. Sonra Geylânî Hazretleri vaazına devam etti:

Şimşek bir an çakar, peşinden yağmur gelir. İlâhî şimşek de böyledir. O çakınca ilâhî yağmur yağmaya başlar. Onlar, kulu Aziz ve Celil olan Hakk’a yaklaştırır.

İslâm dininin dış durumu onun kafesidir. Ondan kurtulabilmek için neler etmez ki? Eğer bizi serbest etselerdi, ilmin verdiği hâlin dışına çıkar ve bağırırdık. Günahları bir bir anlatır: “Ey kâfir ve ey fâsık!” derdik.

Lâkin zahir ilim ve İslâm dinindeki müsamaha yolu elimizi bağlıyor.

Verilen ilâhî hükümlere hizmetçi olunuz ve ilme çalışınız. Bu şekilde çalışacağınız bir ilim yolunda size birçok ruhî inkişaf verir.

Önce İslâm dinindeki emirleri, yasakları öğren, sonra ayrıl, başka şeyleri öğren. Eğer sen, Hakk’ın seçme kullarından isen ilâhî ilimlere vukuf peyda edersin.

Kendi benliğin seni Mevlâ’ya ilettiği zaman, O’nun kapısında durdurur. Sonra şahların geçip gittiği kapılardan birer birer geçirir. Nihayet en son kapıya gelirsin. Orayı açık bulunca dalmayı arzularsın, ama sana dur emri verilir. Çünkü üzerinde aile efradının hakkı var. O zaman şöyle hitap gelir: “Gidiniz, aile efradınızı alınız, birlikte Bana geliniz.” (Yûsuf, 12/93)

Sırrına yerinde durmak emri verilir. Kalbe sebat hâli verilir. Sonra duyguların ve cümle varlığın aynı emri alır. Hâl böyle olduktan sonra kendi başına almak, satmak, kalmak ve bir kasta mebni iş yapılmaz.

Emirler birbirini takip eder. “Ye, ey bir şey yemeyen. İç, ey bir şey içmeyen.”

Kuyuyu, kadem kadem kazmaya devam ettiğin için ondan kaynaklar fışkırdı. Orası fışkıran bir menba, akıp giden bir kaynak oldu.

Mücahedenin belasına, sıkıntısına sabır edemedikten sonra, nasıl irfan duygusunu bulabilirsin?

Ey zavallı, sabırlı ol; yakında Hakk’ın nazarı sana ulaşır. Seni yükseltir. Yücelik tacı giydirir. Azamet kisvesini giydirir. Sultanlık ve celâl libasını verir.

Allah’ım, bizi maddî işlerden uzak kıl, Sana yakın eyle. Allah’ım, maddî şeylere karşı kalbimize gına ver, onlardan talebimiz olmasın. Bütün ihtiyacımız Sana olsun.

* * *

Allah’ı tek varlık biliniz; bu bilginizi saklayınız. Başkalarından ayrılınız.

Kalp hâli, vücut karanlığına gömülüdür. Onu, Hakk’ın yakınlığı kapısına kadar vardırabilirsen bilgi şafağı çakar, kalp gözüne, ince ve derin bilgilerin sürmesi çekilir. Ve sen ona kaderin fihristini okutursun. Sonra her şeyi yanında bulursun.

Cennet âlemine geçtikten sonra yemek ve içmek için zorluk olmaz. Hak Teâlâ’nın sevip seçtiği kullar için orada yemek içmek işleri bir güçlük olmadan gelir. Bilhassa Hak Teâlâ’nın sevilmiş seçilmiş kulları için. Her şey onlara boyun eğer, iç âleminde genişlik olur. Ve dersin: “Ben, Allah’ın velî kullarındanım; O’nun tecelli yolu ile verdiği varlıkla Zât’ına çevrilen kimselerdenim.”

Bu işler: “Ah ben de onlar gibi olsaydım!” deyip boş arzu ile ele girmez. Hak Teâlâ’nın seçilmiş kulları, O’nun arzusuna bakarlar. Esefle deriz ki: “Sizin bu işlere dair hiç bilginiz yok.”

Ey oturumlara devam edenler ve ey dedikodu ehli! Siz, anlattığımdan haberdar değilsiniz.

Bundan sonra Geylânî Hazretleri, avucuna şöyle bir üfledi, etrafına döndü, her yanı süzdü ve devam etti: O ki, mal, mülk harcamadan cennet arzular, yalancıdır. O ki, fakir fukaraya karşı şefkat duygusu beslemez ve bununla beraber Peygamber’i (s.a.v) sevdiğini iddia eder, bu da yalancıdır.

Her şeyin kendine göre, bir vazifesi olur. Baş gözü ile dünya görülür. Kalp gözü ile âhirete bakılır. Sır gözü ile de Mevlâ müşahede edilir.

Halka karşı iyi edepli ol. Şöyle ki, sesin, halkın hiçbirinden daha yüksek olmasın. Edebini ve terbiyeni böylece takınabilirsin.

Yaptığın isyan hareketleri ile Hak’la çekişmektesin. Ve yaptığı işlere karşı gelmektesin. Bu, senin için ayıptır.

Dikkat et, sabahları güneş, yatakta iken üzerine doğmasın. Güneş yalnız cahil kişinin üstüne doğar. Güneş yalnız nefsine ve kötü arzusuna uyan kimsenin üzerine doğar. Erken kalk, güneşin doğmasına hazır ol. O doğduğu zaman, seni gaflet yatağında bulmasın.

Bu anlatılan şeyler biraz akılların ötesini ilgilendirir.

Zorla da olsa, bazen ruh âlemine, bazen de tabiat âlemine boyun eğmek zorundasın. Her ne hâlde olursa olsun kalbin imanla dolu olması gerek. Bilhassa tabiat bataklığına düşüldükte…

Sadık ve gerçek yolcu için kalbe her çeşit varidat gelir. Bu varidatı alan zat, yanlış yola sapmaz. Dıştan yaptığı işleri dinî hükümlere göre ayarlar, o aynada görür. İç âlemini ise ilim aynasına arzeder, kalbini ona göre işe koşar. İşleri, ilim ve hüküm aynasında gerçek yüzünü buluyorsa, kalbini Aziz ve Celil olan Melik’e arz eder. Şayet, iki aynanın biri gerçeğe uyar, öbürü uymazsa şahın katına alınmaz. Böylece kapıda bekletilir. “İşlerini tahkim et!” diye emir verilir. İşlerini dinî hükümlere uydurabilirsen çalışman yerini bulur. Her işin övülür. Aksi hâlde o şaha varman nasıl kabil olur?

Şahın kapısından, bilgi ile ve gerçek ahkâmı yerine getirmekle girilebilir.

Yaptığın her işi hesap edebilmen senin için kabil olmaz. O kapıyı açan işler öyle şeylerdir ki, iç âlemde saklıdır.

O işin hikmet yönü sonradan sana açılır, onu bir sen bilirsin, bir de Rabb’in. Bu hâle, zâtî varlığa yakın melekler de akıl erdiremez; İlâhî elçi olarak kullara gönderilen peygamberler de tam bilemez.

Büyük zatlardan, maddî işlere yarayan akıl gitmiş, akıllara akıl olan bir başka akıl verilmiştir. Ve onlardan, her şeyin aslına varmak için şart edilen yorgunluk günleri de geride kalmıştır.

Onlar, yollarından hayli aç kalmışlardı, şimdi sofra önlerine açıldı. Susuz kalmışlardı, onlara şimdi su sunuldu. Çok yoruldular, şimdi onların dinlenme demi. Hayli uykusuz kaldılar, şimdi uyku zamanı.

Bu hâlleri geçirdikten sonra o kula oyalayıcı meşgaleler verilir. Bunlar onu Hak’tan ayırmaz. Çünkü Hak onu sırlarına vâkıf kılmıştır. Her ilâhî sırra karşı o kulun sezişi vardır.

Sonra bu hâle eren bir Allah kulu, bulunduğu ülke halkının gizli işlerini de bilir, istediği beldenin ve arzu ettiği ülkenin âlemine vâkıf olur. Şayet ona birkutubluk hâli verirlerse bütün dünya ehlinin işlerini bilir. Onların rızkını da taksim eder. Kendi iradesine verilen cümle işlere karşı uyanıktır, ayıktır. İlâhî sırların gizliliklerine vâkıftır. Onun için, dünyada olup biten hayrın ve şerrin hiçbiri, gizli değildir. Onun varlığındaki kutluluk, Hak tarafından seçilmesine vesile olmuştur. O, nebilerin resullerin vekilidir. Ülkenin emini odur. O, içinde bulunduğu zamanın bütün işlerini merkez olarak idare eden bir kutubtur.

Kalp meleklerin geçit yeridir. Sır ise daima Hakk’a nazırdır.

Allah, bir kulun kendine yönelmesini dilerse, onu âdemoğullarının içinden alır, yırtıcı ve vahşi hayvanlarla ülfet ettirir. Bu vesile ile insanın vahşet duygusu yok olup gittikten sonra meleklerle ülfet duygusu hâsıl olur. Onların muhtelif şekillerini görür ve çeşitli yüzlerine bakar, sözlerini işitir. Karada, denizde ve ıssız yerlerde onlarla olmaya başlar.

Ey Hakk’a varmak isteyen işit. Ey bu yola talip olan ve Hakk’a kavuşmak için karar veren, önce söz, sonra görmek, önce konuşmak, görme işi sonra. O yüce meleklere kavuşmak için önce sözlerine alışmak lazım. Sonra yüzlerini görmeye iştiyak duymalısın. Bu iki sıfat bir zatta hâsıl olursa, meleklerle arasındaki perde kalkar.

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s