Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -10

Allah’ın yaratıkları içinde meleklerden tatlı sözlüsü yoktur. Onlar gibi güzel surette yaratılan olmamıştır. Onların sesinden daha lezzetlisi olmadı.

Hakk’a varmaya istidatlı olan kul, bir zaman o hoş meleklerle vakit geçirdikten sonra; Hak, tarafından meleklerle arasına perde gerer. Zâtı kapısına getirir, yakınlık duygusunu verir. Varlığı ile ülfet ettirir. O makamda bir zaman sükût hüküm sürer. Sonra olacak olur. O kulun kalbine Musa Nebi’nin anasına olan cinsten ilâhî tecelliler olur.

At varlığını, korkma. Ey kalp, içindeki sırrın zayi olmamasını istiyorsan denize ve ıssız yerlerdeki sulara sal. Korkma, o seni yine bulur. Onu akraba ve arkadaşlardan ayır. Yazık, bir kadın senden hayırlı! Yavrusunu denize atıyor. Sen benliğinden sıyrılıp iki adım atmaktan korkarsın. Bu senin, iman bakımından noksan oluşuna bir delil sayılır. Musa Nebi’nin anasına Hak vaat etmişti. Oğlunu yine ona döndürecekti. Senin, o ananın kalbine vurulan iman damgasına inancın yok: “Biz onun kalbine oğlunun döneceğine dair inancı yerleştirmeseydik…” kelâmına imanın yok. Varsa da çok zayıf!

Senin içinde bulunduğun kara ülkede bir muradın yerine gelmese, bir alıştığın işten olsan; onlara tekrar kavuşmak için sebepleri kovalarsın. Bu anlarda Hakk’a varmaya tam istidat sahibi isen kalbin, Yaratan’ına bağlanır, hâlinden memnun olursun. Çünkü geride bıraktığın her şeyin daha iyisini vereceğini Hak vaat etmiştir.

Ey tevhid, ilim ve takva hâlinden yaya kalanlar, siz neredesiniz, kötü hâllerden iyiye dönme arzusu nerede?

Ey kendine indî çareler arayan, dini âlet edip onunla geçim sağlamak nifak işaretidir. Çalışarak yemek, sünnettir; Peygamber’in (s.a.v) âdetidir. Çalışarak ye, Peygamber’in sünnetine sarıl. Ta imanın kemale erip her türlü sanatı kavrayıncaya, sebeplere ve halka dayanmadan geçimini sağlayacak duruma gelinceye kadar. O zaman, kalbini maddiyata kaparsın. O kez ya ayrıl git, ya da Hakk’ın ilim evinde otur, dur. Orada âmâ ol, sağır ol, maddî şeyleri duyma. Kulağını ilâhî seslere ver, gerçeğin sesini dinle. Hakk’ın fazlını gör. Daha sonra seyahate çıkarsın. Yeryüzünü sultanın verdiği nişanla gezer, dolaşırsın.

Ey avam halk, sizin hiç biriniz, eline maddî bir şey geçince gönül rızası ile bırakmak, gitmek ve kaçmak arzulamaz.

Hak’tan alman herhangi bir şeyin gerçek yönü var. Ayrıca halktan talep edilen şeyin de bir hakikati var. Ama bir kul, derecesini bulur, velayet hâli tahakkuk ederse, onun kalbine ne almak gelir, ne de vermek. Eşya kendiliğinden gelir, ama bunları kendinden geçmiş olarak karşılar. Onları almak, yemek o kula kısmettir. Kısmet olan bir şeyden kaçmak imkânsızdır.

Hak Teâlâ Musa Peygamber’in anasına şöyle buyurdu: “Ey Musa’nın anası, şayet ona bir sey geleceğinden korkuyorsan, denize bırak.” (el-Kasas, 28/7)

Sen de dinine bir zarar gelmesine ihtimal veriyorsan kalbini Allah’a bırak. Kalbini O‘na teslim et. Ehlini O’na terk et. Şöyle yalvar: “Allah’ım, bu yolculuk hâlimde sen bana sahip olabilirsin. Ve ehlimi, evladımı benim için esirge, himaye et.”

Hakk’a olan irfan duygun, belindeki kemer gibi olmalı ki, ne yana dönsen o seninledir. Ve hakikaten bir irfan duygusuna sahip olabilseydin, uyumanın kaderin hükmüne göre olduğunu bilirdin. İşitmenin yine kader icabı ve o kudret sahibinin izni ile olduğunu anlardın.

Allah’a yemin olsun, sonra yine Allah’a yemin olsun ki, Allah’ın sevgili kulları olan velîlerin ahvali peygamberlerin ahvâline benzer. Ne var ki, lakapları ayrıdır.

Yeni bir dinle gelen rasûllere ve kendinden önceki bir peygamberin yolunu takip eden nebilere ölümden sonra Münker ve Nekir gelmez. Çünkü onlar yaratılmışların şefaatçisidir. İşte onlar gibi velîler de sorgu sual görmezler; çünkü onlar da, Hak Teâlâ’nın seçme kullarıdır.

Ey boş arzulara, tabiatın karanlığına dalan ve ona tapan! Ey övülmenin, alâyişin kulu olan! Nedir bu hâlin? Üzerinde ezelin hükmü bulunan ve ezelî bilginin gerekli kıldığı nasibin muhakkak gelir. Lâkin durum bir başka hâl arz etmektedir. Acaba onların gelişi anında sen ne durumdasın? Acaba seni tevhid hâlinde bulmaları kabil olur mu? İşte bu mühim!

Kulun kalbine ilâhî sırlardan öyle bir sır konmuştur ki, ona kimsenin aklı ermez. Ona ne şeytan, ne melek, ne de başkası yakın olabilir.

Mevhum varlığını yok etmek yolu ile Hakk’ın yakınlığını ara. O’nun rızasına ermeye bak. O, senden hoşnut olursa seni sever. Sevince sırların kapısını sana açar, sohbet hâline erdirir. İlmî delillerinle birlikte onun sohbetine devam eder olursun.

Hakk’a daima ibadet eden kimse O’nunla sohbet ediyor demektir.

Bir Hak yolcusunun hâlini ancak irfan sahibi bilir. Mademki Hakk’ın yolundasın, istesen de istemesin de O’nun ilgi çekici kuvvetine kapılmış sayılırsın. O’na gönülden uyar, izini izlersen, pekâlâ. Aksi hâlde rahmet nazarı sana ulaşmaz, tard olursun.

Biz, büyük zatların peşinde yürümekteyiz. Onlara göre bir zerre hükmündeyiz. Onlardan arzumuz, şaha varmak için bir kelimeden faydalanmaktır. Hiç kimse kendi keyfine göre yol alamaz. Mutlaka bir büyük zata tâbi olması gerek. Her kim kendi görüşü ile yetinirse sapar, şaşırır.

Manevî yol işlerinde Peygamber’in vekiline uymak vardır. O herhangi bir şeyin terki için emir alır, yapar. Ona uyanlar da aynısını yaparlar. Naibi, vekili bulunduğu şahtan ne elde ederse, halka onu vermek zorundadır.

Sen ona uyarsan, sabah aydınlığı gibi her şeyi önüne serer. O kulun daima libası değişir. Bir defa bakarsın varlık almış. Sonra yokluk âlemine geçer. Bir defa da bakarsın tümden yok olup kaybolmuş. Bazen Hak ona ikbal tecellisi verir. Bazen yitirdiği varlığını iade edip zatından haberler verdirir. “Ve Rabb’im, kalbimdeki susuzluğu giderdi.” diye söyletir. Hepsi Hak Teâlâ’nın elinde değil mi? İstediğini Peygamber vekili olan o kuluna yaptırır, ettirir.

İç âlemine dalınca, özüne iki kapı aç. Onların biri Hak, öbürü de halk. Böylece hem Hakk’a olan borcunu ödersin, hem de kulların hakkını. Halka karışıp onlarla sohbet ettiğin zaman Hak için yaptığını unutma. Böylelikle, halkın şerrinden emin olursun. Ve Hak yakınlığına ait duygu kalbinde devam eder.

Halk, Hak Teâlâ’nın zatından başka olan varlıktır. Zahirî olup biraz da maddîdir. Bu halk tabiri, bütün hâllere şümullüdür.

Halk arasına karışıp onlarla sohbet etmenin buradaki manası, onlara öğüt vermek ve nasihatte bulunmaktır ki, bu vazife, Hakk’ın varlığını insan benliğinde sezince başlar. Hakk’ın varlık duygusunu kalbine yerleştirir, her an anarsan, O’nunla sohbet etmiş olursun. Bu hâli benliğine sindirdikten sonra halka karışıp onlarla yapacağın sohbet Hak için olur ve sen O’nunlasın demektir. Bu hâle göre halkın varlığı silinip gitmiş demektir.

Kullarla yapılan sohbetin gerçeğe uyması için iyiliği kötülüğü onlardan bilmemelisin. Onların hepsini Allah tarafından sana salınmış ve emrine verilmiş kimseler olarak bilmelisin.

Asıl saadet bulan kalpler öyle bir hâl aldılar ki, onlar, Hakk’ın fazilet taamını yedi. O’nun sesini işitti. Ve O’nun verdiği yakınlıkla ferah buldu. Bu kalpler büyük zatlarda bulunur.

O büyük zatlar, daima Hakk’ın hitabına mazhar olurlar. Dünyadaki o hitabı kalpleri duyar, âhirette ise karşılıklı konuşmalar olur.

Hakk’ın kelâm tecellisine mazhar olarak konuşma asıl öbür âlemde olacak. Aynı tecelliyi bu âlemde bulanlar pek azdır, tek tek sayılabilecek kadar mahdut bazı fertlerdir.

Ebü’l-Kasım Cüneyd şöyle diyor: “Ben konuşmalarıma, ebdal zümresinden en az dört büyük zâtın hazır olması ile başlarım.”

Sonra Cüneyd Hazretleri, o büyüklerin emri ile konuşmaz, o anda Peygamber’i de görmek isterdi. Hazreti Peygamber’in (s.a.v) ruhaniyeti hazır bulunur, şu emri verirdi: “Yâ Cüneyd, konuş; konuşma zamanın geldi.”

Hak Teâlâ’yı talep ediyorsan söylediğin şeyin gereğini yap, aksi hâlde felâket seni bekliyor.

Namaz kıldığın zaman kıbleye dönersin. Bela anında da kıbleye dön. Bunun kıblesi Hakk’a bağlanmaktır. Namaz anında kıbleye dönerek halkı geriye nasıl bırakıyorsan, bela anında da kalbini Hakk’a bağla, halkı unut. Başına bir felâket geldiği zaman halka dönersen imanın batıl olur. Bela anında iman sağlam olursa, o bela ezilmeye mahkûmdur. İmanlı kalbin o belayı ezebilmesi büyük bir iştir.

Avam halkın gönül kırıklığı dünya için olur. Has kullara da bu hâl, öbür âlemin zevki dolayısıyla gelir.

Havas kullardan daha ileri bir makamda olan kullarda ise, gönül kırıklığı Mevlâ’ya dair işlerden az şeyin kaybından veya verilen bir keşfin kapanmasından ileri gelebilir.

Herkesin kendine göre bir gönül kırıklığı bulunur. Ama bazı seçilmiş ve ayırt edilmiş kullar var ki, onlar için gönül kırıklığı, bir hususiyet arzeder. Onlar, yalnız Hak için mahzun olurlar.

* * *

Geylânî Hazretleri’ne, Peygamberimiz’in (s.a.v) yasak ettiği vezinli, kafiyeli duadan sordular. Cevap verdi: Allah yapmacık, düzenli, kalıplı bir sürü tekerlemeden ibaret duayı kabul etmez. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurdu: “Ben ve ümmetimin müttakî sınıfı tekellüften, yani zoraki, yapmacık işlerden beridir.”

İman sahibinin kalbinde en çok ümit yaşar. Çünkü o, defterine baktığı zaman hatasını bulamaz. Çünkü o, daima iyi yola gitmiştir. Gerek kitaptan, gerekse kitabı okuyandan dinlediği budur. O daima iman mihrabından iyi şeyler dinlemiştir. İman sahibinin bu hâli, bir ateştir; onda hata bırakmaz, yakar ve yok eder.

O iman sahibinin emirler kütüğünde tutulan siciline bakılınca, yapılmadık emir göze çarpmaz, Ama o iman sahibi tam kemal hâlinde değilse bu durum pekiyi olmaz. Bir gurura kapılması ihtimali belirir. Sonra o gurur yüzünden helak olabilir. İman sahibinden bazı hatalar zuhur edebilir. Vakit geçmeden hatasını anlar, tevbe ederse kurtulur. O ufak hata onun ezelî kısmetinde yazılmıştı. İmanı dolayısıyla hiçbir zarar görmez; çünkü ona göre o hata, başına konan bir toz kadar küçüktür. Hak Teâlâ ona tevbeyi nasip eder ve kurtarır.

Hatanın bu şekle bürünmesi tam manası ile doğru bir iman sahibi için olur. Meselâ Âdem’in (a.s) hatası gibi. Bu hâl, kaide dışıdır. Herkeste olmasına imkân yok. Dolayısıyla onun gibi olmaya çalışanların işine önem verilmez.

İnsanın benliğinde iki istek yaşar, ikisi de birbirine zıttır. Biri ilâhî olan zatî irade, öbürü de bunun dışında kalan, Hak Teâlâ’nın zatı dışında olanlara ait irade. Burada iradenin manası, bahsi geçen varlıkların kendi istidatlarına göre olan arzulardır.

Her iki irade (istek) gerçek yöne sürülebilir ve ıslahı mümkün olur. İnsan, dilerse bunu kırk yaşına kadar yapabilir. Ondan sonra biraz zor olur. Bu hâli hoş anlatan Peygamber (s.a.v) Efendimizin şu hadîs-i şerifi vardır: “Bir kimsenin yaşı kırkı bulduğunda hayrı şerrinden artık olmazsa cehenneme hazırlansın.”

Bu hadîs-i şerif köktür. Manası hayat gerçeklerine uyar.

Ey zahirdeki açık beyanı dinlemekten kaçan; iç âlemi görmek, çoktan uçup gitti. Artık sütten kesilmen lâzım, yavru değilsin.

Mademki Hakk’ın zatından gayri şeylere karşı irfan duygusu beslersin ve onların peşinde gidersin, gerçek işler için yalnız bir hevesin var. O da boşa.

Nedir bu hâlin? Hep maddî işler peşindesin. Bazen hakikaten madde peşine düşersin, bazen de onlara kapılır, zelil ve hakir düşersin. Ama sen, bu hâlin belki de farkında değilsin. Uyan.

Velî kulun baş işareti, kendini Allah’ın varlığı ile zengin bulmak. Sonra Allah’ın zatiyle yetinip her şeyi bir yana atmak. Ve her nerede olsa Hakk’a dönmek. Bir gün olur da nefsin kendine göre bir velayet iddiasına kapılırsa, ona bu huyları say ve haddini bildir. Çünkü o bir velî değil, yalancıdır.

Bir ilim sahibine, sultanların kapısında dolaşmak yaraşmaz. Ancak kuvvetli imana ve ittikâya sahip olurlarsa o zaman zararı olmaz. Sonra Hakk’a dair olan bilgisi kuvvetli, zühdü iyi, içi marifet hâli ile tam, Hak’la ünsiyet etmiş olmalı. Böyle olursa, padişahların yanına güçlü girer ve sarsılmadan çıkar.

Bazı zatlarla sohbet ederdim. Bana, olan ve olacak işlerden anlatırdı. O bir çocukla gezerdi ve onunla devrin saltanat sahiplerine giderdi. Onun bu hâlinden hoşlanmadım. Hem o çocukla gezmesini sevmedim, hem de saltanat sahipleri yanına girip çıkması beni tutmadı. Kalbime gelen bu hâli anladı. Durumu şöyle izah etti: “Bu çocuk kimsesizdir. Yolcu konağında yatar, kalkar. Onu orada yalnız bırakmak istemem; başına bir kötülük gelebilir. O saltanat sahiplerinin yanına gidişim ise, başka bir durum arz eder. Benim onlardan bir talebim yoktur. Onlara giderim; nasihat eder ve adalet yolunu gösteririm.”

* * *

Sizin Hak’la olan sohbetiniz karışık, çünkü edepten mahrumsunuz, ama biz, değiliz; edebimizi bozmayız. Aradan biri kalktı ve sordu: “Yediğimiz karışık olunca, namazımızı ve orucumuzu nasıl sıhhatli kılabiliriz?”

Bunun üzerine Geylânî Hazretleri şöyle devam etti:

Haram meydanda. Helâl da açıklanmış. Ve işte, İslâm dininin kurduğu esas. Sonra durulması ve üzerinde düşünülmesi gereken işler de meydanda. Kalbini temizle ve ondan gelen sese kulak ver. Sana bir şeyin olmayacağını anlatıyorsa bil ki, o şey haramdır. Kabul ettiği şey ise, helâldir. Serbest bıraktığı şey de şüphelidir.

O zatı böylece cevaplandırdıktan sonra devam etti:

Ülfet ettiğin ve alıştığın şeyleri bir yana atar, nefsini sabra alıştırırsan bunun adı kanaat olur.

Düşünürsen, anlarsın. Hakk’ın katında nice namaz ve nice oruç var. Fakat O, bunların hiçbirine bakmaz. O’nun arzusu, her türlü kötülükten ve Zât’ından gayri işlerden temiz olan bir kalptir.

Dışını gani gönüllü gösterip kendini zâhidlerden sayan, içi bozuk olan kederle doludur. O kendisinin Hakk’a karşı zelil durumunu, iki yanağına akan damlacıkla gösterir. Omuzlarını bükmekle işin biteceğini sanır. Üzerine giydiği cübbeyi yeter bilir. Zühdü yalnız avucundadır. Ama cebine koydurur. Hâlbuki içi halktan bir şey koparmak için sızlanır. Nefsi, “övülsem, medhedilsem” diye, debelenir. Gözü halkın elindekine dikilir.

Ama irfan sahibi böyle değildir. Onun dışı kerametlere bağlıdır. Nefsinin kısmetini de kendine göre verir.

Hakk’ın bölmüş olduğu öyle kısmetler vardır ki, ona yalnız şahın irfan sahibi kulları sarılır. Bizim anlatmak istediğimiz de öyle bir irfan sahibidir. Sanki o, evinin ustası ve askerinin önderidir. Ama onu, ne aile reisliği yolundan alabilir, ne de askerlerine ettiği önderlik. Onun selâmeti içindedir. Kalbi saftır. Daima hazretini görür. İlim dalgaları onu altüst eder. Dünya denizi, hiçbir an kalbine girmez. Yerde, gökte olanların cümlesi dışında kalan her ne varsa hepsi onun engin kalbine göre hiçtir.

Bu anlatılan, bir irfan sahibini tariftir. Tam zâhidleri daha önce anlattık. Bu vasıflar zâhid için de olabilir. Sende bu hâllerden hangisi var?

O hâlde kötü düşünce ile halka neden bir garip zan beslersin? Onlar için beslediğin zannı neden diline alırsın? Dilini öyle şeylerden neden kesmezsin?

Ey dünya sahiplerinden dünyalık kapmaya gayret edenler, bu arada âlet olarak da âhirete dair işleri kullananlar, siz avam halktan daha çok tevbe etmeye çalışmalısınız. Siz bir şeye karışmayan zavallı insanlardan önce tevbe yoluna koyulmalısınız. Ve derhal hatalarınızı itiraf etmelisiniz.

Sizde hayır kalmadı. Ne kazancınız, ne rahatınız, ne de bir necat yolunuz var. Huzurunuz da, hata yüzünden söndü. Dininiz de kalmadı. Dünyaya bağlandınız, ama o da kalmayacak.

Dünyadan bir şey alırken, iyi duygu beslemezsiniz. Tabiî arzularınızı ve hevâî isteklerinizi kullanmaktasınız. Dünyadan bir şey alırken dünyayı kazanmak için alırsınız, âhiret için değil.

Uğraşmam ve sözlerim sizin için; dinleyiniz. Sesinizi kesiniz, bir şeyler öğrenmeye bakınız. Sizden başkası konuşsun. (Bu sözleri Bağdat’da bulunan zahir âlimleri ve vaizleri işaret ederek söylüyordu.) Bu dilim bende emanettir, kalıbım emanettir. Gurbette olmak, iç âleme dalabilmek, Hak yakınlığı için anahtardır.

En olgun hâlini bulduktan sonra, bir köşeye çekilip oturan, oradan artık çık, iyilik senin meydana atılmandır.

Yavrucuğum, ilk zamanda iç âleme dönmek, sonra dış âleme geçmek gerekir. İlk devrede, her şeyi anlayıncaya kadar susmak, sonra konuşmak. İlk zamanda şaha dönüş, sonra onun bendelerine.

Tam helâl, ruhanîler arasındadır. Sen o ruhanî zümresinden olmak dilersen, iyiyi, kötüyü ayırt et, onlara benzemek böyle olur.

İç âleminde yanan lamba, irfan duygusundan doğan güneş, Hak yakınlığını bulduğun için benliğinde beliren kamer, seni her tecellisi ile besleyen ve büyüten Rabb’inden gelir.

Haram işlerin doğuşu, nefsanî duygunun varlığından hâsıl olur. Şüpheli işler, zatî varlığı unutup bir nevi kalbine göre iş tutarsan olur. Tam helâlin hâsıl olması için iç âlemin temiz olması gerekir.

Bu hâller biraz akılların ötesine gitmekle anlaşılır. Çünkü yerleri oradadır. Nefsin elinden tutup bir demet yeşilliğe dalaştıkça, haram yemek zorundasın. Kalbin etrafında dolaşıp sahibini unutarak onun verdiğine dalarsan, şüpheli işlere girmen mümkün görülür. İç âlemine girer, orada olup biten ilâhî tecellileri sezersen tam helâl yolunu bulman kabil olur.

Nefsin için emreden niçin, “Daima kötülüğe sevk eder.” demiştir bilir misin?

Hikmeti şu: O nereden gelirse gelsin, aldırmadan alır, yer de ondan. O tıpkı bir kötü kadına benzer. Kocasına: “Çal ve beni doyur” der. O helâl ile haramı ayırmaz. Helâli, haramı ayırt etmek için işin aslına akıl erdirmek gerek. Buna işareten Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Sana dinin esası gerek.”

Ellerin o yolda iyi yetişir, dinin esasına yapışırsan, her şeyi daha iyi anlarsın ve bu anlayış, âhiret işlerinde sana yardımcı olur. Bu da öyle bir anlayıştır ki, helâli, haramı ayırt eden kadına benzer.

Tam helâl olan bir şey önünde hazır olursa -isterse kazancın olsun- dur ve hesap et. Araştır ve kendi kendine sor: “Bu ekmek nereden geldi ve nasıl pişti?”

Sağlam duyguya sahip ol, kalbine dön. Oradan sırrına geç. Ve onların yolu ile Rabb’ine dön. O, sana işlerin düzeni için bir melek gönderir. Şayet helâl ise, şu âyet-i kerime’nin tecellisi seni sarar: “Size nasip ettiğimiz temiz şeylerden yiyiniz.” (Tâhâ, 20/81)

Şayet şüpheli veya haram ise, şu âyet-i kerime’nin manası tecelli eder: “Üzerinde, Allah’ın adı anılmayan şeylerden yemeyiniz.” (el-Enâm, 6/121)

İşte haram budur; ona yanaşma. O haram şeyden kaçınırsan yerine Hak Teâlâ daha iyisini verir.

Hak Teâlâ’nın kaza ve kaderi önünde dize gel ve teslim ol. Ta O’nun fazlı yetişip hazzını, kısmetini bol bol verinceye kadar!

Zâhidlik bir anın işi, şüphelilerden çekinme hâli olan verâ ise iki anda biter. Ama marifet âlemi, ebediyetlerin harcanması ile elde edilir. Marifete çalış, ebedî hayatı kazan.

Durumun geçmişteki büyük zatlarla kıyas edilince sende, onlarda bulunan ahvalden zerre bile bulamayız.

Nefsini yedirip, dirilttin, seninle münazaaya tutulmaya koyuldu. Onun bütün kirli emellerini yerine getirdin, üstüne abandı. Onun kötülük kaynağını kesseydin, kötü âletlerini kırsaydın olmaz mıydı? Sen böyle etmedin. Onun bütün temennisini yerine getirdin. Ve o şeytanına kapı açtı. Şeytan, nefse daima kötü temennileri telkin eder. Nefsin kendine has bir şey talep edecek dili yoktur. Onu, cinler dile getirir. Sonra seni yıkmaya onların da gücü yetmez, insan şeytanlarından faydalanırlar. Hepten birleşip seni yıkarlar. Bir de haddinden fazla şehevî arzulara bağlanırsan.

Nefse, maddî ağır yükler vur. Haram, şüpheli ve işini bozan şeylerden kes. Bunu yaparsan onun kötü ateşi söner. Eğer bazı mubah olan şeyleri de az miktarda verirsen boş yere âdet edindiğin şeylerin birçoğu erir ve ölür. Kötü şehvet onun varlığından sökülür. Bunun neticesi, korku ve umut ağaçları onun içinde yeşermeye başlar, içindeki karanlık aydınlanmaya başlar. Kalbe bağlanır, olgun bir hâl alır ve ona nida gelir: “Ey mutmainne nefis, Rabb’ine dön, O, senden hoşnut, sen de O’ndan hoşnut.” (el-Fecr, 89/27-28)

Kalp gözünü açamadan ölüme giden kimseye, son nefesinde şu hitap gelir: “Sen neredesin, Hak yakınlığı nerede? Hani Hakk’ın yakınlık sofrasından nasibin? Ve ‘Onlar katımızda seçilmiş ve önlenmişlerdir’ (Sâd, 38/47) âyetinde zikredilen zatlara yakınlığın hani? Neden onların aldığı şeylerden sende bir şey yok.”

Nefsini yola getirmedikten sonra kalbine rahat yoktur. Nefsi Ashâb-ı Kehf’in Kıtmir’i gibi Hakk’ın yakınlık duygusu eşiğinde bekletmen gerek. Onu bu hâle getirmeyince kalbini selâmete erdirmeyi umma.

Kalp, daima ilâhî yolculuğa hazırdır. Onun yolculuğa dair işlerini bitir ve yola çıkar, çünkü kalp daima Hak yola çıkma anını bekler.

İman bakımından zayıf olduğun devrelerde, İslâm dininin çizdiği zahirî yolu takip et. Pek güç işlere girmeden devam et. İman bakımından kuvvet bulduğun zaman kolay işleri bırak, biraz ağır ibadetleri yapmaya bak. En büyük iş, nefsi alt edebilmektedir. Onu alt eder üste çıkarsan, kadere ve uyarlık hâline erersin.

Hallâc için şöyle bir hikâye anlatırlar: Asılacağı zaman yanına biri yaklaştı ve nasihat istedi. Ona şu nasihati etti: “En önemli iş nefsin olmalı. Onu bir işe salıp uğraştırmazsan; seni meşgul eder. Benim ilk devremde, bir elbisem vardı, yeni idi. Birkaç defa pazara satış için çıkardım, müşteri çıkmadı. Bir insana gittim; birkaç kuruş aldım; elbisemi rehin bıraktım. Bayram geldi. O zat da elbisemi getirdi: ‘Bunu al ve giy, aldığın paralar da sana helâl olsun!’ dedi. Almak istemedim. ‘Almayacak olursan yakarım!’ dedi ve beni alıp giymeye mecbur etti. Aldım, giydim. Anladım ki, o, benim bir kısmetimdir; kimseye gitmesine imkân yok. Onu almaktan çekinip zâhidlik taslamam da lüzumsuz.”

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s