Abdulkadir Geylani Hz. İlahi Armağan Kitabından 62. Meclis -11

Bazı büyüklerin: “Biz ilmi Allah’ın gayri için öğrendik!” sözündeki mana soruldu. Geylânî Hazretleri, bunun bu şekilde anlaşılmamasını isteyerek:

“İlim, ancak Allah için olur.” dedi ve devam etti:

Bu kelâm dış manası ile ele alınacak olursa tehlikelidir. İsterse bir velînin ağzından çıksın. Çünkü: “Allah Teâlâ’nın gayrı için ilim öğrendik” sözü bir şirktir. Ama biz bunu başka şekle hamlediyoruz. Şayet bununla, âhiret âlemine dair bir şey murad ediliyorsa, o da noksanlık sayılır, fakat bir parça kurtarır. Onlar âhiret işlerine dair işleri öğrenir, ona göre çalışırlar, Hak Teâlâ da onların bu çalışmasını boşa çıkarmaz, yakınlığını verir ve zatına ulaştırır. Onlar, bu hâlleri ile zahiri aldılar, sonra iç âleme geçtiler. Dala yapıştılar, kökü buldular. Önce avam sofrasına oturdular, sonra fazilet sofrasına yerleştiler. Onlar bir hâlde iki çeşit taam aldılar. Kendilerine verilen nimet işinde avam halkla ortak oldular.

Çalış, ötesini düşünme. O, senin için bir işi dilerse, sebeplerini hazırlar. Her kim işimin aslını anlar, bununla beraber huzurumdan ayrılır, bir köşeye çekilip oturursa, o hakikate karşı hatalıdır.

Evvel zamanda öyle büyük zatlar yetişti ki, onların elinden biri keramet görse ve “Elini ver; onda Hakk’ın şahidi var!” deseydi ölünceye kadar onunla konuşmazdı. Onlar kerametlerini gizli tutardı. Ne görülmesini severdi, ne de göreni isterdi.

Bir kimse düşünün, günlerce ibadet eder. Bundan maksadı bir keramet görmektir. Netice, bir gece görür, gündüz çıkar halka anlatırsa, Allah onu elinden alır.

Allah’a yemin olsun ki, insan yaratılışı itibariyle tek basmadır. Aynı zamanda, ilim ve keramet denen nesneler de tek mana taşır. Bunlara sahip olan herkes, saklamak zorundadır. Şayet ilâhî bir hüküm gelirse kader icabı elde olmadan zuhur eder. O zaman da kalbin, her türlü meyilden esirgenmesi, Hak Teâlâ ile olan iç münasebetini devam ettirmesi gerekir.

Keramet sahibi olabilirsin. Bununla maddî bazı şeyler elde etmen kabil olacağı gibi dünyalık şeyler de kazanman kabil olur. Kalbine böyle maddî şeyler gelirse hemen oradan kaç.

Bu arada bir sual vaki oldu. Nefsi arzusundan kesmenin zor olduğu anlatılmak istendi.

Geylânî Hazretleri bunu şöyle cevaplandırdı:

Sus, öyle deme; hâline sahip ol. Sütten kesilmek, ancak annesinden başkasını bilmeyen yavru için zordur. O yavru yalnız annesini bilir ve onunla yetinir. Ama aklı başına gelip yemeyi, içmeyi bilen için o sütün ne önemi olur? Oradan çıkan iğne ucu kadar bir şeydir.

Allah’a koş. O’nu ara. O’nun kapısını arzulayarak yola revan ol. Belki, bir velî, temiz, saf kullardan olursun. O saf ve temiz kullardan olduğun zaman nefsin şerrini senden alır ve bir yana atar, bununla kalbini temizler. Onun varlığını aklına bile getirmez. Ve sen, ona hasret çekmeyi kaybettiğin için yerine şahın sevgisini yerleştir.

Bu durum öyle bir şekil alır ki, kalp varlığın O’nun sevgisi ile dolar. Ünsiyetin O’nunla olur. Âletlerin hükmü kesilir. Ve nefis sana hizmetçi olarak gelir. O, sana geldiği zaman zırhlı olursun. Aslında o da zehirden beri edilmiştir. Ayrıca sen bu hâllerde muhafızlarla çevrili olursun.

Bundan sonra nefis oldukça ıslah olur, sevimli bir lisanla sana hitap eder. Çünkü ıslah olmuştur. Kısmetin nerede ise yerini tarif eder. Senin kısmetin falan adamdadır ve o da falan yerdedir. Ve falanın kızıdır. O, her an sana hizmetini arttırır. İç âlemin böylece dolar, zengin olur.

* * *

Ey Irak halkı, ey dünya halkı, dünyanın şahları, süsleri, idarecileri! Yanımda çeşitli libaslar var. Onlar evde asılı durur, istediğimi giyerim. Benim sizden talebim yok. Bu bakımdan selâmette olunuz. Aksi hâlde size öyle bir ordu ile gelirim ki, ondan kaçmanız kabil olmaz. Sözlerimi iyi dinleyin, ayık olun vesselam.

Bir şeyi ilk yolculuk anında bırakmak zâhidlik, son durumda almak ise marifet hâlidir.

Geçmişteki büyüklerin sözlerini bırak, kendine bak. Onların her biri zamanı için büyüktü.

Zâhidler, irfan sahiplerinin çocuklarıdır. Bir tutam otla yetinebilme hâline sahip olabilmek, dünya ve âhirete bedeldir. Bu hâli bulan tam anlayış sahibidir.Âhiret, tabiî arzunun bir bakiyesidir. Onun da gönülden silinmesi gerek. Onu da bir yana atıp terk edebiliyor musun?

Zâhid, kalbi ile irtibat kurar; alacağını onunla almaya başlarsa, kalp ve kendi bir başka olur. Sonra kalp artık anılmaz olur. Bir başka hâle geçilir ve zühdnihayet bulur. Yerine marifet hâli gelir. Safa gelir, keder gider; yakınlık gelir, Hak gelir. Sebeplerin sahibi gelir, sebepler kesilir. Bu kez o zata sebat hâli verilir. Hakk’ın kapısında oturur. O kapıda oturunca şahın emirlerini tebliğ eder. Halka iyiliği söyler, yasakları yaptırmaz.

Hataların, peşine takılmış geliyor. Düşmanlar izinde. Onları alt etmek, muratlarını gözlerinde koymak dilersen, hemen hatalarından dön, âhiretinle ol. Allah senin her hâline şahittir. Ne yana dönersen O’nun tecellileri seni sarar.

İbn-i Ata, şöyle dua ederdi: “Allah’ım, dünyadaki garipliğime acı.”

Ölüm iki çeşittir. Biri, umuma şamil ölümdür, malûm. İkincisine gelince, o da büyük insanlara, Allah’ın seçkin olarak yarattığı kullara hastır.

O seçme kulların ölümü, boş arzulardan, nefisten, tabiî isteklerden, bayağı âdetlerden bir yana çıkıp onlara karşı kendini ölmüş bilmektir. Bu olunca kalbe ilâhî bir dirilik gelir. Kalp dirilince ilâhî yakınlık duygusu hâsıl olur, bu da olursa sonsuz hayat başlar. İrfan sahibi bu hâli bulunca, malûm ölümle arasında önemli bir şey kalmaz. Zahirdeki malûm ölümü anmaz bile. İç âleminde kendi hoş duyguları vardır. Dıştan halka bakar, onların zahirdeki malûm ölümden bahsettiklerini görür, onlara uyar, ölümü anlatır. O maddî işlere karşı duyguları zaten ölmüştür. Maddî ölümle sadece âlem değiştirir.

Dışınıza baktığım zaman Hakk’ın birliğine inandığınızı görüyorum, ama içiniz tam bunun aksine. Yüzünüzü kıbleye çevrili görüyorum, kalbiniz ise altına, gümüşe dönük.

Korkusu olan uyanık durur, ama hani o korku. Nerede Allah korkusu?

Allah’ım, kurtuluş yolunu göster. Şeytan kalbe gelmekte!

* * *

Yeri, Allah’ın mülkü bilen ve eline alıp Hakk’a duada bulunan azdır; belki de tektir, yalnızdır.

Hakk’ı andığın müddet sevdiğin anlaşılır. O’nun methettiği kullar arasında kendini bulursan sevilmiş olursun. Hakk’ı dilden zikredersen tevbekâr kul sayılırsın. Kalbinle O’nu andığın müddet, irfan duygusuna sahipsin demektir.

Senin için ölçülü bir hüküm var, o da şu: Kötü huylarını temize çıkarmadıktan sonra sâlih kullarla sohbet etmen kabil olmaz. Lokman ve hırkan aslî hâlini bulmayınca, o büyüklere yanaşma. Bu hâlinle onlarla olan sohbetin, iyilikten ziyade kötülük getirir.

Bu tembellikleri bir yana at. Hakk’ın gayri sana dost olmasın. O’nun Zât’ından başkasına saf tutma.

Ey kötülerden kötü, ahmak, bütün kirli işler sende. Nedir bu hâl? Sana göre bir Yahudi, bir Nasranî olan gayr-i müslim benden daha sevgili. Horasan’dan bir deccâl gelse, dışı süslü olup dilinde iyilik görsen, hemen ona tâbi olursun ve benden daha çok seversin.

Ey Allah’ın kulları, daimî sürecek bir hayata geliniz. Yorulmayacak yardımcıya koşunuz. Kapanması mümkün olmayan kapıya yöneliniz. Ebedî geçmesi kabil olmayan gölgeye geliniz. Meyvesi eksik olmayan ağaca koşunuz. Bu hâllerin tevilini, tefsirini yalnız Allah bilir.

Ey geçici şehvetin ve lezzetin büyüteni, bunları nasıl yaparsın? Hayır, yaptığın bu işlerde değil, çok ötelerdedir. Onu geride bıraktın. Doğru irademizin ateşi yan. Bunu yaparsan kapılar açılır, perdeler aralanır. Seninle aramızda hicap kalmaz. Bizi gördüğün gibi Hakk’ı görmeye başlarsın. O zaman sana, kısmetlere bürünüp kalmak düşer.

Ey velayet iddiasında olan, iddiayı bırak, onun alâmeti vardır, alnında parlar. Ve başucunda biri, sana şöyle der: “Velayet hâli işlerde kendini gösterir, sözlerde değil.”

O bir sır binasıdır, süsleri de kalbin Zât-ı İlâhî ile birleşmesidir. Anahtarları imandır. Onun hakikatine gelince bir şey demeyeceğiz, çünkü bu işlerden haberin yok.

Tek olarak tanınan bazı zatlar var, onların peşine takıl. Tam itminan hâlini bulan zatların varlığını bul ve yapış. Onlardan lokma talebinde bulunma. Ta ki, giydikleri kisveyi sana da giydireler, ellerinde bulunan varlıktan fayda alasın. Hâllerine vukufun ola. İşaret ettiğimiz zatı bulur, sohbetine devam edersen Hakk’a yakınlık bulursun. Ve onların sözlerinden aldığın ilhamla bir başka şekle bürünürsün.

O zatla konuştuğun zaman kalbine bazı varidat gelirse onu sakın kimseye ifşa etme. Gözlerini yum, hâlini O’ndan gayrine anlatma.

İlâhî varidat o zatlara çeşitli yönlerden gelir. Onların hâl ve makamlarına göre İlâhî tecelliler hâsıl olur. İç âlemlerinde hâsıl olan değişik hâl yüzünden dışlarında bazı zuhurat olur. Onların hâlini, anlayışı olan kimseye gerektir ki, o anda işitmez ola, duymaz ola, sağır ola ve sarhoş ola. Büyük zatın yanında bulunan, sır saklama işindeki maharetini ve gerçek değerini gösterirse, ona varlığında mevcut ilâhî kisvelerden giydirir.

Büyük zatlar, dış hâlleri ile Hakk’a dua ederler. Ama iç âlemleri, Musa Peygamber’le Yuşa b. Nûn (a.s) gibi olur.

* * *

Ey evlat! Senin elinde bir şey olmadığına göre o, ülken dışında sayılır. Ve o dışarıda olan şey, ya senindir ya başkasının. Yani, ya senin kısmetindir ya da başkasının. Şayet senin kısmetin ise, uykuda dahi olsan gelir, seni bulur. O hâlde ne bu çaba? Nedir bu boşa yorulmak? Bu hâlin, din bağlarını zayıflatır. Şayet ilim meclisinde oturup din, marifet ehli, izan ve fikir sahibi kimselerle sohbet etseydin, senin için dahi iyi olurdu. O gelecek daha kolay gelir ve sebeplere dayanmayı, maddî güç, kuvvetlere güvenmeyi daha er bırakırdın.

İhlâsın ne demek olduğunu anladıktan sonra hangi sebeple olursa olsun bir işi halk için terk etmek riyadır, gösteriştir. Ama ihlâs yolunda zafer kazanmak için bir işi halkın görüşünden saklamak iyidir; kurtuluşu ümit edilir.

Mademki Hak yolculuğuna devam etmektesin, zahirde mevcut hükümlere uymalısın. Ve bunlara göre yapacağın işler, seni tam bilgiye ulaştırır. Daha sonra duyguların, kalbin ve iç âlemin, Hak yolunda çalışmaya başlar. İlim, sana hem emir verir, hem de yasaklardan korunmana yardım eder.

Allah’ım, bizden Zât’ını arzulayan çok, hemen her birimiz. Ancak çeşitli engeller, bize mâni olmakta. Önümüzü afetler tıkamakta. Al onları!

* * *

İlâhî emirleri yerine getirmek borçtur. Güçlü olduğun hâlde onları bir yana atarsan zalim olursun. Kasten terk ettiğin takdirde küfre gidersin.

Dünyalığa ne kadar ihtiyacın varsa o kadar al. Oyun etmek ve yığmak için dünyalık toplama.

Bu yolda tam teslim olarak İslâmiyet’i kabul edersen, nefsini O’nun kudret eline ve kaderine terk etmiş olursun.

İslâmiyet’e girdikten sonra, dışın bir kisve giymiş olur. Ondan hâsıl olacak neticeye göre de için. Ve o hâlde bugün ölürsün, ölümün de şöyle şöyle olur, sonra dirilirsin. Sonsuz hayata geçersin. Sonra birçok şeyler olur. İçinden bütün kötülükler gider. Bütün iç hastalıklarından beri olursun.

Bu hâli bulan insan, her ne zaman halka karışsa, kendini ölü bilir; Hak Teâlâ’nın tecellisine dalınca da dirilir. O zat, halkı gördüğü zaman onları çaresiz, zelil, fakir bilir. Kötü hâlleri bırakması ile hâsıl olan iyi âdetleri, onu halka karşı öldürür. Bu hâl sonunda ilâhî tecelliyi bulursa onunla hayata kavuşur, canlanır, yükselir, halktan tamamen ayrılır. Yani o kimse, daima Hakk’ın zatı ile yaşar. Halk arasında kendisini ölü bilir.

Hak yolcularının kendilerine göre kitapları var. Ona, daima müracaat ederler. O kervana her ne zaman yeni bir yolcu katılmak isterse, ona önce mahviyet emrini verirler. O da bu emir gereğince, halkı ve nefsi bırakır, dünyadan, âhiretten geçer. Bu hâlde kemâle erince Hak Teâlâ’nın çevirici kuvveti, onu hâlden hâle istediği yöne geçirir.

Bu makama kadar terakki eder, yükselirsen şüpheli ve haram işlerden korunman gerek. Şüphelilere yanaşma. Bu makamı da aştıktan sonra helâlliği ile haramlığı belli olmayan şüphelileri de bırakırsın. Bu hâlleri kazandıktan sonra mutlak olan helâle sarılmalısın. Mutlak helâl; gerek hükmün icmâ ile ve gerekse ilmin -ki zahirî ve bâtınî delillerin birleşmesidir- helâl dediği şeylerdir. Bunlar da kimsenin mülkiyetinde olmayan, meselâ sahralarda, sahillerde, dağlarda olan şeylerdir ki, sen o kısmetin gelişini beklemezsin. Uykuda dahi olsan, o, seni gelip bulur.

Kalp gözünü açtığın zaman etrafını meleklerle çevrili bulursun. Nebilerin ruhlarını yer yanını sarmış görürsün. Onlar sana yedirir. Gerçek ilim, o verilen şeylerin yenmesi için fetva verir. Selâmete ermene delil olur. Bu selâmet gerçekten Hak yakınlığıdır.

Halkı gönlünden at ve ayağa kalk. Onların övmesini, kötülemesini görme. Her şeyi bir yana devret, kendi hâline bak. Yanlışın varsa düzelt. Halkın sureti senin için bir mana taşımasın, iç âlemlerini de karıştırma. Böyle yaparsan Hak tarafından iyilik gelir ve seni manen diriltir. Sonra O’nun yakınlığını bulursun, O’nun varlığı ile zengin olursun. Ve Hak’la sohbetin devam eder. Halkın varlığını uzak bilirsen kendi mevhum varlığını bir yana atar, O’nunlaolursun.

Hakk’ın varlığına kavuştuktan sonra mahva varmayı talep ediniz. O varlığı bulunca ondan yok olmayı isteyiniz. Halkın, yakınlığını bir yana attıktan sonra Hak yakınlığını bulmaya gayret ediniz. Bir sürü kederden kurtulma hâlini bulduktan sonra kendinize safa âlemini açmaya bakınız. Maddî olan her şeyden kesilince vuslatı bekleyiniz. Hayli ayrı kaldıktan sonra sizi birden saracak yakınlığı bekleyiniz.

Kalbin sıhhati, Hakk’a uzanacak dilin bulunmaması ile olur. İç âlemin sağlığı, değişme ihtimali olmamasıdır. Ve iç âlemin sağlığı kendine varlık izafesinde bulunmamasındandır. “Orada bütün saltanat Allah Teâlâ’nındır!” (el-Kehf, 18/44) fermanı açıktır.

Böyle olunca Hak dilerse, onu irşad için yine halk arasına salar. Kullarını onun vasıtasıyla ıslah eder ve Zât’ına yaklaştırır.

Ey batıl adam, ey heveslerle beslenen, sebepleri gönlünden sil. Putları kır. Bunları yap, hemen vâsıl olursun. Terk edip gittiklerin orada seni karşılar. Kaybın olmaz, korkma. Orada arzu ettiğin taamlar tabak içinde önüne gelir. Gönlün yaralı ise, sevgiliye koş, tabip orada. O’nun yakınlık evinde.

Bir şahıs kalktı, bir şey soracaktı. Geylânî Hazretleri cevap vermek istemedi, yerine oturttu ve sözlerine devam etti:

Bana soracağın sual, nefsinden ve tabiî arzularından ileri geliyor. Böyle tehlikeli oyunu benimle oynamaya kalkma. Ben öldürücü bir kılıcım, Allah sizi zatı ile uğraşmaktan alıkoymak ister.

Sana gelince ey cahil, azaba uğramaktan Allah koruyor.

Ey has kul, sen de, Hakk’ın Zât’ı için dikkatli ol. Bu dikkat emri, O’nundur.

Ey hasın hası, sen de hâlinin değişmesinden emin olma.

Ey cahil, senin için tehlikeli bir iş var. Dikkatli ol, o hâl başına gelmesin. Hak Teâlâ, yanlış yol tuttuğun için elinden malını, mülkünü, gözünü, kulağını, gücünü, kuvvetini, ehlini, ayalini alır; bir kütük olarak öbür âleme gönderir. Burada bir şeyi olmadığı gibi öbür âlemde dahi olmaz. Sonra nimetleri yerinde kullanmadığın için, sorguya arz edilirsin. Hak Teâlâ, bu hâle düşmemen için şirk ehli kimselerden çekinmeni ister.

Ey hasın hası olan kul, sen de dikkat et, O’nun zatından çekin. Dikkat ayağını kullan. Hatta ve hatta bir an dahi gaflete dalma; çünkü Hakk’ın tecellisi daima iç âleminde. Dikkat hâline devam et. Ve “Ben Allah’ım, korkma, çekinme!” sözünü işitinceye kadar dikkati elden bırakma.

Bu sözü kalpten duyduktan sonra, üzülme. Her ne kadar korkuya yakın olsan O seni alır. Her ne şekilde korkuya dalmak istersen, O da senin iç âlemine hoşluk katar. Kalp sıhhatinin bozulmamasına dikkat et. Onun sağlığı tam olunca ne yerdeki, ne gökteki melekler sana zarar verebilir.

Ama sanmayasın ki, bu hâller dış temizliği ve boş temenni ile elde edilir. Hatta zorlama ile de olmaz. Bu bir ehliyet işidir ki, semâdan iner. Kalbini tam zühde alıştırdıktan sonra, yapacağın işler seni yücelere götürür. Senin sayende oturduğun meclise Allah’ın rahmeti iner, sevimli olursun. Daha birçok iyi hâller çevreni sarar. İyi hâller seni peş peşe takip eder.

* * *

Bir Hak yolcusu, büyük bir zatın yanına gider, önünde diz çöküp oturur. Ve şöyle der:

“Ben cennetten bir parça yer istiyorum, başka arzum yok.”

O büyük, dinler ve şu cevabı verir:

“Ah ne olurdu, âhirete olan bu kanaatkârlığın, dünya için de olaydı.”

Eğer senin için ölüm bir gerçekse ve ona inanıyorsan, şu anda iradenle öl. Maddeden soyun. Arzularından geç. Ölüm dur ki, onda Hakk’ın işine karışma olmaya. Almak, vermek olmaya. Ümit bulunmaya. Dostluk, düşmanlık araya girmeye. Orada sükût, orada sükûn ola. Ölü gibi ol. O iyiliği celb edemez, kötülüğü itemez. Sen de öyle ol.

Ölü konuşmaz. Allah dilerse konuşursun. Sen halktan kendi mevhum benliğinden geçersen, ölü sayılırsın.

Bu arada bir şey konuşursan doğru olur. Çünkü ölü, doğruyu söyler, çünkü onu Hak konuşturur.

* * *

Geylânî Hazretlerine bir kâğıt yazdım. “Bir sofi zat, bir şey talep ediyor.” dedim.

Bana şöyle buyurdu:

“Bir batıl içindedir. Sofi, halkı görmez. Onlardan ayrı olur, yalnız Hakk’ı bilir.”

* * *

Bir şahıs, Geylânî Hazretlerine yanaştı ve şöyle sordu: “Akıldan yana nasibi az olan bir zat, darda kalsa, bir yere sıkışsa ne yapar?”

Cevabı şu oldu:

Uyar bir hâlde sessizce oturur. Kader icabı eline bir şey tutuşursa, belki imkânı nispetinde faydalanır yahut bir hayır sahibi o hâlinden kurtarır.

Anahtarı yitirirsen, kapısının önünde uyu.

Sen halkın kulu, kölesi oldun. Sağlığın, halkın sana dönmesinde oluyor. Onlar senden yüz çevirince de perişan oluyorsun. Sen helak olmak üzeresin. Sen şirk ehli olmaktasın. Kalbin tevhid işi için nasipsiz. Sen hayır işlere karşı boşsun. Ve sen sayı dışındasın; ne ilim sahipleri arasında bir yerin var, ne müritle ne muratla ne de iyilerle bir ilgin var. Bunların hiçbirinden değilsin.

Eğer Allah’tan utanmam olmasa her birinizin kapısına ayrı ayrı varacağım ve Hakk’ın sofrasına konuk olamaya çağıracağım. Eğilip kulağına ne olduğunu anlatacağım. Terbiye edeceğim, ıslah etmeye gayret edeceğim.

Ey şu ne olduğu belirsiz paraya sahip çıkan ve seven, henüz sarraf onun doğruluğunu tasdik etmedi. O karışıktır bağlanma.

Yazık sana, benden dünya talep edersin. Hâlbuki o şarkta, ben ise garptayım. Ondan aldığım bir şey varsa tevhitle alırım. Benden âhireti talep et. Hak yakınlığını iste.

Muhammed (a.s)’ın kurduğu din size emanet verildi. Siz ona yabancı kaldınız, ona yapışmadınız. Tutmakta olduğunuz dinin duvarları devrilmeye meyyal, temeli sarsılmak, çözülmek üzere.

Ey yer ehli geliniz, yıktığınızı yapalım, eğilmek üzere olanı doğrultalım. Bu işin tamamlanması gerek. “Ey ay ve güneş yardıma geliniz.” dedim. “Evet” deyip geldiler.

Fakat sizin gelmeniz gerek. Helal şeylerden saklanan var. Onları açığa çıkması lazım. Nedir bu hâliniz? Uyuşmuş ve uyumuş bir hâldeyiz. Perişan hâlde uyumuşuz ve bu kaderin gelmesini bekliyoruz.

* * *

Geylânî Hazretleri bu arada “Allah’ın adıyla!” deyip kürsüye dayandı. Elini başına koydu. Gözlerini yumdu. Orada biraz sakin durdu. Sonra kalktı sözlerine devam etti:

Siz mecnunlar ve ebleh kimselersiniz. Beni bırakıp evinizdeki köşenize çekilerek oturmanız sermayenin yitirilmesi demektir. Özür olursa bir diyecek yok.

Boş hevese kapılma. Şirkin büyük şerri seni saramasın. Şirk hâlin seni kibre itmesin. İşlerini düzenle, yakında öleceksin.

Geylânî Hazretlerinin meclisine bir gün İmam İzzeddin b. Reisü’r-rüesâ geldi. Yanında hizmetçileri ve köleleri vardı. Ondan önce hiç vaaz meclisine gelmemişti. Toplantılara katılmamıştı. Hazret onları görünce şöyle hitaba başladı:

Siz hepiniz birbirinize hizmet etmektesiniz. İçinizde Allah’a hizmet eden kim? Hepiniz yaratılmışsınız. Asıl varlık O’dur.

Ey ölü ve ey toprak! Yakında toprak olacaksın. Kabrini cifenle kirleteceksin. Beşikte başlayan yolculuk, kabirde bitecek. Bu işler niçin olur, bilir misin? Sebebi ne?

Sende sağırlık var. Sende noksanlık var, aklın kıt. Ölüm seni uyarır, ama ondan önce uyan. Nefsine öğüt ver, onu alt et.

Malını elinle dağıt. Sen bir yolcusun. Ne olursa olsun, bu yola gideceksin.

“Onların eceli gelince işleri tamamdır. O ecel ne öne alınır, ne de sona bırakılır.” (el-A’râf, 7/34) âyetindeki derin manayı anlamaya çalış.

Her şey yok olacak. Sana sahip olan da ölecek. Sana büyüklük satan da ölecek. Kendini senden üstün tutup kabaran da yolcu olacak. Hepsi, hepsi gidecek.

Dostun kötülüğü senden alandır. Düşmanın ise aldatıp yolunu şaşırtandır.

Allah’ım bizi gafil kişilere has olana uykudan uyandır. Birimize öbürümüzden manevi faydalar sağla. Bize yararımıza olan işleri yaptır. Zât’ınla eyle. Ta ki nefsimiz ıslah olsun ve doğru yoldan sana varsın. Biz de ömrümüzün şu son günlerini iyi geçirelim.

* * *

Başkasına yapacağın öğüdün şartı dediğine inanmış olmandır.

Kulun halkı Hakk’a çağırması, ancak O’na vasıl olduktan sonra hasıl olur. Buna inan, taklitçilik etme.

Hain kişiye yazıklar olsun. Nefsin Allah’a ve Peygamber’e hıyanet ediyor. Emri verir uymaz. Yasak eder, yasak ettiği şeyden çekinmez. Söz söyler iş yapmaz.

Omuz büküp yol yol dönüp durmanda, rengini sarartmanda bugünkü hâlinle fayda yok.

İman şuradadır. (Bunu söylerken bir köşede kendi hâlinde duran büyük zatları işaret ediyordu.) Bu takındığın sıfat onlarındır. Onlar bu evin sahibi tarafından tecellilerle sarılmıştır.

Hak ehlinin her birinin kalbinde bir saha var. Orası bir harp otağıdır. Orada daima nefisle tabiat Hak’tan alıkoyan şeyler ve yol kesenlerle harp ederler.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “Bir takım insanlar gördüm. Dudakları makasa kırpılıyordu. Kim olduklarını sordum. ‘Ümmetin sahte bilginleri’ dediler.”

Allah’ım hepsini ıslah et. Allah’ım bizi sâlihlerden eyle. Bizi yararlı hâle getir. Bütün ihtiyacımız sende bitsin. İkbalimiz sana olsun.

* * *

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s