Allahı Zikretmek (İmam Şarani – El Uhudul Kübra)

ALLAHI ZİKRETMEK
Sallalahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bizlerin fazlaca yapmamızı
istediği hususlardan biri de, gizli ve açık zikre devam etmemiz hakkındadır. Belli bir seviyeye gelinceye kadar dil ile Allah’ı zikretmeyi
bırakmamalıyız. Yani zikirle iktifa etmemeliyiz. O seviye de her halukarda Allah ile olma şuurudur. Öyle ki, kişi Allah’ı düşünüp andıkça yavaş yavaş dünya aleminde uzaklaşıp, sıyrılarak öyle bir
hale
gelir ki, yalnız Allah’ı görür, kendi nefsini dahi göremez. Bu duruma
gelen kişi kendisini bir hiçlik içinde gördüğünü ve zerreden daha küçük
hale geldiğini, sonradan yok olduğunu fark etmiş olur.
Kişi bu makama vardıktan, bu gerçeğe eriştikten sonra gerçeklerin içinde nelerin saklı olduğu kendisine gösterilir ve dünya alemine
dönmesi emredilir; kişiye hitaben: “Benim kudretimi bilmen, anlaman kainatı bilmene bağlıdır, onu kavradığın nisbette benim kudreti
mi kavrarsın» denir. Kişi Allah’ını böylece öğrenip tanıdıktan sonra
döner ve tedrici surette alemin cüzlerini görmeye başlar.
Öyle ki, gözünden tek bir zerre dahi kaçmaz.
Allah’ı anmak için, anma meclislerine gitmekte tereddüt edenleri
ve onları bu gibi meclislere gitmeye heveslendirmemiz gerekir. Hatta Allah’ı anma meclislerini kaldırmaya veya yasaklamaya
teşebbüs edenlerle mücadele edip savaşmayı kendimiz için bir vazife
saymalıyız.
Özellikle mescidlerde, Ezher Camii gibi büyük camilerde Allah’ı
anmak için meclis tertib edenlerin içine, riya ve şöhret sahibi olma
heves ve sevgisi dolar. Çünkü Allah’a yaklaşmanın en azametli ve
kestirme yolu Allah’ı anmakla olur; bu sırada İblis’in, her yönde tuzak kurarak kişinin niyetini bozmak, Allah’ı anmaktan alıkoymak
için, kişiyi bu tuzağa düşürmeye çalıştığı delillerle sabittir.
Bu gün dahi bu gibi Allah’ı anma meclisleri için ilim tahsil eden
talebe ile mutasavvife arasında bir mücadele ve anlaşmazlık sürüp
gitmektedir. Halbuki Hak, kendisine uyulmaya daha layıktır! Aklı
başında, kendini bilen kişi cami veya mescid içinde namaz kılan veya uyuklayan yahut ders veren kişileri, yöneldikleri ve yaptıkları
şeyden alıkoymamak için, rahatsız etmeyecek bir sesle Allah’ı anmalıdır. Böyle bir toplantı ve durum yoksa yüksek sesle Allah’ı anabilir.
Dervişlerin ihlasla zikir ettiklerini, talebe-i ulumun da samimiyetle mütalaada
bulunduklarını gösterir karineler belirirse, her iki gruba
da yardım etmek vazifemizdir. Bu iki sınıfı idare etmek durumunda
ki sevatın ferasetli olmaları ve üstün bir siyaset güdmeleri gerekir.
Allah’ın rızası üzerine olsun bir gün İmam Ahmet bin Sureyc
Hazret-i Cüneydi Bağdadî’ye: «Yüksek sesle Allah’ı zikretmeniz ilim
halkamızı rahatsız etmektedir” der. Bunun üzerine Cüneyd: “Allah’a
varılan iki yoldan en kısası ve yakını seçilmelidir». İmam Ahmed
b. Süreyc: «Öyle ise bizim izlediğimiz yola riayet etmek gerekiyor.
Çünkü bizim yolumuz Allah’a varan en yakın yoldur”. Cüneyd şöyle karşılık verir: «Yakınlığın iz ve işareti nedir?» İmam Ahmed b. Süreyc, “Hakk’ın müşahedesidir». Cüneyt: “Bu cevabınız lehinize değil
aleyhinize bir delildir. Çünkü sizlerin müşahede ettikleriniz Allah
değil, Allah’ın dini hükümleridir». İmam Ahmed b. Süreyc ise bu cevaba karşılık: “Öyle ise bu yönden bir imtihan yapalım” der. Cüneyd
bu imtihanı kabullenerek orada bulunan bir dervişe şöyle seslenir:
Ey filan kişi! Şu taşı al, şurada topluca oturan fakirlerin (sofilerin)
üzerine at” der. Adam da taşı alıp fakirlere doğru savurur, orada bulunanların tümü bir ağızdan Allah!… diye bağrışır. Yine aynı adama:
Su taşı al, şurada toplu bulunan, ilim tahsiliyle uğraşan kişilerin
üzerine at» der. Adam taşı bunların üzerine fırlatınca, ilimle uğraşanlar: “Günah işliyorsun, yazık, bize bunu yapma” diye bağırışırlar. O
zaman Süreyc oğlu İmam Ahmed, Cüneyd’e: “Sen haklısın ey Ebul Kasım der. Ve
yine Allah’ın rızası üzerine olsun Hocam ve Efendim Şeyh
Aliyyü’l-Havvas’ın bu konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum:
Allah’ı anmanın ilim tahsilinden üstün olmasının sebebi şudur: İlmin insan diline ağır gelmesi, Allah’ı zikretmenin de dile hafif gelmesidir. Binaenaleyh bu iğreti evde bulunup da ahirete göç edecek
bir kimsenin, bu iki yönden üstün olanını seçmesi gerekir. Şayet fıkıh, dil bilgisi ve sair ilimler Allah’a yaklaşmaya daha üstün ve elverişli olsaydı ölüm halinde bulunan kişilere ağır gelmezlerdi. Allah ehli
kişilerin de dünya yönünden arzu ve emelleri çok az ve kısa olduğundan, onlar yaşarken dahi, her vakit için ölüm halinde bulunurlar,
o saati beklerler. (Bunun için onlar efdal olan zikri tercih ederler) »
Kahire’de Domuzlar semtinin doğusunda oturmakta olan Şeyh
Ahmed Darir’in şöyle konuştuğunu duymuştum: “Mısır’da bulunan
şeyhlerin başı olan Şeyh Demirtaşın şeyhi Ömer Ruşeni ile bir zamanlar komşuluk yapmıştım. Bu zat İran’ın Tebriz şehrinde iken,
Abdüllatif Molla adında bu şehrin büyük müftülerinden ve bilginlerinden biri, özellikle Şeyh Ömer Ruşeni’nin her vakit bulunduğu ve
ders verdiği şehrin büyük camiinde Allah zikrini bir fetva ile yasaklar. Müftü fetvasında gerekçe olarak, mescidlerin aslında namaz kılmak için bina edildiğini söyler. Şeyh Ömer Ruşeyli’nin bulunduğu ve
ders verdiği bu büyük camiin en azından beş bin müdavimi vardı.
Bu fetva üzerine Şeyh Ruşeni, Müftü’ye: “Sessiz zikir yaparsak yine
bizi men eder misin?” der. Müftü: «Hayır» der. Bunun üzerine Şeyh
çevresinde bulunan fakirlere (dervişlere): «Allah’ı sessizce
içinizden anınız. Kim ki, kendini tutamaz, yüksek sesle Allah’ı anmak
isterse ağızını kapasın, elinden geldiği kadar gücü nisbetinde bu isteği geri çevirip içine iade etsin» der. Orada bulunan fakirlerin hepsi şeyhlerinin dediğini yaparlar. O gün bu fakirlerden beş yüz kişi
hastalandığı gibi, on dört kişinin de bu çeşit zikirden ciğerleri yanarak öldüğü görülür”. Şeyh Ahmed Darir hikayesine devamla: «Bu
ölenlerin ciğerlerini yokladım, ateş üzerinde kebabın piştiği gibi hepsinin ciğerlerinin yanmış olduğunu gördüm. Şeyh Ömer Ruşeni,
Müftü Abdüllatif ve cemaatine: «Akıllı kişiler bu ciğerleri yanarak
ölenlerin ölüm sebeplerinin ne olduğunu bilmezler mi?» diye haber
göndermişti». Şeyh Ahmed Darrir yine hikayesine devam ederek
Bu fakirlerin öldüğü günün gecesi, şehrin baş müftüsü Molla
Abdüllatif’in evi aniden yıkılarak, kendisi, ailesi, çocukları, hayvanlarıyla birlikte enkaz altında kalıp can vermişlerdir. Bunlardan bir
tek kişi dahi kurtulamamıştır. Tebriz’de olan herkesin bildiği bu facia
bugüne kadar anılır ve söylenir” buyurmuşlardır.
Demek ki, ilim tahsilinde bulunan bir talebenin Allah’ı ananlara karşı nazik ve güzel davranması icab eder. Yoksa onlara irtidad
edenlere hücum eder gibi çıkışmamalıdır. Kişi Hak Taala’nın azametini bir lafsa düşünmüş olsa, Allah’ı ananlara karşı bir tek kötü
söz dahi ağzından çıkmaması gerekir.
Ey kardeşim! Bütün bu anlattıklarımı göz önünde tutarak Allah’ı anmaya devam et. Hal ve duruma göre bunu yapanları da destekle. Hak Taala’nın şan ve azametine ikram kabilinden şer’i yollarla Allah’ı ananlara yardımcı olmalı ve onları korumalısın. Şayet Allah’ı ananların riya ve gösteriş içinde olduklarını görür, Allah’a tam
bağlılıkla (ihlasla) bu zikri yapmadıklarını anlamış olursan, o zaman ilim tahsiliyle uğraşanların saflarında yer alıp onları korumalısın. Sakın! Nefsinin zevki için, anlayıp bilmeden iki yönden birini
iltizam etmeye kalkışma. Allah seni hidayetine alsın.
Allah’ın rahmeti üzerine olsun şeyhim Ali el-Mersafi’nin bu konu üzerinde şöyle konuştuğunu duymuştum: «Sallallahu aleyhi ve
sellem Efendimizin ve tarikat şeyhlerinin, müridlerinden maksad ve
istekleri şudur ki: Kişiler dilleri ve kalbleriyle Allah’ı çokça andıklarında onlarda ilahi bir yakınlığın ünsiyet ve belirtileri başlamış olsun. Artık bu gibi kişilerin kalbleri Allah’ı zikretmekten yorulmadığı
gibi, gaflete de düşmezler. Aynı zamanda da devamlı olarak kalbleri ile Allah’ı da müşahade etmiş olurlar.
«Bu iki halin kişide devam etmesi ise, kulun ma’siyetlere ve ahlaksızlıklara
düşmesine mani olmuş olur. Aksine olarak kul Allah
zikrini çoğaltmadığı takdirde, bu ilahi yakınlık ve ünsiyeti görüp
hissedemediği gibi, kırlarda ve çayırlarda serbestçe otlayan hayvanlara benzer, birçok ma’siyetlere düşmüş olur”.
Ve yine Müşârünileyh in bir defa şöyle konuştuğunu duymuştum: “Allah’ı anmanın ve zikrin kalbde yerleşmesinin özelliklerinden
biri de, kulun güzel edep ve ahlak sahibi olmasına sebep olmasıdır.
O halde güzel bir ahlak ve edeble süslenmeyen kişi Allah’ı anmaktan uzak kalan kişidir. İşte sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin
ümmetinden ve tarikat şeyhlerinin müridlerinden fazlaca yapılmasını istedikleri, tavsiye ettikleri zikr-i ilahiden maksat ve muradları
bu anlattıklarımızdır». Allah her şeyin iyisini bilen ulu hikmet sahibidir.
Tarikat müridlerinden biri, tam bir sene inzivaya çekildiği halde nefsinden bir keramet çıktığını göremez. Durumunu gider şeyhine anlatır. Şeyhi kendisine: “Hak Teala’nın meclisinde bulunmadan
daha büyük bir keramet mi istersin?» karşılığını verir. Daha sonra:
Sana gösterip kaldırmak istemedim, zira sen bir seneden beri şu
azametli keramet içinde bulunduğun halde, bunu duyup hissetmedin. Bunu böyle bilmelisin» der.
Ey kardeşim! Özellikle Ezher Camii gibi büyük yerlerde öncülük
ederek zikir yaptırmaktan çekinmelisin. Çünkü, bu gibi yerlerde ekseriya saik riyadır.
Şeyhâyn, Tirmizî, Nesâi, İbn Mace ve diğerleri merfuan şu hadisi rivayet ederler: «Hak Taala: «Ben kulumun beni sandığı gibiyim.
Kulum ne vakit beni hatırlayıp anarsa ben onunla birlikteyim. Şayet beni nefsinde ben de onu nefsimle anarım. Şayet kulum
beni kalabalık içinde anarsa, ben de o kulumu daha hayırlı bir kalabalık içinde hatırlayıp anarım».
Taberani ise hasen senedlere dayanarak merfüan şu hadisi nakleder: «Hak Taala: «Beni nefsinde anan bir kul yoktur ki, kalabalık
meleklerim arasında ben de onu hatırlayıp anmayayım. Kulum beni
kalabalık içinde andığı takdirde, ben de Refik-i ala’da o kulumu
anarım».
İbn Mace ve “Sahih”inde İbn Hibban merfuan su hadisi rivayet
ederler: «Allah Azze ve Celle: «Kulum beni anmak için dudaklarını
oynattığı takdirde ben o kulumla birlikteyim» buyurmaktadır».
Bu hadis-i kudsi, Allah Taâlâ’nın isimlerinin zatının aynı olmadıklarının bir delilidir.
Tirmizi, «Sahih»inde İbn Hibban, Ibn Mace ve Hakim şu hadisi
rivayet ederler: «Adamın biri: «Ey Allah’ın Resûlü! İslâm şeriatının
emrettikleri çoğaldı, bana kolaylıkla yapacak bir şey öğret ki, yapayım ve ona bağlı kalayım» der. Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz
o kişiye: “Dilin Allah’ı anmaktan daima ıslak ve nemli kalsın” buyurur.
İbn Ebi’d-dünya, ve Taberani ve Bezzar, Allah’ın rızası üzerine olsun Muaz bin Cebel’den naklen şu hadisi anlatırlar: Muâz der ki:
«Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize son olarak şu soruyu sormuştum: “Ey Allah’ın Resulü! Hak Taala kulunun yaptığı amellerden hangi ameli çok sever?». Bu soruya Efendimiz, «Öldüğün vakit
dilin Allah’ı anmaktan nemli ve ıslak olarak ölmendir» buyurmuş-
lardı”.
Şeyhayn ise merfüan şu hadisi nakleder: «Rabbini ananla anmayan kişi yaşayanla ölen kişiye benzer».
Iİmam Ahmed, Ebu Ya’là, Ibn Hibban ve Hakim su hadisi naklederler: «Size delidir denecek kadar Allah’ı fazlaca hatırlayıp anın».
Beyhaki ve Taberani’nin rivayet ettikleri bir hadisde, «Allah’ı
öyle anın ki, münafıklar sizlere müraidir desinler- buyurulmuştur.
Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e göre Allah’ın adını ananlara riya sıfatını münasip gören kişiler münafıktır. Zira, Allah’ın
adını anana mürai diye ancak münafıklar der. Resulullah böylelerine bizzat vasıflarını tarif etmiştir. Eğer böylelerinde riya duygusu olmasaydı, Allah’ı ananlar hakkında iyi düşünür, ihlas sahibi olduklarını söylerlerdi.
Bunun içindir ki büyükler şöyle derler: “Şeytan hiçbir vakit müslüman olmaz, şayet müslüman olmuş olsa artık şeytanın içinde taşıdığı küfür hazinesi ile insanlara sokulup vesvese yapması düşünülemez, böylece de alemden de küfür kalkmış olurdu. Dinyada yaşıyan kişileri küfre yönelten İblisten gayrısı değildir. Bunu böyle bilmelisin.
Allah en iyisini bilir.
İbn Ebi’d-dünya ise merfüan şu hadisi nakleder: “İnsanlar üzerinden bir gün ve gece geçmez ki, Hak Taala dilediği kullarına bir
sadaka veya bir bağışta bulunmuş olmasın. Hak Taala’nın en büyük
bağışı da kullarına kendisini zikretmeleri duygusu ilham etmesidir.
İmam Ahmed ve Taberani şu hadisi rivayet ederler: «Adamın biri: «Ey Allah’ın Resúlü! Ecir ve sevap yönünden hangi mücahitler
Allah katında daha üstün ve faziletlidir» diye sorar. Efendimiz: «Allah’ın adını fazlaca alanlardır” buyurur. Adam: «Hangi oruçluların
sevabı daha çoktur?» Resulullah: «Allah’ı en çok zikredenlerin.
Adam, namaz, zekat ve hac konusunda da aynı soruları yöneltir. Resullulah da hep aynı cevabı verir: «Allah’ı en çok ananların daha
fazladır». Bunun üzerine Hazret-i Ebu Bekir (r.a.) Hazret-i Ömer’e
(r.a.); “Ey Hafs’ın babası! Allah’ı ananlar hayırların hepsini alıp gittiler” der. (Ebu Bekir’in bu sözünü duyan) Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz de: «Evet, öyle» buyurur».
ve Beyhaki Tebarani ve ceyyid senetlere dayanarak merfüan şu
hadisi naklederler: «Cennet ehli dünyalarında Allah’ı anmadan geçen saatlerinin dahi hasret ve kederi içindedirler».
Ben derim ki, cennet ehlinin bu tehassürü cennete ilk girdikleri
vakte hastır. Şöyle ki, Allah’ı ananların makam ve rütbelerini görünce hasret ve üzüntüye düşerler (fakat sonradan bu keder ve üzüntü
onlardan silinip gider). Allah en iyisini bilir.
Teberani şu hadisi rivayet eder: «Allah’ı fazlaca anmayanlar (kamil) imandan yoksun kalmış olurlar»,
Hafız Münziri, bu hadis hakkında «Hadisun garibun” demiştir.
Buhari ve Müslim –ki metin Buhari’nindir merfuan– şu hadisi
rivayet ederler: «Hak Taalanın yollarda dolaşarak, zikir yapanları
arayan melekleri vardır. Şayet bir yerde Allah’ı anan bir topluluğu
görecek olsalar, hemen o topluluğun istek ve hacetlerini, o topluluğun üzerinde uçuşarak ve kanatlarını çırparak yukarı göğe bildirirler” buyurulduktan sonra hadise devamla: Hak Taala meleklerine:
•Şahit olun ben kullarımın işlemiş oldukları suç ve günahlarını affettim» buyurur. Meleklerden biri: «Ey Allah’ım! Bu topluluk içinde
bir yabancı var, bu kişi haceti için bunların arasına sokulmuştur»
der. Hak Taala: “Böyle bir topluluğun misafiri veya onlarla birlikte
oturanlar şaki olamaz, O da, karşılık görecek» buyurur»,
İmam Ahmed, Ebu Ya’la, Beyhaki ve diğerleri merfuan şu hadisi rivayet ederler: «Kıyamet gününde Hak Taala, «Topluluk ehli
(mahşer halkı) kerem ehlinin kimler olduğunu yakında bilecekler».
Bu sözü duyanlar Efendimiz’e sorunca, “Kerem ehli zikr meclisinde
bulunanlardır» buyurur.
İmam Ahmed şu hadisi rivayet ediyor:
Bir topluluk ki Allahı anmak ve Allah rızası için toplanmış olmasın. Hemen semadan
kendilerine, «Suç ve günahlarınız af edilmiştir. Kalkınız. İşlemiş olduğunuz kötülükler iyiliklerle değiştirilmiştir”, diye seslenilir”.
Taberâni, hasen isnatla şu hadisi rivayet ediyor: «Hak Taala kıyamet gününde inciden minberler üzerinde öyle kavimler ve topluluklar çıkarıp gösterecek ki, bunların yüzleri nurdan pırıl pırıl parlayacak, orada bulunanlar bu toplulukları görünece, içtenlikle onları
kıskanacaklardır. Halbuki bunlar ne peygamber ne de şehit olan
kimselerdir” buyurulur. Efendimizin bu sözünü duyan bir çöl adamı,
iki dizleri üzerine çökerek, “Ey Allah’ın Resulü, bunlar kimlerdir, bize anlat ki onları tanıyalım» diye sorar. Efendimiz, «Bunlar birçok
kabile ve değişik memleket insanlarından, Allah’ı sevenler olup, O’nu anmak için bir araya toplanmış kimselerdir» buyurmuşlardır».
Tirmizi hadisün-hasen kaydıyla rivayet ediyor: “Cennet bahçelerine uğradığınızda otlamayınız”. Efendimizi dinleyenler, «Ey Allah’ın Resulü, Cennetin bahçeleri nedir?» diye sorarlar. Efendimiz:
«Zikr halkalarıdır» buyurur».
Burada gizli olmayan bir yön vardır ki, o da, Allah’ı anma keyfiyetinin diğer amellere göre üstünlüğü, ancak ilim sahibi olmakla,
dinin bütün emirlerini hakkıyla öğrenmekle olur.
Şu bir gerçektir ki, Hak Taala ile celis olmak (birlikte oturmak)
isteyen kişi, şeriatın emrettiği ibadetlerin tümünü usul erkan ve adabıyla
öğrenip yapmakla padişah meclisinde bulunabilir. Bu makam ve mertebeye erişebilmek için şeriat, kişinin önünde bir tünel
gibidir. Bu yüzden kul bu meclislerde bulunabilmek için, bu ilim tünelinden geçerken, önce padişahlarla mücalesede usul ilmini öğrenip bilmesi gerekir. Aksini düşünecek olursak, bu meclislerde edeb
dışı oturanların sonuçları kötü ve felakete daha yakındır. Allah en
iyisini bilir.

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s