Fıkıh Nedir?


Bugün genellikle “İslam Hukuku” mânasında kullanılan fıkıh kelimesi arapçada “derinlemesine anlamak, kavramak, tam bilgi sahibi olmak” manasına gelmektedir. Bir terim olarak fıkh’ın manası tarih içinde “aynı yönde, fakat özelleşerek” değişiklikler göstermiştir. İnsanlara doğru yolu göstermek, isteyene dünya ve ahirette mutlu olmanın anahtarını vermek üzere gelen İslâm Dini, Kur’ân-ı Kerim’in Son Peygamber’e vahyedilmesi ile başlamıştır. Hz.Peygamber’in, Allah’tan gelen vahyi (Kur’an’ı) insanlara ulaştırma yanında,onu açıklamak, uygulamak, detay boşluklarını doldurmak gibi görevleri vardır. İşte bu görevler “Sünnet” denilen ikinci yol gösterici kaynağı vücuda getirmiştir. Sünnet O’nun sözleri, davranış ve tasvipleridir. Fıkıh’ın, bugün bildiğimiz ilim şeklinde teşekkül etmesinden önce, dinin iki kaynağı Kur’an ve Sünnet’in açık ifadesine dayanan bilgilere “İlim”, insanların bu iki kaynağa dayanan anlayış, yorum ve düşüncelerine de “fıkıh”. deniyordu. Bu devrede ilim “nakli”; yani vahye dayanan bilgiyi,fıkıh ise “akli” yani nakil üzerinde akıl yorarak elde edilen bilgiyi temsil ediyorDin insan ile Allah arasındaki ilişkiyi açıklayıp düzenledigi gibi ferd ve toplum olarak insanlar arasındaki münasebetleri de düzenleyen bir müessesedir. Bütün bu ilişkilere ait olmak üzere Kur’an ve Sünnet’ten elde edilen bilgilefıkıh, iman ve ibadetten sosyal nizama ve ahlaka kadar birçok bilgi dalını içine almış oluyordu. imam Ebu-Hanife’nin, inanç ile ilgili kitabına, en büyük fıkıh manasına gelen “el-fıkhu’l-ekber” adını vermesi işte fıkhın bu geniş çerçevesinden kaynaklanıyordu. Nitekim aynı imam fıkhı, “Kişinin hak ve vazifelerini bilmesidir.” şeklinde tarif etmiştir. Sosyal münasebetler genişleyip buna bağlı olarak ilimlerin de kadroları zenginleşmek suretiyle birbirinden ayırılmaya başlanınca fıkhın tarifine bir “amelen” yâni “fiil, davranış ve muamele ile ilgili olmak üzere” kaydı eklenmiştir. Dört mezhebin imamlarından birisi olan Şâfiî de fıkıh, “Dinin ameli hükûmlerini, muayyen deil ve kaynaklardan elde ederek bilmektir” tarifini getirmiştir. Artık asırlar boyu fıkıh bu tarif ve anlayış içinde devam edecek, çerçevesi içinde hukuktan başka ibadetler, haram ve helal şeylerle ilgili açıklamalar da bulunacaktır. Bu geniş mana ve kadrosu içinde fıkıh genellikle “bütün konuları bir kitapta” olmak üzere yazılmış, bu arada pratik ihtiyaçlar veya daha başka sebeplerle bazı konuları, ayrı kitaplarda da işlenmiştir. İbâdet, haram ve helâl bahisleri ile hukuk bahislerinin birbirinden ayrılması ise ancak son zamanIarda gerçekleşmiştir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, cemiyeti nizamlayan ve devlet müeyyidesine dayanan kaideler bütününü inceleme ve araştırma konusu yapan hukuk ilmi, islâmi ilimler içinde “Fıkıh” çerçevesinde yer almıştır.

Hukukun ve Fıkh’ın Sistematiği:

Kendi örf ve âdetleri ile dinleri yanında büyük çapta Roma hukukuna dayanan Avrupa hukuku genellikle “âmme, hususi” taksimi üzerinden yürümüştür. Sistem, “pozitif hukukun düzenlediği ilişkilere göre tertip ve tasnifi” demek olduğuna göre bu taksimde de “düzenlenen ilişkiler” gözönüne alınmıştır. Bir devletin vatandaşlarının kendi aralarında veya devlet ile “eşitlik esasına” dayânan hukuki ilişkileri vardır; bunları hususi hukuk tanzim eder. Eşitlik,esasına dayanmayan, taraflardan birinin hâkim ve üstün durumda bulunduğu münâsebetler ile devletlerin birbiriyle münâsebetlerini ise “âmme hukuku” tanzim etmektedir. Buna göre âmme hukuku içinde “esas teşkilat, idâre, cezâ, muhâkeme usulü, devletler umumi ve umumi âmme” hukukları yahut dalları yer almıştır. Hususî Hukuk içinde ise “şahıs, âile miras, eşya ve borçlar kısımlarıyle medeni hukuk, ticaret hukuku ve devletler hususi hukukunun yer aldığını görüyoruz.

Cermen hukuku gibi İslâm Hukuku da -tedvinde- bu sistemi benimsememiş, daha uygun bir deyişle bu ayırım üzerinden yürümemiştir. Bununla beraber âmme-hususî mefhumu İslâm Hukuku’nda da mevcuttur.İleride inceleyeceğimiz “İslâm Hukuk metodolojisi Fıkıh Usulü” ilminin hüküm bahsinde “vâcib” incelenirken hakkın kime âit olduğu problemi araştırılmış ve haklar “kul, hakkı, Allah hakkı ve karma nitelikli haklar” şeklinde üç gruba ayırılmıştır. Bu ayırımda bahis mevzûu edilen Allah hakları “âmme hukukuna” kul hakları da hususi hukukan tekabül etmektedir. Arada bazı farklar bulunmakla beraber bu ayırım, İslam Hukuku’nda âmme-hususi ayırımı ve mefhumunun varlığını göstermeye kafidir.

Hukuki ilişkilerin düzenlenmesine ait kaide ve hükümlerin yer aldığı “füru’ul-fıkh” kitaplarına baktığımız zaman, başlangıçtan beri bunlarda, âmme-hususi ayırımına dayanan tasnif ve sistem yerine daha hayati ve pratik bir sistemin yerleştiğinigörüyoruz.Bütün müslümanları ilgilendiren ve günlük, haftalık, yıllık, hayatlarında sık sık karşılaştıkları münâsebetler bu kitapların başında yer
almıştır. Hemen işaret edelim ki,İslam Hukuku lâik nitelikli olmadığı için hukuk ile ibâdetler de birbirinden ayrılmamış,bunların hepsi aynı kitaplarda tasnif ve tanzim olunmuştur.Zengin,fakir,hasta,sağlam her müslümanı ilgilendiren namaz
ibâdeti ile buna hazırlık mahiyetinde olan dini temizlik -bu sebeple- fıkıh (furu) kitaplarının başında yer almıştır. Hastaları mükellefiyet dışı bı-
rakan “oruç” ikinci sırada, fakirleri yükümlü kılmayan “zekat” üçüncü sırada, sağlam ve zengin olanların ömürlerinde bir kere yerine getirmek du-
rumunda oldukları “hac” ibadeti ise dördüncü sırada yer almıştır.İlerde gelecek olan cihâdı da bunlara katarak hepsine birden “ibâdât-ibâdetler” denilmiştir. İbâdetlerden sonra, genel adı “muâmelât” olan hukuki -münâsebetler, başlıca akitlerin kaidelerini de veren “büyu (satım)”, yahut özellikle aile hukukunu ihtivâ eden “nikâh,talâk”, bölümüyle başlayıp sıralanmış, devletler hukukundan bahseden “siyer,cihâd”,muhâkeme usulûnden bahseden “kazâ” bölümleri de bu muâmelat kısmı içinde mutalâa olunmuştur. Bugün amme hukukunun önemli bir bölümünü teşkil eden ceza hukuku muâmelâtın sonlarında yer almış,”hudud,kısâs,cinâyet…” gibi başlıklar altında incelenen ve açıklanan bu hüküm ve kaidelere “uqubat” genel ismi verilmiştir. İnsan hayatının sonu ölüm olduğu, ölen kimsenin vasiyet etmesi, terikesinin tasfiyesi bahis mevzuu edileceği için -insan hayatına paralel olarak-fıkıh (fûru) kitaplarının sonunda vasiyet ve ferâiz (miras hukuku) bahisleri işlenmiştir.

1889-1878 yılları arasında hazırlanıp kanunlaşan Mecelle-i ahkâm-ı adliyye isimli kanuna kadar ıkıh kitapları hem müftülerin fetvâ kaynağı, hemde hakimlerin hüküm kaynağı olmuştur. Hukuki emniyet ve istikrarı sağlamak üzere devlet başkanları, fıkıh kitaplarında yer almış bulunan farklı ictihadlardan hangileri ile hükmedileceği konusunda emir ve fermanlar çıkarmışlar, hakimi tayin ederken bunu şart olarak ileri sürmüşlerdir. Hâkimlerin müctehid (doktrin sahibi hukuk bilgini)olmaları hâlinde bu gibi kayıtlar da bahis mevzuu olmamış, hakimler açık kanun maddesinin (âyet ve hâdislerin) bulunmadığı hadiselerde ictihadlarıyle hükmetmişlerdir. Mecelle’den itibaren
İslâm dünyasında kanunlar çıkarılmaya başlanınca hâkimler de bunlarla bağlı hâle gelmiştir. Mevzuumuz bakımından kanunlaştırma döneminin en önemli yanı, İslam hukuk sistematiğinde meydana getirdiği neticelerdir. Artık ibâdetler kanun mecmualarına alınmayıp fıkıh kitaplarında kalmış, kanunlar da şahıs, aile, miras. hukuklarını içine alan “ahval-i şahsiyye”, cezâ, kanun-u esâsi gibi
branşlara ayrılmıştır. Mecelle 18 bölüm (kitap) ve 1851 madde içinde borçlar, kısmen aynii haklar ve kısmen muhakeme usülü dallarını ihtivâ etmektedir. Bu değişmeler ve gelişmeler sonunda “ibâdet, muamelât, uqubat” şeklindeki üçlü genel tasnif yerine, “ibadet, ahvâl-i şahsiyye, muâmelat(borçlar, ayni haklar vb.), ahkâm-ı sultaniyye ve siyaset-i şer’iyye (esas teşkilât, idâre, ve kısmen ceza) , uqubât, siyer (devletler hukuku) – şeklindeki detaylı tasnif benimsenmiştir.

Hulefâ-i Raşidin denilen ilk beş halifeden (beşincisi Hz. Ali’nin oğlu Hasan’dır) sonra, halkın devlet başkanını seçip murakabe etmesine ve gerektiğinde işten el çektirmesine imkân vermeyen saltanat ve hükümdarlık dönemi başladığı için İslâm esas teşkilât hukuku fıkıh kitaplarında gereği gibi işlenememiş; sayıları oldukça az olan “ahkâm-ı sultaniyye, siyâset-i şer’iyye”, gibi ayrı kitaplarda bahse konu edilmiştir.

Yirminci asrın ortalarına doğru istiklâllerine kavuşan yeni İslâm ülkeleri kısmen batıdan aktarma yabancı, kısmen yerli ve islâmi kökenli kanunlar yapmışlar, hukuk doğmatiği bu kanunların ışığında gelişmiş ve bu arada -İslâm’da temeli mevcut bulunan- âmme, hususi tasnifine de yer verilmeye başlanmıştır.

Nuru ŞEMS ——EY ADEMOĞLU! Sen Bir Güneşsin Işığını Kaybetme

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s