This slideshow requires JavaScript.

İsrailin ayıp tablosu “Gazze”


Filistin halkının, kadın ve çocuk gözetilmeden maruz kaldığı eziyet ve katliamın Türkiye ve dünya halklarının vicdanını derinden yaralamaya devam ettiriyor.
“Temennimiz yaşanan acının bir an önce durması ve tekrarlanmamasıdır. Ancak bugün yaşanan olaylar, şu gerçeği unutturmamalıdır: Filistin halkı altmış yılı aşkın bir süredir işgal ve baskı altındadır. Kurbanların sayısı on binleri bulmuştur”
İsrail hükümetinin sorumsuz ve umursamaz tutumu, ne yazık ki bu saldırının ilk olmadığı gibi son da olmayabileceğini göstermektedir. Filistin halkının korunması ve özgürlüğü kalıcı biçimde sağlanmadıkça ve İsrail işgali geri dönülemez biçimde sona ermedikçe benzer insani trajedilerin yaşanmaya devam edeceği açıktır. Dolayısıyla ilgili tarafları bir yandan Gazze’de acilen ateşkes sağlamaya çalışırken, diğer yandan kalıcı ve adil bir barış için yeniden ciddi ve kapsamlı bir girişim başlatmaya çağırıyoruz. Aksi takdirde, bu gidişten herkes zarar görmeye devam edecektir.

15-NURU ŞEMS kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

İTİKAF…

Fıkıh terimi olarak itikaf, bir mescidde ibadet niyetiyle belirli kurallara uyarak inzivaya çekilmek demektir. Ramazan-ı şerifte itikâf, müekked sünnettir. Ancak itikâf, sünnet-i kifâye olduğu için bir mahallede birkaç kişi itikâfa girerse, diğerlerinin bu sünneti yapması gerekmez. İmkânı olanlar itikâfa girmeli. İtikâf eden, camide yiyip içer, yatar. Abdest için dışarı çıkabilir. Birkaç hadis-i şerif:
(İtikâfta olan, günahlardan uzaklaşır, her iyiliği işlemiş gibi sevaba kavuşur.) [İbni Mace]

(Bir devenin iki sağımı kadar itikâf eden, bir köle azat etmiş gibi sevab kazanır.) [Tenvir]

(Ramazanda on gün itikâf eden, iki defa [nafile] hac yapmış gibi sevab kazanır.) [Beyhekî]

(Allah rızası için bir gün itikâf, insanı Cehennemden çok uzaklaştırır.) [Taberanî]

Sünnet iki türlüdür: Sünnet-i hüda ve sünnet-i zevaid. Camide itikâf etmek, ezan okumak, ikamet getirmek ve cemaatle namaz kılmak sünnet-i hüdadır. Bunlar, İslam dininin şiarıdır. Bu ümmete mahsustur. (Hadikat-ün-nediyye)

Resulullah efendimiz, (Mirac gecesi, beşinci gökte, Osman’ın suretini gördüm. Bu mertebeye neyle eriştin, dedim. Mescitte itikâf etmekle diye cevap verdi) buyurdu. (M. Çihâr Yâr-i Güzin)

İtikâf; oruç, namaz gibi adak olunur. (Hastam iyi olursa, itikâfa gireceğim) denmez. (Hastam iyi olursa, Allah rızası için, şu kadar gün itikâfa gireceğim) demek adak olur. (S. Ebediyye)

İtikâf gibi başlı başına ibadet olan bir şeyi nezredenin, bunu yerine getirmesi gerekir. (Dürer)

Kadınlar camide itikâf yapmaz. Evdeyse şarta bağlıdır. Eğer mescid olarak kullandıkları bir oda varsa, o odada itikâfa girebilirler. Yemek yapmak, temizlik gibi ev işlerinin hiçbiri yapılmaz. Sadece ibadetle uğraşılır. Abdest gibi zaruri işleri yapmanın mahzuru olmaz. Ramazanın son on gününde olanı sünnet-i kifâyedir. Az itikâf da yapılabilir. Bir gün veya birkaç saat gibi… İtikâfa girenin oruçlu olması şarttır. Sadece Şâfiî’de oruçlu olma şartı yoktur. Diğer üç mezhepte oruçlu olmak şarttır. İmkânı olan kadınların evde itikâfa girmeleri, unutulmuş bu sünneti ihya etmeleri ve sünneti ihya etme sevabına kavuşmaları çok iyi olur.

ibadet kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , , , , , , , , , , , . Leave a Comment »

62. Meclis “Tevhid kılıcı”

* * *
Nefsine tevhid kılıcı ile vur. Onun ıslahı için başarı zırhını giy. O nefsi mücahede okuyla yere sermeye bak. Hele takva korkusunu ondan uzak etme. Yakin -tam iman- kılıcı elinden hiç düşmesin. Nefse, gâh mızrağınla dürt, gâh onu sopanla döv. Sözünü dinler hâle gelinceye kadar bu hâlin devam etsin. Onun üstüne çıkıp ağzına gem geçirinceye ve yularını ele alıncaya kadar tarif ettiğimiz işleri yap. Nefsi, bu hâle getirdikten sonra, onun sırtında denizi, deryayı, karayı dolaşman kabil olur. Nefsi bu hâle getiren kimse ile Rabb’i iftihar eder; sonra onu nefsin belini kıran, halâsı bu yolda bilen, başka yol tanımayan kimselere katar.

Nefsini anlayan, ona göç yükünü taşıtır. Ona her ağırlığını vurduğu hâlde karşı gelmez ve emrini dinler; yanlış hareket etmez.

* * *
Allah yolcularına katıl, onlarla sohbet et. Onların öyle nazarı vardır ki, himmetlerini bir şahıs üzerinde toplayıp ciddi bir nazar kılsalar, onu manen diriltirler. Bakılan adamın Yahudi, Nasranî ve Mecusi olması onlar için bir önem taşımaz.

Büyüklerin himmetle baktığı kimse, şayet bir Müslümansa, imanı artar, yakini çoğalır, bulunduğu hâlde sebatlı olur.

Bir kalp sağlık bulursa, nazarları da öyle olur. Kalp sıhhat bulunca Hak yakınlığı kazanır. Bir kul bakışlarını marifet ve iman çerçevesi dâhilinde yaparsa o bakış Hak’tan olur.

Marifet âlemine geçen bir kulun kalbinde, Hak yakınlığı bulut, bakışları şimşek, yaptığı öğütler ise o yakınlığın yağmurudur. Konuşmaları, kalbinde olanı haber verir.

Dili, bazı kere marifet divitine koşar ve ilim deryasına dalmak isler. Sebebi, ilim ve marifet deryasının bizatihi kendi oluşudur. İçin de ateşler yanar, her kelâmı, her bakışı kalbindeki şimşeğin tezahürü olur. Gerek bakışı, gerekse kelâmı, Hak tarafından geldiği için kavi temele dayanır.
* * *

Hoşgeldin 11 Ayın Sultanı Ramazan-ı Şerif

Mahya

13. Meclis “Ey evlat! Allah’ın rahmeti boldur; ümit kesme, herkese yeter. Sana da yeter.”


* * *
Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyururlar: “Cahile bir defa yazıklar olsun, âlime yedi defa…” Cahile bir defa. Sebebi, bilgisiz kalışı. Âlime yedi defa. Sebebi, o bildiği ile iş tutmayışı. İlmin bereketi ondan uzaktır, yalnız vebalini yüklenmiştir.

Öğren, sonra amel et. Sonra halkı bir yana at, Hak’la ol. Hak sevgisini kalbine yerleştir. Hak’la olma arzusu ve O’nun sevgisi sen de ciddî bir hâl alınca, Mevlâ seni kendine yaklaştırır. Kendi öz var lığına iletir, orada yok eder. Sonra O dilerse seni halka teşhir eder, arzu buyurursa halk arasına katar. Dünyalık nasiplerini bol bol al mak için her varlığı sana iletir. Rüzgârları sana emirle gelir. O’nun bilgisi seni kuşatmıştır. İşlerine halk da muttali olur. Bunlar kendi varlığını bıraktığın anda gelir. O’nunla halka karışırsın, seninle değil. Nefsin şomluğu ölür. Tabiat zararlı hâlini yitirir. Her şey sana bol gelir. Nefis, hevâ ve tabiat onlardan kısmet alamaz. Kalbin daima Hak’la olur.

* * *

İşitiniz ve tutunuz. Ey Hakk’ı bilmeyen cahiller, Allah’ın sevdiği kulları anlamıyorsunuz. Her şeye kötü gözle bakmayınız.

Hak daima Hak’tır ve O’dur. Batıl sizsiniz! Ey halk! Hak sırda dır, kalpte ve mâna âleminde yaşar. Batıl ise, nefiste, hevâda, tabiî istek ve Hak’tan gayri şeylerde bulunur.

Şu kalp Hakk’a yakın olmadıkça felah bulamaz. Hak Aziz’dir, Celil’dir. Evveli, âhiri yoktur.

Boşuna sıkışma, zavallı içi bozuk, yanında hayır diye bir şey yoktur. Dediğim hâllerden sende bulunmaz. Sen, ekmeğin ve katığın kölesisin. Helvaya kulsun. Emrinde bulunduğun efendinin ve atın bendesisin. Doğru olan kalp, halkı bir yana atar, Hakk’a doğru yolculuğa başlar. Yollarda bir şeyler görse, selâm verir geçer.

İlmiyle âmil olanlar, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in varisleridir. Geçmişteki büyüklerin vekilleridir. Arta kalan halk ise onlara yardımcıdır. Onlarla iş yaparlar. Dinin gereklerini onların vasıtası ile yerine getirirler. Onlara iyiliği, kötülüğü söylerler. Cümle halk o sev gili kulların emrine hazır bekler.

O büyük insanlar, kıyamet günü peygamberlerin yanında bulu nur. Rabbleri tarafından peygamberlere ne verildi ise onlara da veri lir.

İlmi ile amel etmeyenin cezası büyüktür. Bunu Hak Teâlâ bize şu âyeti ile haber veriyor: “Onun misâli, üzerine kitap yüklenen himara (eşeğe) benzer.” (el-Cum’a, 62/5)

Himar, kitaptan ne anlar? Yalnız yükünü taşır ve yorulur. Bir kimsenin ilmi çoğalınca, Allah’tan korkusu da çoğalmalıdır. Bilgi çoğaldıkça Hakk’a karşı itaat ve ibadet de artmalıdır.

* * *

Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Allah korkusundan göz yaşın akıyor mu? Hani çekinmen? Korkun ve günahları itirafın nerede kaldı? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? Onu Hak tarafına çağırmak nerede kaldı? Bunlar sende yok. Bütün derdin; cübbe, sarık, yemek ve evlenmek, dolaşmak, mağazalara girip çıkmak. Halkla oturup bol bol sohbet etmek.

Gücünü bu gibi şeylerden beri kıl. Onlardan sana gelecek bir kısmet varsa gelir, üzülme. Kendini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun. Hırs ağırlığı seni almaz. Bu kadar sıkıntıdan sana ne kalacak? Sadece bir yorgunluk.

* * *

Ey evlat! Huzurun boş, iyi değil. Kötü huylarından hasıl olan pislik henüz temizlenmedi. Seni ne yaparım, kalbin sıhhatli değil, on da tevhid filiz vermedi. Onda ihlâs sıhhat bulamadı.

Ey uykudakiler, sizi unutup uykuya dalmayan biri var. Ey ka çanlar, sizden kaçmayan ve daima beraber olan bir Şah var. Ey unut kanlar, sizi unutmayan bir Mevlâ var. Ey terk edip gidenler, sizi terk etmeyen bir Mevlâ bulunuyor.

Ey Allah’ı, Rasûlü’nü ve geçmişteki büyükleri unutanlar, sonra dan gelecek olan üstün varlıkları anmak istemeyenler, siz uzayıp giden bir ayrık otu misalisiniz. Ağaçtan yontulan yongaya benzersiniz. Sizi kim neylesin, bir şeye yaramazsınız?

“Rabb’imiz, bize dünyada iyilik ver, âhirette iyilik ver, bizi ateş azabından koru.” (el-Bakara, 2/201) Âmin!

9 Meclis “Ey ademoğlu, iyi komşundan utandığın kadar, benden de utan”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyuruyor:

“Allah sevdiği kimseyi üzmez; ama tecrübe için bazı bela verir.”

İman sahibi odur ki, bu bela geldiği zaman sabreder. Allah, yararsız hiç bir bela indirmez. Her bela bir iyiliğin öncüsüdür. Bu iyilik ya dünya için veya âhiret için olur. İmanlı kimse belaya sabırla karşı koyar. Allah gönderdiği için razı olur. Rabb’ini itham etmez. “Niçin geldi?” diye çıkışmaz.

Mü’min, inandığı ile uğraşır. Bu uğraşmak, imanlıya belayı hatırlatmaz.

Ey dünya ile uğraşanlar, onu bırakın. Söz etmeyin. Yalnız dille konuşuyorsunuz, kalbinizle konuşmuyorsunuz. Allah’tan kaçmaktasınız. O’nun yüce kelâmını dinlemek işinize gelmiyor. Peygamber’in sözleri hoşunuza gitmiyor. Peygamber’e uyanları da tanımıyorsunuz. Hâlbuki, bunlar Allah’ın halifesi ve Peygamber’in varisleridir; sizi hiç bir şey ikna edemiyor. Nedir bu hâliniz? Kadere de inanmıyorsunuz. O kaderi yapanla da niza çıkarıyorsunuz.

Kulların verdiği ile yetinmektesiniz. Hakk’ın vergisi sizi ilgilendirmiyor. Bu durumda Hak katında sizin bir sözünüz bile işitilmez. İyiler de sizi dinlemez. Ta ki tevbe edesiniz ve bu tevbenizde de ihlâs sahibi olasınız. Yapmamayı kararlaştırdığınız yanlış işi bir daha yapmadığınız takdirde sözünüz dinlenir, hatanız bağışlanır. Bundan sonra kadere uymalısınız. Allah’ın vermiş olduğu hükümlere boyun eğmelisiniz. Bu hükümler aleyhinize bile çıksa, yine hoş karşılamanız gerekir. Gerekirse, zillete atılırsınız, aziz de olabilirsiniz. Zengin olmanız da mukadder olabilir, fakir de olabilirsiniz. Afiyet de gelir, hastalık da… Hepsi O’nun emri ile olur. Allah, yaptığının hesabını vermek zorunda değildir. Sana sevimsiz olan, O’nun için sevimli olabilir.

* * *

Ey cemaat! Uyunuz, size de uyan olur. Kaza ve kadere boyun eğin, hizmetinizi eksik etmeyin. Hükümlere razı olursanız, öyle olursunuz. Nasıl olursanız, öyle de idareciler bulursunuz. Nasıl çalışırsanız, öyle karşılık görürsünüz.

Hak, Azîz’dir, Celîl’dir. Kullara zulmetmez. Az iyiliğe çok mükâfat verir. Temiz ve doğru olan, kötü olarak anılmaz. Doğruya hiç bir zaman “yalancı” ismi verilmez.

Ey evlat! Hizmet edersen, sana hizmet edilir. Uysal olursan, kafa tutanın olmaz. Azîz ve Celîl olana hizmetçi ol. Şu dünyanın sahte sultanlarına hizmet etmekle eline ne girer? Onlar ne fayda verir, ne de zarar getirir. Şimdiye kadar, sana ne verdiler? Kendi yararlan için ne yaptılar? Hangisi ölümü geri çevirebildi? Kısmetinde olmayanı, bir tanesi sana verebiliyor mu? Hakk’ın sana nasip etmediği şeyi sana vermeye kimin gücü yeter? Ellerinden çıkan bir iyiliği çevirmek onların haddi mi? Yapabiliyorlar dersen, iman sahibi olmadığın meydana çıkar.

Bilmiyor musun, veren yoktur, alan olmaz, zarar getiren olmaz, iyilik veren bulunmaz, sonu öne, önü de sona alan yoktur; ancak bunları Allah yapabilir. Bunları bildiğini söylersen, sana sorarım: Bildiğin hâlde nasıl başkasını Mevlâ’ya tercih ediyorsun?

Yazık sana, âhireti dünya ile nasıl kirlettin? Mevlâ’nın itaatini, nefsin itaati ile nasıl karıştırdın? Halkı Hakk’a nasıl kattın? Bir yandan takva dâvası, bir yandan da Hakk’ı kullara şekva! Olur mu, yaptığını sen de beğenmedin değil mi?

Bilmez misin, Allah muttakîleri esirger. Onlara yardım eder. Kötülükleri onlardan def eder. Çeşitli bilgiler öğretir. Nefislerini tanıtır. Onların kalplerine bakar, bilmedikleri taraftan rızıklar verir. Allah Teâlâ bazı kitaplarında şöyle buyurmuştur:

“Ey Âdemoğlu, iyi komşundan utandığın kadar, benden de utan.”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz de buna benzer bir hadîs-i şerif beyan eylemiştir:

“Bir kul, hata işleyeceği zaman, kapılarını kapar, perdelerini çeker, kullardan saklar; ama ona şöyle hitap edilir: Ey Âdemoğlu! Beni, görenlerin en küçüğü yaptın! Hâlbuki hepsinden önce Beni düşünmeliydin.”

. kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »
%d blogcu bunu beğendi: