18 Bin Alemin Muharrem Ayı Mübarek olsun

KUTBÜZZAMAN SEYYİD MUHAMMED SIDDIK HAŞİMİ HAZRETLERİ BUYURDU Kİ: ALLAH’IN MELEKLERİN VE 18 BİN ALEMİN MÜMİNLERİN GALİBİYETİ, ŞEYTANIN VE ONA TABİ OLANLARIN MAĞLUBİYETİDİR MUHARREM AYI.

MUHARREM AYININ ILK 10 GÜNÜ BOYUNCA BU NAMAZA DEVAM ETMENIN BÜYÜK ECRININ OLDUGU SILSILEMIZ BÜYÜKLERINCE RIVAYET EDILMISTIR.

NAMAZA ŞU NIYETLE BAŞLANIR:

„YÂ RABBÎ, BIZI YETIŞTIRMIŞ OLDUĞUN BU SENEYI, HAKKIMIZDA MÜBÂREK KILMAN; AFV-I ILÂHÎNE, FEYZ-I ILÂHÎNE MAZHAR KILMAN, DÜNYEVÎ VE UHREVÎ SAADETLERE NÂIL EYLEMEN IÇIN; ALLÂHÜ EKBER“

REK’ATTE: 1 FÂTIHA-I ŞERÎFE,12 İHLAS, DİĞER REK’ATTE 1 FÂTIHA-I ŞERÎFE,11 İHLAS AZALTARAK OKUNUR.

MUHARREM AYI BOYUNCA 40 TANE İHLAS VE 40 TANE AYETEL KÜRSİ OKUNMALIDIR

Muharrem (Yılbaşı) Gecesi 1 Muharrem 1436- 25 Ekim 2014 Cumayı Cumartesiye Bağlayan Gece

hicri
Muharrem ayı, hicrî senenin birinci ayıdır. Bu ayın birinci gecesi, akşam ile yatsı arasında (yâni Zilhicce’nin son gününü, Muharrem’in birinci gününe bağlayan gece) Allah rızası için 2 rek’at namaz kılınır. Muharrem ayinin ilk 12 günü boyunca bu namaza devam etmenin büyük ecrinin oldugu silsilemiz büyüklerince rivayet edilmistir.

Namaza şu niyetle başlanır:

„Yâ Rabbî, bizi yetiştirmiş olduğun bu seneyi, hakkımızda mübârek kılman; afv-ı ilâhîne, feyz-i ilâhîne mazhar kılman, dünyevî ve uhrevî saadetlere nâil eylemen için; Allâhü Ekber“

Her iki rek’atte: 1 Fâtiha-i şerîfe,12 Âyetü’l-Kürsî, okunur. Namazdan sonra:

12 defa:

لاَ اِلهَ اِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْيِى وَيُمِيتُ وَهُوَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ

Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh. Lehül-mülkü ve lehül-hamdü yuhyî ve yümît. Ve hüve hayyün lâ yemûtü biyedihil-hayr. Ve hüve alâ külli şey’in kadîr

12 İstiğfâr-ı şerîf

(Subhanallahi vebi hamdihi. Subhanallahilazim estagfurullah) ,

12 Salevât-ı şerîfe

(Ya habibel kulub,ya tabibel kulub. Minel ezeli ilel ebedi adede ma fi ilmillah)

okunup duâ yapılır. Duâda, geçmiş senenin günahlarının afvı ve yeni seneye günahsız girmek için ilticâ edilir.

bu namazi kilalim

Muharrem Ilk 12 Gün Oruç Tutmak

Muharrem ayının birinden onuna kadar 12 gün oruç tutmak ve 10’uncu gün aşûre pişirmek fazîletli ibâdetlerdendir. Bu ibadeteleri yerine getirenlerin. Cenab-i Hakkın rizasina, Peygamberler güneşi Muhammed Mustafa Habibullah ve onun kutlu neslinin sevgisine mazhar olacagi rivayet edilmektedir.

Bu 10 günlük orucu tutamayanlar, mümkünse 8, 9 ve 10’uncu günleri oruç tutmalıdırlar.

Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz 9’uncu günü seferde bulunuyorlardı. O bakımdan yalnız 10’uncu günü oruç tutmuşlar ve sağ olursak gelecek sene 9’uncu günü de tutarız“ buyurmuşlardır.

Muharrem’in 9 ve 10’uncu geceleri birer tesbih namazı kılmalıdır.

TESBİH NAMAZIN KILINIŞINI ÖĞRENMEK İÇİN TIKLAYIN

. kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

Muharrem Ayında Önemli Olaylar

“Şehrullahi’l-Muharrem” olarak meşhur olan, yani “Allah’ın ayı Muharrem” olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır.

Allah’ın ayı, günü ve yılı olmaz, ancak Allah’ın rahmetine ermenin önemli bir fırsatı olduğu için Peygamberimiz tarafından bu şekilde ifade edilmiştir.
Âşura Günü ise Muharrem’in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır. Bugünde Cenâb-ı Hak on peygamberine on çeşit ikramda bulunmuş ve kudsiyetini arttırmıştır. Bu günlerde oruç tutmak çok faziletlidir.
Hicrî Senenin ilk ayı olan Muharrem ayının 10. günü Âşura Günüdür. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin ikinci âyeti olan “On geceye yemin olsun” ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem’in Âşurasine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)

Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir.

Bugüne “Âşura” denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir. Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa’ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem’in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud’un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub’un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.
(2)
Hz. Âişe’nın belirttiğine göre, Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi.
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir. Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü, Cenab-ı Hakkın bugünlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair hadisler mevcuttur.
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Muharrem ayı ve Âşura Günü, Ehl-i Kitap olan Hıristiyan ve Yahudiler tarafından da mukaddes sayılırdı. Nitekim, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Medine’ye hicret buyurduktan sonra orada yaşayan Yahudilerin oruçlu olduklarını öğrendi.
“Bu ne orucudur?” diye sordu.
Yahudiler, “Bugün Allah’ın Musa’yı düşmanlarından kurtardığı Firavun’u boğdurduğu gündür. Hz. Musa (a.s.) şükür olarak bugün oruç tutmuştur” dediler.
Bunun üzerine Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam da, “Biz, Musa’nın sünnetini ihyaya sizden daha çok yakın ve hak sahibiyiz” buyurdu ve o gün oruç tuttu, tutulmasını da emretti.(3)
Aşûra günü yalnız ehl-i kitap arasında değil, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
“Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine’ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı.” ‘Buhari, Savm: 69.
O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. “İsteyen tutar, isteyen terk edebilir” buyurdu.(4) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.
Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.
Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:

“Ramazan’dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?”
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, “Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir” buyurdu.(5)
Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum.”(6)
“Ramazan ayından sonra en faziletli oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur”(7) hadis-i şerifi ise, bu günlerde tutulan orucun faziletini ifade etmektedir.
Bu hadisin açılamasında İmam-ı Gazali, “Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir” demektedir.
Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem’in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.
Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü’minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.
Bîr hadiste şöyle buyurular: “Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder.”(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. 61. hicret yılının Muharrem’ine ait 10. gününde Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ’da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin’i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.

Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah’ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü’min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez. Çünkü meydana gelen bütün olaylar ezelî takdirin bir hükmüdür. Bu açıdan bunu bir “yas merasimi” haline dönüştürmek ehli-i sünnetin itikat ve inancına aykırıdır.
1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) Ibtıı Mâce, Siyam: 31.
4) Müslim. Siyam: 117.
5) Tîrmizî. Savm: 40.
6) A.g.e., Savın: 47.
7) İbni Mâce. Siyam: 43.
8) İhyâ, 1:238
9) et-Tergîb ve’l-Terhİb, 2:116.

ibadet kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

37. Meclis “Eğer iyilik yaparsanız kendiniz için olur; kötü olursanız yine size… ( İsra-17/7)”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifi, içinde yaşadığımız âlem için büyük mânalar taşır: “Hastaları ziyaret ediniz. Cenaze törenlerinde hazır bulunmaya gayret ediniz. Çünkü bunlar bu âlemin ötesinde bir başka âlemin varlığını hatırlatır.”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, bu kelâmı ile “Âhireti düşününüz” demek istiyor.

Hâlbuki siz ondan kaçmaktasınız. Önünüzde peşin serilen şey leri bekliyorsunuz. Ve önünüzde hazır olan şeylerle avunmak sevdasındasınız. Yakında her şeyle aranız açılacak, ayrılacaksınız. Bu ayrılış size danışılmadan yapılacak. Sizi ferahlandıran cümle eşya yürüyüp gidecek, giderken sizden izin de almayacak. Göçtüğünüz âlemde yorulacaksınız. Yüzünüze bakan olmayacak, öbür âlemin güçlükleri sizi yoracak. Ferah yüzü göremeyeceksiniz. Bunların sebebi, öbür âlemi hatıra getirmediğiniz oldu.

Ey zavallı, uyan! Çünkü sen yalnız dünya için yaratılmış değil sin. Asıl yaratılış sebebin öbür âlemdir.

Ey gafil, sana lazım olanı ara. Sana öbür âlem lazımdır. Hâlbuki bütün gayretini bu âleme harcadın. Şehvet ve lezzet seni yıktı. Paranı gizli tuttun. Duygularını oyuncaklara verdin. Hâlbuki ölüm, “İşlerim sıkıştı, yakında başına çökeceğim” diyor.

Asıl anılacak ise öbür âlemi anlatan şeydir.

Ölüm alâmetleri, çeşitli şekilde sana göründü; sen hiç birini an lamak istemedin. Saçların ağardı, korktun, kopardın veya beyazla nan saçlarını siyaha boyadın. Bunları şimdi yaparsın, ama ecel gel diği zaman ne yapacaksın? Ölüm meleği; yardımcıları ile başına çöktüğü zaman hangi gücünle onları atman kabil olur? Onları yol cu etmen kabil oldu diyelim, tükenen rızkını nasıl telâfi edeceksin?

* * *

Boş hevesleri bir yana at. Dünya çalışmak üzerine kurulmuştur. Çalışan kazanır. Ücretini bol alır. Çalışmadığın takdirde sana bir şey vermezler. Bu dünya, çalışmak, sabırlı olmak dünyasıdır. Bu âlem, insanı yorar, rahat öbür âlemde başlar.

İman sahibi bu âlemde nefsini yorar. Şüphesiz öbür dünyanın iyiliği de ona gelir. Ama sen onun gibi yapmadın. Acele ettin. Burada rahat aradın. Tevbe etmedin. Bugün, yarın derken, hataları uzattın gitti. “Hele bir daha keyif çatayım, sonra bırakırım” dedin; fakat aradan yıllar geçti. Ama sen ne uyandın, ne de hataları bırakabildin. Ömrün de bitti, tükendi; pişman da oldun, ama iş işten geçti.

Her ne zaman ki, uyanıp öğüt tutup tasdik ettiysen olmadı. O nasıl uyanış ve nasıl öğüt tutuş bilmem; bir türlü olmuyor.

Yazık, ömür duvarın çatladı; belki de yıkılmak üzere. Ey aldanmış, hayat duvarın yıkılmak üzere. Bunu sen harabeye çevirdin. Aslını değiştirdin. Perişan oldun. Hâlini değiştirdin, öbür âlemi iste. Ayakların istikameti öbür dünyaya dönsün. Ayak deyince toprağa bastığın ayak aklına gelmesin, öbür âleme ileten ayak, iyi iş tut maktır. Onları yap. Dünya mallarını öbür âleme sal. Oraya gittiğin zaman fazlası ile bulursun.

Ey dünyanın aldattığı adam! Ve ondan başka hiç bir şeyle meş gul olmayan kimse! Kervanı bırakıp hizmetçilerle meşgul olan adam, yazık sana; öbür âlemin işleri böyle görülmez. Onu ararken kalbini buraya vermek yakışık almaz. Dünyalık işleri at. Atarsan kalbine öbür âlemin nasıl yerleştiğini görürsün. Dünya ırak olup kal bini âhiret sevgisi istilâ edince Hak yakınlığı sana sesini duyurur. O ses gelince âhiret de yolcu olur. O da giderse, eski hâllerini arama; Hak yakınlığını ara, O’nu bulursan kalp sağlığını bulursun, iç âle min o kez temizlenir.

* * *

Ey evlat! Kalbin sıhhat bulursa ilâhî bilgi ona öbür âlemde şa hitlik eder. Hak ilmine sahib olanlar da sana şahit olurlar. Senin kendi iyiliğin için şehadet etmene lüzum kalmaz. Hem davacın, hem de şahidin kendiliğinden olur. Bu hâlinle dağlar gibi olursun. Fırtı na, kasırga seni yerinden oynatamaz. Atılan oklar seni yere seremez. Yaratılmışları görmek seni Yaratan’dan alamaz. Onlarla karışıp otur mak, seni bulunduğun hâlden çekemez. Hiç bir tırmalama kalbini gıdıklayamaz. Ve hiç bir keder, iç âlemini bozamaz.

* * *

Ey cemaat! Yaratılmışın ikbali temennisi ile tutulan her şeyi bırakınız. Halkın dönüşünü bekleyen, Allah’tan kaçan kul, Allah’ın nimetlerine düşmandır. İyiliği inkâr yolunu o tutar. Melun olan o olur. İlâhi nurdan perdelenen o kimsedir.

Halka kalbini kaptırma. Onlar kalbini söker alır; hayır bırakmaz lar. Dinini çalarlar. Kendilerini Hakk’ın ortağı tanıtırlar. Yaratan’ın, besleyenin büyüklüğünü unuttururlar. Seni senin için istemezler, kendileri için isterler. Hâlbuki Aziz ve Celil olan Hak, seni senin için diler. Seni senin için arayana talip ol. Onunla meşgul ol. İyiliğin için arayanın olmak, şahsî menfaati arayandan daha iyidir. Eğer aramak icap ederse ara, ara. Her şeyi onda bul. Kullardan bir şey umma.

Allah’ın en sevmediği yaratık, yaratılmışlara avuç açandır. Yardımı Allah’tan iste. Asıl zengin O’dur. Halkın hepsi çaresizler grubudur; hepsi O’na muhtaçtır. Halk, ne kendine ne de başkalarına bir fayda temin edebilir. Zarar da vermesine imkân yoktur.

O’nun sevgisini ara. O ezelden beri seni arar. O’nu dilersen mürid olursun, murad O’dur. Kabiliyetin varsa sen de murad olabilirsin. Bu kez mürid O olur. Yavru önce annesini arar. Büyüyünce annesi onu ister. Hak Teâlâ sağlam iradeni bilirse seni diler. Doğru olarak sevgine inanırsa seni sever. Yoluna deliller salar. O deliller, seni ya kınlığa götürür.

Nasıl iflah olabilirsin; nefsin, tabiî arzuların ve şeytanî duyguların elini kalp gözüne saldırttın. O elleri kalbinden ırak eyle ki, eş yayı olduğu gibi görebilesin. Nefsini cihadla, muhalif olmakla bertaraf et. Tabiat ve şeytan elini bir yana bırak ki, Hakk’ı bulasın. Bu elleri parçalarsan perdeler sana açılır. Rabb’inle aranda hicab kalmaz. Hak’tan ayrı şeylere onun varlık gözüyle bakarsın. Nefsini olduğu gibi görürsün. Başkalarını yine öyle seyredersin. Nefsin hata arını görür, bırakırsın. Başkalarının kötülüğünü anlar kaçarsın.

Bu duyguları benliğinde duyarsan ilâhî nura yakın olursun. Ora da sana gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insanın bu maddî duygu ile sezemediği şeyler vardır.

Bu hâlden sonra kalp kulağın iyi şeyler işitir. Sır gözün parlak olur. Basiretin açılır. Onlara nurdan kisveler giydirilir. Keramet süsü takılır. Hak saltanatı ile sana sultanlık verilir. Velayet derecesine çıkarsın. Hak Teâlâ sana yardımcı olur. Her mülk emrine girer. Ar tık seni rahatsız eden bir mahlûk çıkmaz. Her şey kalbine bekçi olur. Melekler sana hizmete gelir. Hak Taâlâ, sana peygamber sevabı verir; onların ruhaniyetini gösterir. Yaratılmışların her gizli tarafı sa na ayan beyan görünür.

* * *

Ey evlat! Bu makamı ara. Asıl gayen anlattığımız şey olsun. Dünyayı aramayı bırak. Dünya seni doyurmaz. Bir alırsan beş daha istersin. Hakk’ın gayri nesneler, senin manevî huzursuzluğunu gidermez. Hak’la ol; seni O’nun nuru doyurur. İlâhî varlığın nuruna erince her şeyi bulmuş olursun. Dünya ve âhiret zenginliğini de bu lursun.

Ey gafil, seni isteyeni iste. Seni seveni sev. Sana iştiyak duyana âşık ol. Hak Teâlâ’nın kelâmını işitmedin mi? “Allah onları sever; onlar da Allah’ı severler.”(el-Mâide, 5/54) Yine bu mevzu ile alâkalı şöyle bir kudsî hadîs vardır: “Ben size kavuşmayı daha çok arzularım.”

Yaratan, seni ibadet için yarattı. Neden oyuncakla oynarsın? O, seni kendine arkadaş etmek ister. Başkalarını neylersin? Hak’ tan gayri ile uğraşma. Kalbine Hak sevgisinden gayrisini koyma. Hak’tan gayrisini sevecek olursan, şefkat ve merhamet duygusu ile sev. Nefsin her şeyi sevmesi caiz olur. Ama kalbin ve sırrın Hak’tan gayrini sevmesi ve bağlanması asla caiz olmaz. Âdem Peygamber kalbi ile cenneti sevdi, ondan ayrıldı; oradan atıldı. O, daimî kala cağını sanıyordu. Hâliyle sevgi bahane edilip başka sebep gösterilmedi. Başka yollardan atıldı. Meyve bahane oldu. Sonra kalbi Hav va’ya meyletti; hayli zaman da ondan ayrı kaldı. Aralarında üç yüz senelik yol uzaklığı oldu. Biri Serendip’te, biri Cidde’de yaşadı. Bu mesafe aslında azdır. Üç yüz sene değildir. Ama Hakk’ın yardımı olmasaydı, üç yüz değil, üç bin yılda dahi buluşmak kabil olabilir miydi?

Yakup Peygamber kalbini oğluna bağladı. Araları açıldı; uzak lara düştüler. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in kalbi az da olsa Âişe anamıza meyletti, aralarında geçen macera onları bir müddet ayır dı. Bühtanlar atıldı, iftiralar oldu. Günlerce onu görmeden yaşadı.

* * *

Nefsini bırak, Hak’la meşgul ol. Hak’tan gayri şeylerle meşgul olma. Kimse ile ülfet etme. Kalbine yaratılmışlar sokulmuşsa onları bir yana at; Hak sevgisini yerleştir.

Ey battal ve tembel kişiler ve ey sözümü kabule yanaşmayan ki şiler, kabul ederseniz sizin için, etmezseniz gene sizin için. Yıkılmaz ve perişan olmak sizi bekler. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Nefsin yaptığı iyi olursa kendisi içindir, kötü olursa yine ken di aleyhine olur.” (el-Bakara, 2/286)

Yine buyurdu: “Eğer iyilik yaparsanız kendiniz için olur; kötü olursanız yine size…” (el-İsrâ, 17/7)

Bunlar şimdi pek bilinmez. Hepsi yarın meydana çıkar. Yapılan iyi işlerin neticesi, cennet olur. Kötü işlerin sonucu ise cehennem…

Yaptığınız işleri dikkatle yapmalısınız. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in şu hadîs-i şerifi ne kadar hoştur: “Yiyecek verirseniz, Allah’ın emrini bilen kişilere veriniz. Giyecek vereceğiniz zaman, Allah’a inanmış kimseleri seçiniz.”

İttika sahibi olana dünya işinde yardımcı olursan daha rahat kulluk yapar. Yaptığı işin bir misli sana ecir verilir. İman sahibine yedirirsen yine sana yaptığı amel misli mükâfat verilir.

İman sahibinin üzerinden dünyalık bir yükün kaldırılması çok önemlidir. İmansız ve riyakâr kişilere yapılan her iyilik de aynı şekilde mukabele görür. Yardım edersen kötülük yapması için yapmış olursun. Aynı şekilde sana da kötülük yapılır. Yaptığı şerli işler bir gün senin başında patlar.

* * *

Ey cahil! İşlerini bilgi ile yürüt. Bilgisiz işte hayır yoktur. Bilgi nin olmadığı yerde ne iman, ne de ikan olur. Öğren ve çalış. Bunu yaparsan, dünya ve âhiretin kurtulmuş olur. İlim tahsil edip amel et meye dayanmayacak kadar sabrın yoksa nasıl kurtulabilirsin? Sabırlı ve anlayışlı ol. İlmin hepsini birden kavraman kabil değildir. Bütün varlığını ilim yoluna harcarsan ancak bir parça öğrenebilir sin.

Büyüklerden birine ilmi nasıl tahsil ettiği ve tahsil yolunu nasıl bulduğu soruldu. Cevap verdi: “Kuşların erken kalkması, devenin tahammülü, domuzun hırsı, köpeğin yaltaklanması üzerimde derin tesirler yaptı. Onları gördüm, bir hayvan oldukları hâlde yaptıkları işe baktım. Ben de insanım, onların hareketinden ibret aldım. Kuş gibi erken kalktım. İlmin bütün ağırlığını çektim. İlme karşı bir ihtiras duydum. İlim sahiplerinin kapısında günlerce yalvardım.”

Ey ilim talep eden, işit bu sözleri. O büyük zâtın kelâmını iyi dinle. Bilgi ve kurtuluş istiyorsan böyle yap. İlim hayat, ilimsizlik ölümdür. İlmi ile âmil olana ve bilgiyi öğretmek için sabredene ölüm yoktur; maneviyatı ölmez. Hak Teâlâ’nın ilim sıfatına iltihak eyler. Hayatı onunla devam eder.

Allah’ım, bize bilgiyi ve ihlâsı nasib eyle. Âmin!

KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN…

Allah`a teslimiyetin nişanesi olan Hz İbrahim ve İsmail Aleyhisselamullahların, şahsı manevisinde tüm insanlığın KURBAN BAYRAMINI Kutluyoruz.

TEŞRİK TEKBİRİNİ UNUTMAYINIZ

Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi’l-hamd

Teşrik Tekbirleri!!!

Teşrik, doğuya doğru gitmek, parlamak, eti güneşe sermek demektir.

Teşrik tekbiri, Kurban bayramı günlerinde farz namazlardan sonra getirilen tekbirlerdir. Kurban Bayramının ilk gününe “yevm-i nahr”, diğer üç güne ise “eyyâmü’t-teşrîk (teşrîk günleri)” denir. Bayramdan bir gün önceki güne de “arefe günü” denir.

Arefe günü sabah namazından itibaren bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar, yirmiüç farz namazının arkasından birer defa

“Allahu ekber Allahu ekber, Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber. Allahu ekber ve lillahi’l-hamd” diye tekbir getirilir ki, buna “teşrîk tekbiri” denir. Anlamı şöyledir: “Allah herşeyden yücedir, Allah herşeyden yücedir. Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah herşeyden yücedir, Allah herşeyden yücedir. Hamd Allah’a mahsustur”. Tekbirlerin bu şekli Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ûd (r. anhümâ)’ya dayanır.

Teşrîk tekbirlerinin başlangıcı Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etme olayına kadar uzanır. İbrahim (a.s), gördüğü sahih rüya üzerine oğlunu Allah yolunda kurban etmeye karar verir. Kurban hazırlıkları sırasında Cebrail (a.s) gökten buna bedel olarak bir koç getirir. Dünya semasına ulaştığında yetişememe endişesi ile Cebrail (a.s); “Allahu ekber Allahu ekber” diyerek tekbir getirir. İbrahim (a.s) bu sesi işitince başını gökyüzüne çevirir ve onun bir koçla geldiğini görünce; “Lâ ilâhe illâllahu vallahu ekber” diye cevap verir. Bu tekbir ve tevhîd kelimelerini işiten ve kurban edilmeyi bekleyen İsmail (a.s) da; “Allahu ekber velillâhi’l-hamd” der. Böylece kıyamet gününe kadar sürecek büyük bir sünnet başlatılmış olur (es-Saffât, 37/102, 107; İsmail” maddesi; el-Mavsılî, el-İhtiyar li Ta’lîli’l-Muhtar, Kahire (t.y), I, 87, 88).

Tekbirlerin yirmiüç vakit okunması Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’e göredir. Fetvâ da buna göre verilmiştir. Ebû Hanîfe’ye göre, teşrîk tekbirleri arefe günü sabah vaktinden, bayramın ilk günü ikindi vaktine kadar olan sekiz vakit farz namazlarının arkasından getirilir.

Teşrîk tekbirleri birçok fakihe göre vaciptir. Bazılarına göre ise sünnettir. Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’e göre farz namazlarını kılmakla yükümlü olanlara bu tekbirler vaciptir. Bu konuda tek başına kılanla, imama uyan, yolcu ile mukim, köylü ile şehirli, erkekle kadın eşittir. Böyle teşrîk tekbirleri cemaatle de, yalnız başına da eda edilir. Kaza da edilebilir. Erkekler tekbiri açıktan, kadınlar ise gizlice getirir. Vitir namazı ile bayram namazları sonunda tekbir getirilmez.

Ebû Hanîfe’ye göre, teşrîk tekbirlerinin vacip olması için yükümlünün hür, mukîm ve erkek olması ve farz namazın cemaatle kılınmış bulunması şarttır. Bu yüzden yolcu, köle, kadın ve tek başına namaz kılana bu tekbirler vacip olmaz. Ancak bu sayılanlar imama uyarlarsa, cemaatle birlikte tekbir alırlar. Cuma ve bayram namazı kılınmayan küçük yerleşim merkezlerinde de teşrik tekbiri getirilmez ve cuma günü öğle namazını cemaatle kılan özürlü kimselere de vacip olmaz.

Bir yılın teşrîk günlerinde kazaya kalan bir namaz, yine o yılın teşrik günlerinden birinde kaza edilse, sonunda teşrik tekbiri alınır, fakat başka günlerde veya başka yılın teşrîk günlerinde kaza edilse, teşrîk tekbiri alınmaz.

Bir namazda sehiv secdesi, teşrîk tekbiri ve telbiye bir araya gelse, önce sehiv secdesi yapılır, sonra tekbir alınır, daha sonra da telbiyede bulunulur (telbiye için bk. “Hacc” maddesi).

. kategorisinde yayınlandı. Leave a Comment »

39. Meclis “Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse, cehaletle iş tutarsa, yıktığı yaptığından çok olur.””

Dünya ve âhirette mülk istersen cümle varlığını Allah yoluna harca. O kez, emîr ve reis olursun. Bu hâlin, kendi özünde her zaman, başkaları için de zamanla olur.

Sana nasihat ediyorum; nasihatimi iyi dinle: Beni tasdik edersen, doğruluğunu ilân ederim. Yalan ve iftiralar atacak olursan, yalancı olduğunu tasdik ederim, bir daha kurtulman kolay olmaz. Her zaman yaptığının karşılığını bulursun.

Benden hasta hâline şifa al; aldığın ilâcı kullan. Şuna katî olarak inan: O ilâçla afiyet hâlini bulabilirsin.

Geçmiş insanlar, bir iyi kul bulmak için şarkı garbı dolaşırlardı. Bu dolaşma, gönüllerini açtırmak içindi. Bir tane bulacak olsalardı hemen manevî hastalıklarına şifa ister, alırlardı. Hâlbuki bugün sizin öyle bir şey aradığınız yok. Aramak değil, kapınıza dahi gelse, kovar oldunuz. Çok sevmeniz icap ederken bilgi sahiplerine ve fıkıh âlimlerine öfke duyarsınız. Şeriat bilgini olanlar velî kullardır; edep ve terbiyeyi onlar öğretir.

Şüphesiz, elinizde hiçbir ilâç durmuyor; benim bilgim, tıbbî tec rübem sana ne fayda sağlar? Sana her gün bir temel kurarım, hemen yıkarsın. İlâç vasıflarını sayarım, ne çare ki, kullanmayı bir türlü istemezsin. Sana: “Şu lokmada zehir gizlidir” derim, ama yemeye çalışırsın. “Şunu ye, onda şifa vardır” derim, ondan kaçarsın.

Daima bana muhalefet etmektesin. Aksine şifalı şeyleri iter, zehirli şeye el atarsın. Yakında mâna yapında hâlin açığa çıkacak, iman hâlin de kendini gösterecek.

Sana nasihat ediyorum: Beni paslı kılıcınla bertaraf etmeye yeltenme. Senin ayrılıp gitmeni istemiyorum. Bir kimse Allah’la olursa onu kimse ürkütemez. Ne cin tayfası, ne de yırtıcı hayvanlar. Hiç biri o büyük zâtı korkutamaz. Hiçbir yaratık o kişiye dokunamaz.

İlim sahiplerini sıkıştırmayınız. Siz ne ilim sahiplerini, ne Pey gamber’i, ne de Allah Teâlâ’yı tam mânası ile bilmektesiniz. Siz bunların cahilisiniz. İyi insanları bulunuz. Onlar, Hak Teâlâ’nın bü tün fiillerine razı olurlar. Onlara yakın ol. Ve hâllerini öğren. Çün kü bütün selâmet kazaya rıza göstermektedir. Emellerin kısılması da önemlidir. Dünya işlerine pek gönül kaptırmamak iyi olur. Nefsiniz de bir hastalık sezince, hemen emellerinizi kısaltınız ve ölümü hatırlayınız.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, bir kudsî hadîsi şöyle anlatır: “Kullara farz kıldığım ibadet yapıldıktan sonra, kullarım bana ne ile en çok yaklaşır, bilir misiniz? Evet, kulum daima bana yaklaşır. Bu yaklaşma, farzla başlar, nafile ile de gelişir. Bana yaklaşınca, onu severim. Her kuvvetini ben veririm. Benimle işitir, be nimle tutar ve benimle görür.”

Son kısmın şöyle bir tefsiri vardır: “Beni işitir, beni tutar, beni görür.”

O kulun bütün işleri Hak için ve Hak ile olur. Kul, yaptığı ibadetlerle gücünü ve kuvvetini harcar. Nefsini görmez ve bilmez. Öy le zaman olur ki, zerre miktar kuvveti kalmaz. Ve kendisini halka karşı kuvvet sahibi bilir. Nefsini bir yana atar, kendisini Yaratan’ın tâatına harcar. Şüphesiz bu ibadet, kendisini Hakk’a yakın kılar. Ve Allah sevgisini getirir, iman sahibi uysallıkla kendisini sevdirir. Günah ve hata ile kendisini buğza uğratır. Ve Hak yakınlığından kovulur. Ülfet ibadetle olur. Vahşeti masiyet doğurur. İnsan, kötülüğe da lınca iyi işleri yapmaktan kaçar. Çünkü iyi işler güzellik doğurur. Kötülüğü arzulayan, hayrı neylesin? Bir kimse ki, İslâm dinine ken dini vermez, o helak olan kimselerle yıkılır gider.

Çalış ve cehd eyle. Yalnız amele de güvenme. Yaptığın işlerde Hakk’ın kudretini gör. Ameli bırakan sadece ümitle yaşar. Amele güvenen kendini beğenir ve gurura kapılır.

* * *

Cemaat vardır, dünya ile âhiret arasında döner. Cemaat vardır, cennetle cehennem arasında kalır. Cemaat vardır, yaratılanla Yaratıcı arasında kendisini kaybeder.

Zâhidlik hâlinde isen dünya ile âhiret, korku sahibi isen cennetle cehennem, irfan sahibi isen yaratılanla Yaratıcı arasındasın. Bir defa Hakk’a döner, sonra kullara bakarsın.

Allah yolcularına, öbür âlemin işleri bildirilir. Onlar her şeyi sine gözleri ile görürler. Onlar yalnız haberle yetinmezler.

Allah yolcuları, bütün günlerini Hakk’a kavuşmayı düşünmekle geçirirler. Onlar ölüm korkusu geçirmezler, çünkü ölümle ebedî sevgililerine kavuşacaklarına inanmışlardır.

Sonunda ayrılman mukadder olan şeyi şimdiden bırak. Nasıl olsa sonunda veda edeceğin kimselerle şimdiden vedâlaş. Yanlarından ne zaman olsa göçmen gereken şeyleri şimdiden terk eyle; isterse bunlar ehlin veya halk olsun. Sen kabre atılınca onların sana ne yararı dokunabilir ki? Hakk’ı unutup uygunsuz arzu ile sarıldığın şeyleri bir yana at, tevbe et.

Ey cemaat! Verâ sahibi olunuz; yani kendinizi kötülükten beri alınız. Bu verâ hâli, dinin kisvesidir. Dininizi bezemek için benden kisve isteyiniz.

Bana uyunuz; çünkü ben Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in çizdiği yoldayım. Ben daima ona uymaktayım. Onun yediği gibi yerim, içtiği gibi içer ve evlendiği gibi evlenirim. Diğer hâllerde yine ona uyarım. Her neye ki işaret etmiş, onu durmadan yaparım. Böylece Allah’ın murad ettiği şeye nail olurum.

Ben Allah’a hamd ederim; senin övmen ve kötülemen benim için bir mâna ifade etmez; vermen, ve alman bana bir iş görmez. Hayrın da şerrin de senin olsun, gelmene veya gelmemene bakmam; çünkü sen cahilsin. Cahile kimse aldırış etmez. Sen kendi kuruntunla ibadet eder, iyilik bulduğunu sanırsın; ama yarın yüzüne vururlar. Çünkü cehaletle kulluk eyledin. Cahillik hâlinde yapılan kulluk, fesattır. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur: “Bir kimse, cehaletle iş tutarsa, yıktığı yaptığından çok olur.”

Sen Kitap ve Sünnet’e uymadıktan sonra felah yolunu bulman kabil değildir.

Bazı büyükler şöyle der: “Büyük bir önderi olmayan, şeytana uyar.”

Kitap ve Sünnet’le amel eden büyük zâtlara uy. Onlara uymasan bile haklarında iyi düşün. Onları gördüğün yerde saygı göster. Onlarla iyi geçin, felah bulursun.

Kitab’a uymayan, Sünnet’i tanımayan, irfan sahiplerinin verdiği vazifeleri benimsemeyen, ebedî felah bulamaz. “Kendi görüşü ile yetinen şaşar.” Bu yüce kelâmı işitmedin mi?

Senden daha bilgili kimseleri dinleyerek özünü terbiye et. Nefsin ıslâhını tamamla, sonra başkalarına başla. Peygamber (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:“Nefsini ıslâha başla; o bitince diğerlerini!” Yine buyurur: “Yakın kimseleri ihtiyaçtan inlerken yabancılara sadaka vermek yakışmaz.”

%d blogcu bunu beğendi: